6a00d8341bf7f753ef014e8b2af39e970d-500wi

DENEMELER

VARLIK ALEMİNE FİKRİ BİR SEYAHAT

29 May , 2014  

Kâinatın Hecesi adlı güzel eserin yazarı Dr. Hakan Yalman ile Umut Yavuz’un varlık felsefesi üzerine yaptığı hasbihalin mahsulüdür: 

Umut Yavuz: Varlığı anlamada nasıl bir yol takip etmeli?

Hakan Yalman: Varlık aslında insan hayatının çok önemli bir kavramı. Ancak zaman içerisinde insanı problemler sırasının gerisine itmenin sıkıntısını yaşıyoruz. Yani bizzat hayatın kendi iç yapısının getirdiği işleyişler ve daha sonra faydalanma noktasından algılanan bir varlık anlayışı, hayatı şekillendiriyor. Aslında bir çocuğun gelişim sürecine benzer şekilde kolektif şuurun, yani bütün insanlığın ortak aklının kendi içinde de bir süreç yaşanıyor. Varlık kendi açılımını o sürecin içerisinde insanın zihin dünyasında genişletirken bir de insanın içinde bulunduğu ve yıldızların, gökyüzünün, dağların oluşturduğu bir alem söz konusu…

U.Y: Bir anlamı olmalı

H.Y: İnsan bu âlemi kendi gördüğü algı dünyasına yansıyan şekliyle anlamlandırmaya çalışıyor ve bu süreç içerisinde, içinde bulunduğu ortama, etrafında olan biten hadiselere de birer anlam vermeye çalışıyor. Bu, zaten yaratılışın da ortaya koyduğu bir arayışın sonucudur. İnsanoğlu, bu anlamlandırma süreci içerisinde mesela iyi ve kötü ruhlardan ve bunların etkilerinden bahseder ve o dönemlerin –antik çağ kastediliyor- dünyasında çok makul karşılanan daha sonraları ise mantıksız bulunan bunun gibi bir çok düşünce vardır. Daha sonra mesela güneşin ve yıldızların bir mesaj verdiği şeklindeki yaklaşımlar ortaya çıkar. Dünyayı bir kubbe şeklinde kaplayan fanus biçimindeki bir gökyüzü tahayyülü vardır. İşte algıların genişlemesiyle bağlantılı olarak insanın hem kendini, hem varlığı tanımladığı, varlık âlemine, dünyaya, kendi dünyasına, kendi benliğine anlam yüklediği bir sürecin daha sonraki zaman diliminde de sürekli yaşandığını görüyoruz. Gökyüzünün, dünyanın, insan bedeninin keşfi… Belli bir döneme kadar açıp içine bakmadığınız ve dışarıdan yorumlarla tanımlamaya çalıştığınız bir beden. Bu ortak aklın her bir ferdin benliğinde bir yansıması oluyor. Yuvarlak bir dünya anlayışı. Güneş sisteminin bir parçası olmamız, yani dünya merkezciliğinin ortadan kalktığı bir süreç. İnsan artık daha derinlemesine tanımlanıyor.

Tanımlar… Tanımlar… Tanımlar

U.Y: Bir taraftan makro alem dediğimiz uzay sistemi tanımlanırken, diğer yandan da mikro alem dediğimiz bir alem söz konusu. Atom altı alemler… Burada akla gelen bir soru var: Ben içinde bulunduğum alemde nasıl bir varlık alemine muhatabım?

H.Y: Özellikle 19. yüzyılda bilim maddeyi keşfetme ve varlığı sebep sonuç ilişkisi içinde açıklama sürecine giriyor. Aristo ile başlayan, maddeyi kendi içerisinde tanımlama arayışı uzantısında insanlık artık bir yaratıcının gerekliliğine ihtiyaç duymayacak şekilde varlığa hükmedebilme, onu yönlendirebilme ve onu tanımlayabilme noktasına geldiği düşüncesine kapılıyor ve bu, materyalist bakışın çok güçlü olduğu bir süreçtir. 19. yy’da özellikle sanayi devrimiyle birlikte, sürecin kendisine mahkum olmama, sürece yön verme, sonucunu kestirebildiği işlerin sebebine tesir ederek sonucu bizzat tahmin etme ya da belirleme gibi bir irade ortaya çıkıyor. Bu çok güçlü bir benlik algısı doğuruyor. Ve insanlığın kolektif şuuru bu noktada adeta firavunlaşıyor. Ve varlığa hükmedebildiği konumu kazandığını düşünüyor.

Daha sonra ise artık her şeyin temeline ve özüne iniş yaşanıyor. Aranan şey ise şu: Bu temelin altında Pisagor’un düşündüğü gibi temel bir yapıtaşı var, ama bunun şekli nasıl? Yani bunda bir şüphe yok ve bu temel yapı taşı da basit ve küçük. O dönemin insanı, aslında şunu düşünüyor, kayalardan çakıl taşlarına inmek, çakıl taşlarından da küçük kum tanelerine… İşte oraya ulaştığınızda ve onları algılayacak teknik imkânlara sahip olduğunuzda ve aradaki bağları da çözümlediğinizde artık en temelinden en üstüne kadar bütün varlığı çözmüş oluyorsunuz. Yani en küçük yapı taşını çözümleyerek bütünü de çözmüş olmak…

O kadar da kolay değil!

U.Y: Ama bu böyle olmuyor. Bunun böyle olacağını uman insanlar oraya ulaştıklarında aslında yepyeni bir yapı ile karşılaşmış olmanın şaşkınlığını yaşıyorlar. Buranın kuralları bizim bildiğimiz dünyanın kurallarından, özelliklerinden çok farklı. Bu apayrı bir alem. Zaman kavramı farklı. Bu Kuantum alemi. Yani atom altı alem…

H.Y: Aslında “kuantum” “kuanta”nın, yani partikülün çoğulu. Taneciğe benzer özelliğini belli etmek için kuanta (partikül) denilmiş. Bu küçük yapıtaşları beklenen küçük yapıtaşları değiller. Çok farklı özellikleri var, bir eksen etrafında dönüyorlar ama bizim bildiğimiz eksen kavramından çok farklı. Ne zaman nerede tespit edileceği belli olmayan, aynı anda hem yeri, hem hareket şekli tespit edilemeyen bir maddeler dünyası. Flu oluşu, yani net olmayışı gibi garip özellikleri var.

Düzen dediğin nedir ki?

U.Y: Bu kadar küçük zaman dilimlerinde bu kadar süratli işleyişler ve çok net tespit edilemeyen bir alemde bizim artık maddenin kararlılığından, maddeye yön vermekten ve madde ile varlığı şekillendirebileceğiniz, varlık tanımı yapabileceğiniz ve bu tanımları madde üzerine bina edebileceğiniz, en azından algılar alanında tanımlayabileceğiniz bir zeminden çok uzaktayız. Bunu kabul edelim, etmeyelim, o alanda artık algıladığımız dünyanın özelliklerini görmüyoruz. Buna kaos da deniyor.

H.Y: Kaos-düzen ikilemindeki ana problem şu: Düzen tanımı bizim kendi oluşturduğumuz bir tanım. Algıladığımız dünyayı tanımlıyoruz ondan sonra o tanıma düzen adı veriyoruz. O tanıma uymayan işleyişlere “düzensiz” şeklinde bir yakıştırmada bulunuyoruz. Acaba bizim tanımladığımız düzen gerçekten de düzen mi?

Mesela yukarıdan bıraktığımız şeyin belli bir ivme ile yere düşmesi ve her zaman bıraktığınızda yere düşmesi düzen tanımının bir parçasıdır. İnsanda kendi tanımladığı dünyanın belirliliklerine uyum arayışı vardır. O belirlilikler oranında, ve bunlara uyum sağladığı oranda varlığı kendine yakın hissediyor. Tıpkı varlığa hükmedebilme, onu şekillendirebilme ve yönlendirebilme, bir sonraki anda ne olacağını kestirebilme ve öncesine müdahale ederek sonucu da yönlendirebilme arayışı olduğu gibi. Tohumu attığınız zaman fidan biter. Nedensellik ilkesinde yoğun olarak hissedilir bu. “İşlemiyorsa benim yaptığım bir şeyde eksiklik var demektir” mantığı…

Bu tabii atom altı dünyada umulduğu gibi işlemiyor. Çok kurallı olan ve buradan bıraktığınızda daha sonra nerede olacağını kestirebileceğiniz bir ortam yok. Bu da insanı çok rahatsız ediyor. Bu sebeple ona “düzensiz” deyip farklı bir alan şeklinde tanımlıyor. Zaten bu top yekûn insanlık aklının bir savunma mekanizması gibidir. Metafizik tanımı da buna benzer bir tanım. Yani kendi fizik dünyasında çözümleyemediği zaman, dışa atarak, Descartes’in kartezyen yapısına benzer bir şekilde, bir alana indirgeyip o alanda tanımlamak. Bu daha kolay. Yani bütünü kuşatan bir tanımlama yapamadığınız zaman iç dünyanızda sizin istediğiniz tanımları yapabilmenin rahatlığını yaşıyorsunuz. Yani tam bir ego tatmini.

Yaratıcıyı inkâr veya maddeyi inkâr

U.Y: İnsanlığın ortak şuuru böyle ikilemler içinde boğulurken, bir yandan süregelen tevhid akımına da bakmak gerekiyor. Tevhid şuuru ne diyor bu konularda?

H.Y: Aslında tevhidde şöyle bir çizgi varsayılabilir: Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e (asm) kadar gelen bir süreç var ve o süreç içerisinde kırılmalar, sapmalar ve bir arayış hali yok. Bir yanda Hz. İbrahim’in (as) varlığa muhatap oluşunda (Onun ay, güneş ve yıldızlarla muhatabiyeti), varlığı anlamlandırma süreci içerisindeki bütün çözümleri vahye dayandırmanın bir rahatlığı yaşanıyor. Sisteme üstten bütünsel olarak bakışın her zamanı kuşatıcı bir izah tarzı vardır. Zaman içerisinde birbirini çürüten, değişen, yeni dönem içerisinde farklılaşan bir sürece mukabil, sürekli açılan kâinat sayfasına hep aynı bakışın getirdiği bir rahatlık var. Bunun içerisinde de bir fikri zenginlik yaşanıyor tabii ki.

Durum böyle iken, tevhidi temsil eden dünyada da materyalizmin kendisini ciddi hissettirmesinin sıkıntısını yaşıyoruz son zamanlarda. Yani bir taraftan Allah’ın var olduğuna inanmak, diğer taraftan da maddeyi batılıların anladığı tarzda anlamak… Bu akım İslâm alemini de etkilemiş. Bu güçlü bir rüzgar. Tevhidin bakışını ana sistemden uzaklaştırarak, metafizik yaklaşıma benzer bir yaklaşımı kendi dünyasında yaşamanın sıkıntısını İslam dünyası yaşadı, yaşıyor. İşte bu noktada Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da ortaya koyduğu en önemli bakış açısı maddi alemi yaratıcıyla bağlantılı olarak algılamaktır.

U.Y: Halbuki -felsefenin yaptığı şekilde yaratıcıyı madde hesabına inkar etmek gibi-, tevhid tarafının düştüğü problem de maddeyi yaratıcı hesabına inkar etmek olmuştur.

H.Y: Bu sofestai anlamında olmasa da maddeyi yaratıcıdan kopuk bir şekilde algılayıp müstekreh, çirkin, üzerinde durulmaması gereken belki sadece istifade edilebilecek bir yapıya indirgemektir. Bu anlayış büyük çelişkiler doğuruyor. İçinde bulunduğunuz, istifade etmek istediğiniz ve etkisini hayatınızda çok güçlü bir şekilde hissettiğiniz bir alanı kabul etmemek, insanın kendi içerisinde çelişmesini doğuruyor. Bediüzzaman ise burada varlığın aslında bir kitap olduğunu her an Yaratıcı tarafından yazıldığını ve her yeni günün bu kitapta yazılan yeni bir sayfa olduğunu söylemiştir. Kainatın okunacak bir kitap şeklinde algılanması gerektiğini söylemiştir. Bu aslında tam anlamıyla Hz Muhammed’in (asm) ortaya koyduğu bakış açısıdır. İslâm’ın ilk dönemlerinden sonra ise varlık ile yaratıcı arasındaki bağlarda bir kopukluk yaşanmış ve varlığın kendi içinde tanımlanarak yaratıcı ile irtibatının sağlandığı küllenmiş süreç ve bunun insanlara yaşattığı sıkıntıların ortadan kaldırılması için bir anlamda Bediüzzaman’ın bakışı gereklidir.

Maddede kendi içinde işleyen bir teklik varken, madde belli bir dualite (ikilik) içerisinde algılanmazsa çözüm çok zorlaşıyor. Bir arka plan var ve o arka plan, maddenin tanımlarının olmadığı bir alan. Buna anlamlar alanı, manalar alanı ya da Eflatun’un dediği gibi idealar dünyası denebilir. Sınırlanmamış, soyut gerçekliklerin iç içe var olduğu bir alan. Bu algı dünyamızla keşfedemeyeceğimiz, belki de sadece hissedebileceğimiz bir alan. Bediüzzaman’ın meleküt dediği alan.

Bediüzzaman buna meleküt veya daire-i itikad diyor. İmani veya sezgisel yaklaşımlarla ulaşabileceğimiz bir alan bu. Bir de bu alanın uzantısında maddi alem her şeyin şekliyle, görüntüsüyle, hareketiyle işlediği alan var. İşte bu iki alan arasında aslında atom altı dünyaya inildikçe şu ortaya çıkıyor ki, maddenin özünde katı bir yapı yok ve gittikçe flulaşan, gittikçe soyutluğa doğru giden, maddenin kendi iç yapısında elle tutulamayan, buharlaşan bir özellik arz eden bir yapıya ulaşıyoruz.

Her şey, her şeyle alakalı

U.Y: Çok net tanımlı olmayan bir arka plan var atom altında. Bu noktada bir de her şeyin, her şeyle irtibatlı olduğu ortaya çıkıyor. Ne alakası var, diyemiyoruz.

H.Y: Üstelik irtibatların da yakınlıkla alakası yok. Mekan ve zaman mesafesinin etkilemediği bir irtibat var. Örneğin, Kuantumda var bu. Her an her şey birbiriyle bağlantılı olmalı. Hareketler bağımsız olamaz. 1 milyar ışık yılı uzakta bir yıldız var. Oradaki atom ile bizim vücudumuzdaki atomlar irtibat halinde. Ancak burada ciddi bir problem var. En büyük hız ışık hızı. 15 milyar yılda ışık bu mesafeyi kat ediyor ama aynı uzaklıktaki iki atom rahatça iletişim kurabiliyor. Anlık bir zaman diliminde irtibat sağlanıyor. Burada telepati mi var diye de bir soru akıllara geliyor. Çünkü maddi dünyada bunu izah edecek herhangi bir sistem bulunmuyor.

Bediüzzaman bu telepati olabileceği söylenen hali Yaratıcıya vermenin rahatlığını yaşıyor. Sınırlar kalkıyor, zaman ve mekân kalkıyor.

Bir ressam bizim gözlerimizin göreceği, saniyede 24 karelik bir görüntüyü bir anda çizerse biz sanki onu sinemada oynuyor gibi görebiliriz. Kâinat perde üzerinde bir tablo olarak algılanırsa, bütün kainatı saniyenin 1/24’ünde baştan sona aynı anda çizecek bir kudret kalemi tahayyül edersek, bir anda bütün kudretin aynı anda bunu şekillendiriyor olması lazım.

U.Y. Bediüzzaman da bunu Allah’ın kudret kaleminden başka bir iradenin gerçek kılmasının mümkün olmadığını belirtir ve maddede boğulan felsefecileri işaret ederek: Onların içinde boğuldukları meseleler benim ayağımı dahi ıslatamadı diyebilmiştir…

Dipnot: Bilim her bir zaman diliminde bazı şeyleri gerçeklik olarak algıladı. Dünyanın düz olduğunu düşünenler bir yanılgı içindeydi. Şu anda esas gerçekliğe ulaşıldı mı? Bunlar sadece süreç içerisinde belli zamanlarda algıların oluşturduğu birer gerçeklik. Yarın bir gün kuantumun ötesinde bir kuantum, varlığa bakışımızı belki çok değiştirecek. Ama değişmeyen tek gerçeklik var o da yaratıcıya muhatab olmaktır. Yaratıcıyı algılamak veya anlamlandırmak… Kuantum hiçbir şeyin sonu değil. Bize şu an çok çarpıcı gelen birçok şey, belki dünyanın uzaydaki konumu ile ilgili yorumlarımız ve tanımlarımız dahi değişecek. O yüzden kainatı idare eden şu anki algıladığımız dünyada tablonun bize yansıttığı güzelliği algılamak gereklidir. Yaratıcının kuantuma mahkum olmadığını her an algı dünyamıza yeni ve farklı yorumlar sunabileceğini de unutmamak lazım. Bize yansıyan güzelliklerin farkında olarak da mutlu olmak lazım.

Genç Yaklaşım Dergisi’nde yayınlanmıştır.

, , , , , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar