391102_10150376688432620_1504894768_n

SEYAHATLER

YUNANİSTAN SEYAHATİ

31 Oca , 2015  

ATİNA 

Makedonya’dan sonraki durağımız komşumuz Yunanistan olacak. Yunanistan, Makedonya’yı Makedonya olarak kabul etmiyor. O sebeple Makedonya’yı Eski Yugoslav Cumhuriyeti olarak adlandırıyor.

Ancak Makedonlar, Yunanlılar kabul etmese de, kendilerine Makedonya demeye devam ediyorlar. Bu anlaşmazlık, Yunan sınırını geçtikten sonra da kendini gösteriyor. Zira Yunanistan kısmında, bizim Türkiye’de Öz-Makedonya olarak tabir edebileceğimiz bir mantıkla, asıl Makedonya’nın bu bölgeler olduğunu gösteren tabelâ ve haritalar mevcut.
Makedonya bölgesi, biliyorsunuz Büyük İskender’in anavatanıdır. Onun adı aynı zamanda Makedonyalı İskender’dir zaten. Hasılı kelâm biz Makedonya’yı geride bırakıp, Atina’ya doğru yolculuğa başlamıştık bile. Ancak Atina çok güneyde kalıyor. Daha yolumuz çoktu. Atina’dan önce Yunanistan’ın Larissa şehrine uğrayıp, bir şeyler yemeyi planlıyoruz. Ancak Pazar günü olduğu için, şehir ölü bir şehir gibi. Larissa büyük bir şehir aslında, ancak bizim yiyecek bir şey bulmamız epey zor oldu. Zaten bütün Avrupa gezisi boyunca en büyük sıkıntı, yiyecek bir şey bulma sıkıntısıydı.
Yunanistan’ın Teselya bölgesindeki Larissa Yenişehir Mevlevihanesi Köstem nehri kenarında yer almaktadır. 17.yüzyıl başlarında Ekmekçizade Ahmet Paşa tarafından yaptırılan bir zaviyedir. Larissa’nın merkezinde müzeye çevrilmiş bir adet camiyi de ziyaret ettikten sonra, Atina’ya doğru yolumuza devam ettik. Larissa’dan Atina’ya giderken hemen sağ tarafınızda yükselen azametli dağlar, meşhur Olimpos Dağlarıdır. Yunan mitolojisinde, sözde tanrıların yaşadığı varsayılan bu azametli dağlar, sahiden de çok yüksek ve büyük dağlardır. Tepelerinde her daim kar barındıran bu dağları da arkamızda bırakarak, saatler sonra nihayet Atina’ya varıyoruz. Beyaz şehir Atina, daha varır varmaz büyük bir şehir olduğunu hissettiriyor. Modern bir şehir olduğu kadar, tarihî özelliklerini de muhafaza ediyor. Aslında Avrupa Birliği’ne girmesiyle şehrin bu kadar güzelleştiğini biliyoruz. Daha önce bu kadar alımlı değildi şüphesiz. Ancak AB fonlarından aktarılan paralarla şehir yeniden mamur hale getirilmiş.

376771_10150376684362620_1213939896_n

Antik kalıntılar kente ait en önemli kültürel ve tarihi mirası meydana getirir. Başkentin dağınık yerleşim yapısının aksine turistik yerler daha toplu bir görüntü ortaya koymaktadır. Bu sayede Atina’daki başlıca turistik yerleri gezmek için bütün kenti baştanbaşa dolaşmanıza gerek kalmaz.
Batı dünyasının ve Antik Yunan’ın en önemli tarihi antik eseri olan Akropolis’i görmek için bir gün mutlaka Atina’ya uğramalısınız. Adını eski Yunanlılardan alan Anafiotika’daki bu heybetli arkeolojik abide Atina’nın her tarafından görülebilir. Parthenon, Erechtheion, Athena Nike Tapınağı ve Propylaea üç tepeden oluşan Akropolis’deki başlıca önemli anıtlardır. Monastirtaki’de bulunan antik Agora, antik Yunan’ın en önemli ticari, politik, sosyal ve idari merkezi olmuştur. O dönemdeki alışveriş mekânları da burada yoğunlaşmıştır. Socrates’in insanlara hitap ettiği yerlerden biri olan Stoa of Zeus Eleutherious, Agora Müzesi ve daha fazlası bu antik zaman çarşısında bulunur. Eğer antik dönemlere ait kültürel yapıyı tanımak istiyorsanız Agora’yı mutlaka ziyaret etmelisiniz. Bennaki Müzesi (Kolonaki), Yunan Halk Sanatları Müzesi (Greek Folk Art Museum-Plaka), Olympion Tapınağı (Syntagma), Acropolis’in yanı başındaki Dionysus Tiyatrosu, Ulusal Arkeoloji Müzesi (Exarhia), bünyesinde neoklasik evleri, Türk camilerini, Bizans kiliselerini, antik eserleri barındıran Plaka ve Anafiotika tarihi kent yerleşimleri, Atina’daki zengin tarihin ipuçlarını verir.

386250_10150376688602620_1494042315_n

Özellikle antik Plaka semtinde bulunan meşhur Akropolis’ten şehre şöyle bir baktığınız zaman, kayalıklar ve tepecikler arasında şehrin beyaz köpüklü bir deniz gibi uzandığını görebilirsiniz. Atina, iklimi ile Ege illerimize çok benzemektedir. Yunanistan genel olarak bütün Balkan ülkelerinden farklıdır. Bir kere yeşil örtü, burada yerini kayalık ve çorak arazilere ve zeytin ağaçlarına bırakırken, iklim olarak tam anlamıyla bir Akdeniz iklimi özelliği gösterir. Bu sebeple daha bir hafta önce bulunduğumuz Balkan şehirlerinde soğuk ve kapalı havalar hakimken, Atina’da tıpkı Türkiye gibi yüksek sıcaklıklarla karşılaşırsınız.
Atina şehri, ismini mitolojideki sözde savaş tanrısı Athena’dan almaktadır. Avrupa’nın ibadete açık camisi olmayan tek başşehri olan Atina’ya, bugünlerde bir cami yapılacağı söyleniyor. 4 milyon nüfusa sahip olan şehirde, sadece Plaka semtini gezmek birkaç gününüzü alabilir. Zira antik çağların ve Yunan medeniyetinin bütün mirası burada bulunuyor. Osmanlı döneminde bir tek Plaka semti varmış. Bilhassa Akropol’ün hemen altındaki mahalle, Atina’nın istisnasız en güzel mahallesi. Daha aşağıda da Roman Agorası denilen yer bulunuyor. Suriyeli bir astronomun yaptırdığı gizemli “Rüzgâr kulesi”, zamanında su ve rüzgârla ilgili deneylerde kullanılmış. Elbette, yeraltı suları da var Atina’da. Kulenin biraz ilerisinde Fethiye Camii var, Fatih Sultan Mehmet için yapılmış. Hemen yanındaki Roma Agorası’nda ayakta kalan son dört sütun ise, Agora’nın giriş kapısıymış bir zamanlar.

Plaka’da kazara bir merdiveni takip edecek olursanız, şehrin en güzel manzaralarının yer aldığı Akropolis’e çıkmanız işten bile değildir. Uzaktan görünümü bile yürekleri kıpır kıpır eden Akropol Tepesine çıkmak, oradan Atina’yı seyretmek, yüzyıllar öncesine gitmek gibi. Burası şehir devletinin yönetildiği yerler aynı zamanda. Akropol’ün biricik süsleri Athene tapınağı, Erechteum ve Parthenon. Zamanının dev tapınağı, milattan önce dördüncü yüzyılda yapılmış olan Parthenon, sırası ile kilise ve cami olarak kullanılmış. İki yönlü olarak, yanlarda 17 kolonun taşıdığı tapınak, harika mimarîsiyle göz kamaştırıyor. 159.5 metre boyunca içini süsleyen figürler, eski savaşları gösteriyormuş. 1687’deki patlamadan sonra ne kaldı ise, Akropol Müzesi’nde sergileniyor.

391102_10150376688432620_1504894768_n

Akropol’ün hemen aşağı kısmında, dünyanın ilk tiyatrosunun kalıntılarını görmeniz mümkündür. 3 bin yıllık geçmişe sahip olan Atina şehrinde, medeniyet tarihinin bir çok kalıntıları ayaklarınızın altındadır ve Atina’nın adeta her tarafı bir ören yeridir. Plaka’nın yakınlarında bulunan ve Agora denilen antik meydanda, felsefenin temelleri atılmıştır. Burada Agora Müzesi’yle birlikte, bir de Antik Yunan’ın en eski kilisesi Theseion bulunmaktadır. En eski antik Yunan tiyatrosu ise Dionysos tapınağında bulunmaktadır. M.Ö. 5. yüzyılda inşa edilen tiyatroda Aristofanes’in komedileri ile Euripides ve Sofokles’in trajedileri sahneleniyordu. Tiyatronun seyirci kapasitesi 17 bindi.
Bir de Akropol’den de görülebilen Odeon Erode adlı amfi tiyatro var. M.Ö. 161’de inşa edilen bu mekân halen Atina Festivali’ne ev sahipliği yapıyor. İlk olimpiyat oyunlarının düzenlendiği stad olan Stad-Panathinaikos da ziyaret edilmelidir. Bunun yanında bir zamanlar Yunanistan’ın en büyük tapınağı olan Olympia-Zeus Tapınağı’nın da bugün kalıntılarını ziyaret etmek mümkün.
Plaka’daki Cine Pari Sineması ve Zappeio’daki Aigli Sineması yazın kente gelenlere açık hava sineması keyfi yaşatır. Herodes Atticus Tiyatrosu; Aeschylus, Sophocles ve Euripides’e ait komediler ve antik Yunan dramalarından örnekler sunar. Matematikçi Plato, trajedi yazarları Sophocles, Euripides ve Aeschylus Atina’da doğmuşlardır.
Atina merkezine çok yakın bulunan Pire limanından denize girmek mümkün. Bu da Atina gibi bir metropol için önemli bir avantajdır.

320067_10150376688942620_1158769770_n

GİRİT – HANYA

Atina’dan sonra hava yoluyla Girit Adasına gittik. Girit Adasındaki durağımız Hanya’ydı. Ekibimizde Konyalılar da olduğu için, ister istemez “Hanya’yı da, Konya’yı da gördük” esprileri ile Ege denizi üzerinden Girit Adasına ulaştık. Hanya, Iraklion’dan (Heraklion) sonra Adanın ikinci büyük şehri. Tam bir tatil beldesi olan Hanya, insanın içini ısıtacak kadar Akdenizli bir havaya ve sempatiye sahip. Burası aynı zamanda Mevlevîliğin son Mevlevîhanesine ev sahipliği yapmasıyla da önemli bir mekân. Şu anda söz konusu Mevlevîhane bir yetimler yurdu olarak kullanılıyor. Mevlevîhanenin şadırvanı da şehrin en merkezî yerindeki parkın havuzu olma görevini ifa ediyor. Hanya limanı ve sahili ile tatilciler için huzur verici ve şirin bir yer. Şehir, Osmanlı Devleti döneminde Adanın idarî merkezi olmuş, 1898-1908 arasındaki Girit Cumhuriyeti döneminde de başşehir işlevi görmüş. Yunan devlet adamı meşhur Eleftherios Venizelos, Hanya’nın yakın bir köyünde dünyaya gelmiş.

SELANİK

Hanya’dan dönüşte tekrar havayoluyla Atina’ya gidip, oradan da karayoluyla önce Selanik’e uğradık. Selanik son durağımızdı. Selanik’ten sonra İpsala’dan ülkemize geri döndük.
Selanik, (ya da Yunanların söyleyişiyle Thessaloniki) Yunanistan’ın ikinci büyük şehridir. 1430-1912 yılları arasında 500 yıla yakın bir süre boyunca Osmanlı İmparatorluğunun en önemli şehirlerinden biriydi. Selanik’in büyük şehir nüfusu 1 milyona yaklaşmaktadır. En önemli turistik ziyaret yerleri Osmanlılar tarafından inşa edilmiş Beyaz Kule ve Arkeoloji Müzesi’dir. Sahil şeridi de İzmir’in kordonunu andırır. Mustafa Kemal’in doğduğu söylenen evi ile Türk Büyükelçiliği de Selanik merkezinde aynı bahçe içinde yer alır. Selanik’in kalesinden şehir manzarasını izlemek mümkündür.

Yunanistan’ın kuzeyindeki Serez ve Selânik Mevlevihaneleri de yıkılmıştır. Selanik Mevlevihanesine ait bazı fotoğraflar günümüze gelmiştir. Zaviye statüsündeki Selanik Mevlevihanesi şehrin batı kesiminde surların dışında, Yenikapı karşısında geniş ağaçlıklı bir bahçe içerisinde bulunuyordu. Mevlevihane günümüzde tamamen ortadan kalkmış.
Selanik 1430 tarihinde padişah II. Murat’ın yönettiği bir Osmanlı ordusu tarafından fethedildi. 15. yüzyıl boyunca şehre Anadolu’dan getirilen çok sayıda Türk yerleşti. 1492 yılında Osmanlılar İspanya’dan kovulan Sefardi Yahudilere kapılarını açtıklarında, Selanik, Yahudilerin yerleşmek için en fazla tercih ettikleri şehir oldu. 17. yüzyılda Sabetay Sevi tarafında başlatılan Sabetayizm hareketi Selanik’teki Yahudiler arasında çok rağbet buldu. Jöntürk hareketi de büyük ölçüde Selanik’te gelişti.
Selanik turunun ardından İpsala kapısından ülkemize dönme vakti geldi. Balkan turuyla birlikte Osmanlı Devleti’nin 500 küsûr yıl boyunca hüküm sürdüğü Kuzey Afrika haricindeki hemen bütün toprakları görmüş olmanın verdiği mutluluk ve hüzün ile karışık duygularla İpsala’dan Türkiye’ye döndük.

, , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar