HİKAYELER

UMUT (Bir hayat hikayesi)

5 Haz , 2014  

Bütün eşya acıklı bir hüzne bürünmüş, adeta kara bir yas tutmaktaydı. Sonbahardı, sisli, buğulu ve ürkütücüydü her taraf. Şehrin üstüne bir örtü serilmiş gibi, artık her şey gizlenmişti. O cıvıl cıvıl şehirden eser yoktu. Ağaçların yaprakları birer birer dökülmüş ve geriye kuru dallar kalmıştı. Sararmış yapraklar esen serin rüzgarın etkisiyle bir oraya bir buraya sürükleniyor ve rüzgarın uğuldamasına vokal yaparcasına bu acıklı enstantaneye hışırtılarıyla fon oluşturuyorlardı. Belki de hışırtılarıyla onları sağa sola savuran rüzgara ahüzar ediyorlardı.

scream_3

Orada, o arnavut kaldırımlı daracık sokakta, köhne, tahtaları kabarmış ahşap evin sokağa bakan ufacık pencerelerinin berisinde, altları torbacıklı, yuvasına kaçmış, feri sönmüş bir çift hüzünlü, asil, yeşil göz öylece sakin ve dingin bir şekilde dışarı bakmaktaydı. Sanki bu gözler bir şeyler arıyormuş gibi hareketleniyor neden sonra vazgeçmiş ve yorulmuşlar gibi yeniden sabitleniyor ve boşluğa dalıp gidiyordu.

Sokaktan geçen hemen hiç kimse olmazdı. Daracıktı, öyle ki iki araba karşılaşsa sığmayacaklar, biri diğerine yol vermek zorunda kalacaktı. Lakin bu tenha ve dar sokakta iki arabanın karşılaştığı hemen hiç vaki olmazdı. Bu muhitte herkesi ve her şeyi derin bir yalnızlık ve garip bir hal kuşatmıştı. O iki gözün sahibini de…

Gülperi 20 yaşında gencecik, asil ruhlu, güzel bir kadındı. Daha, çok küçük yaştayken anne ve babası bir kazada ölmüşler, o da hayatta tek yakını olan büyük annesiyle birlikte yaşamak zorunda kalmıştı. Hayatının ilk devresinde bir gonca gül iken yaşadığı bu acı olay onu menfi etkilemiş ve ruhuna gayri ihtiyari bir dinginlik ve ağlamaklı bir hal katmıştı. Bu hal bakışlarından, tavırlarına kadar her latifesinde belirgindi.

Büyükannesiyle şirin ve küçük bir köyde yaşıyorlardı. Aralarındaki yaş farkına rağmen iki arkadaş gibiydiler. Bu biraz da Gülperi’nin olgunluğundan kaynaklanıyordu. O, hep yaşıtlarından farklı olarak, yetişkinler gibi davranırdı. Hayat onu bu hale getirmişti belki de.

Derken olacak olan oldu… Miadı dolan herkes gibi büyükanne de dünyadaki vazifelerinden terhis tezkeresini alacak ve Gülperi’yi koca dünyada zahiren yalnız ve kimsesiz bırakacaktı. Böylece genç kız daha henüz tomurcuklanmış bir gül iken hayatının ikinci hazanını yaşamıştı. Umutlarını hep ayaz vuruyor ve yeşermeden dökülen çiçekler misali bir dahaki baharın özlemiyle beklemeye başlıyordu. Hep yalancı baharlar mı yaşayacaktı böyle?

Gülperi artık sonsuz bir yas ilan etmiş ve adeta hayata küsmüştü. Bütün bunlar olurken birisi her şeyi değiştirmişti. Bu, Gülperi’nin büyükannesini tedavi eden Doktor Haluk Bey’den başkası değildi. Haluk Bey otuzlu yaşlarda, eli yüzü düzgün, varlıklı sayılabilecek, kibar ve üstelik henüz bekar bir beyefendiydi. Gülperi’nin bu hazin durumunu o da biliyor ve acısını gönülden paylaşıyordu. Çok gerekli olmamasına rağmen sık sık büyükanneyi kontrol etmek bahanesiyle onlara uğrardı. Doktor Haluk Bey Gülperi’yi seviyordu. Büyükanne hayattayken Haluk Bey ile Gülperi’yi birbirlerine çok yakıştırır ve her seferinde bunu dile getirerek onları utandırırdı. Gülperi de Haluk Beyi aileden biri olarak görüyor ve ona sıcak bir muhabbet besliyordu. Sonunda Haluk Bey büyükannenin ölümüyle yalnız kalan Gülperiyi himaye etmek gerektiğini düşünerek ona evlenme teklifi etmişti. Önceleri Gülperi hayata küsmüş olduğundan bu teklifi çok sert karşılamış ve reddetmişti. Hatta Haluk Beyi incitecek sözler dahi sarf etmiş ve daha birçok anlamsız mazeretler öne sürerek konuyu kapattığını sanmıştı. Güya hayatla artık bir bağı yoktu, zaten yaşamak istemiyordu vs…

Haluk Bey bu nazik durumu anlayışla karşılamış ve pek üstelememişti. Aradan zaman geçtikten sonra her yaranın kapandığı gibi bu yara da kapanmış ve Gülperi yalnız yapamayacağının da farkına vararak, Haluk Beyin teklifini kabul etmişti. Böylece büyükannenin arzusu da yerine gelmiş oldu.

Artık her şey değişmiş ve bu yeni çift, geçmişi tamamen silip yeni bir hayata merhaba demek için bu koca şehre taşınmışlardı.

O koca şehir ki, geleni ilk anda vahşetli bir canavarla karşılaşmış kadar korkutur, sonradan olağanüstü cazibesiyle kendine ısındırır, bağlar, aşık eder ve nihayetinde ağına düşürdüğü avını sindire sindire yer, bitirirdi. Yine o koca şehir ki, en büyük aşklar onda yaşanır ve en derin duygular onda saklıdır. Ancak en acıklı hüsranlara ev sahipliği yapan ve barındırdıklarına merhamet etmeyen bir zalim sahip ve bir vefasız yoldaştır bu koca şehir.

Evet iki ay önce Haluk ve Gülperi o şehirdeki, tenha ve dar sokakta bulunan ahşap eve taşınmışlar ve yeni hayatlarına başlangıç yapmışlardı. Yaz mevsiminin insana umut veren ahenkli ortamında, bu şehir onlara büyük haz vermiş ve bütün dertlerini silip süpürmüştü adeta. Gülperi, hayatında ilk defa bu kadar mutlu ve umutluydu belki de. Kendisini koruyan ve kollayan bir eşi ve hatırı sayılır derecede zenginlikleri vardı. Gerçi onun hayata dair planları bambaşka idi ama o böyle de mutlu olunacağına kendini inandırmaya çalışmaktaydı. Öyle ya insan daha ne isterdi ki?!!!

Lakin bu mutluluk uzun sürmedi zira bu mutlu tablo göründüğü kadar gerçekçi değildi. Evet şartlar bunları gerektiriyordu ama insan bir defa ideal ve arzularından taviz vermeye başladı mı, gerçek manada mutlu olması düşünülebilir miydi? Gülperi henüz evlenmeyi düşünmüyor, tam da eğitimine devam etmenin yollarını araştırıyordu ki bu olaylar başına geldi. Kimsesiz kaldığı zamanda imdadına yetişen Haluk Bey ile evlenmek zorunda kalmıştı. Ancak evleneceği kişiye aşık olması gerektiğini düşünüyordu ya kendisi. Duygulara çok ehemmiyet verirdi ya. Böyle bir evlilik elbette onu mutlu etmeyecekti. Üstelik o okuyup öğretmen olacaktı ve çocuklara çocuk olmayı anlatacaktı. Yaşayamadığı şeyleri onlara yaşatacak ve onların nezdinde çocukluğunu yaşayacaktı. Hep bu planlar ile örgülemişti geleceğini ve şimdi bulunduğu durum da neydi? İşte bu sebeplerden ötürü bu yuva üzerinde kara bulutlar dolanmaktaydı.

Haluk Bey aslında tam bir beyefendiydi ama bu biriyle evlenmek için geçer sebep değildi ki. Gülperi ne mi yaptı? Hiçbir şey… O, bu kadere boyun eğdi. Sesini çıkarmadan himayesi altına girdiği bu adama bağladı kendini. Öyle bir paranoya geliştirdi ki, sanki Haluk Bey olmasa ve şimdi onu terk etse dünya başına yıkılacak gibiydi. Öyle ya birkaç sokağı dışında hiçbir yerini bilmediği bu koca şehirde ne yapabilirdi ki tek başına? Ancak kader öyle hesaplıyordu ki her şeyi, bu ikilemi çözümsüz bırakmadı.

Haluk Bey gecenin bir yarısı gelen telefon üzerine aceleyle evden çıkmıştı. Şehrin uzak bir tarafında çok acil bir hasta vardı ve hemen yetişmezse belki de hastayı kaybedeceklerdi. Bu sebeple arabayı hızlı kullanmış, o gece de çiseleyen yağmur yüzünden yollar ıslanmıştı. Gerisi malum…

Gülperi hayatta kalan tek dayanağı ve onsuz var olamayacağına inandığı Haluk’u da kaybetmişti. Bu da onun hayatının üçüncü hazan devresiydi. Hazan kelimesi hüzünden mi türemiştir bilinmez ama, bahar da, hazan da Gülperi’ye hep aynı hüznü getiriyordu.

O gün bu gündür Gülperi hiçbir şey yemeden, içmeden ahşap evin penceresinden sokağa bakıyor ve biteviye ağlıyordu. Artık onun için hiçbir şeyin anlamı yoktu. Bu koca şehirde yapayalnızdı. Daha geleli iki ay olmuştu. Her şey öylesine yabancı ve öylesine garipti ki onun için. Üstelik hazan da gelmiş ve onun hüznüne hüzün katmıştı. Bütün umutları şehrin ortasından akan masmavi ırmağın sularıyla birlikte akıp gitmişti adeta. Bu şehirde gittiği bir kaç yerden biriydi orası. Irmağın sularına saatlerce bakar ve ne hayaller kurardı, neler neler düşünürdü orada. Artık ırmağın suları da bulanmıştı, her sene bu mevsimlerde böyle olurdu zaten…

İşte bu bir çift yeşil, asil gözün sahibi Gülperi, yerinden kalktı, gözlerindeki yaşı sildi. Hava soğuktu. Hırkasını abartılı bir özenle giydi. Bu hırkayı büyükannesi örmüştü, bu yüzden çok severdi. Dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Irmağa, yeniden o ırmağa gitmeye karar vermişti. Hareketlerinde belirsiz bir şuursuzluk olmasına rağmen gayet kararlı adımlarla merdivenlerden indi. Lodos esti, üşüdü. Ardından hafif bir yağmur çiselemeye başladı. Gülperi saçakların altından yürüyordu. Islanmamaya büyük özen gösteriyordu. Etrafındaki her şey ona birer karartıdan ibaret geliyordu. Her şey kaba, gelişigüzel görünüyordu ona. Irmağa giden ağaçlıklı yola saptı. Adımlarını yavaş atmaya başladı. Bu yolu çok seviyordu. Her zaman yavaş yavaş yürümeyi severdi. Neden sonra anlaşılmaz bir aceleyle ileri atıldı. Gözlerini yumarak, başını bir sağa bir sola sallayarak, hızlıca koşar adım gitmeye başladı. Sanki, bir şeylerden kaçıyor, bazı şeyleri düşünmemek, görmemek istiyordu. O andan sonra ırmağa adeti olduğu yerden değil de, başka yoldan gitmeye karar verdi. Sevdiği bütün alışkanlıklarını terk ediyordu. Ağaçlıklı yolun sonundaki parkın içinden değil de, etrafından dolaştı. Meyve bahçelerini es geçip ana caddeden yürüdü. Halbuki meyve bahçelerini çok severdi. Her geçişinde mutlaka bir meyve koparıp yerdi. Bahçenin sahibini tanıyordu. Yaşlı bir adamcağızdı ve Gülperi’yi çok severdi. Ona hep meyve gönderirdi. Bu minval üzere ırmağa vardı. Yağmur dinmiş ve ortalığı sessiz, sakin ama kasvetli bir hava kaplamıştı. Irmağın üstünden geçen tahta köprüden yürüdü. Köprünün ortasında durdu. Elini korkuluklara dayadı ve çılgın gibi akan ırmağın bulanık sularına bakmaya başladı. O dakikada pencerenin başında günlerce durduğu hale büründü. Uzun süre öylece durdu. Esen rüzgarın etkisiyle boynundan atkısı düşmüş, başındaki örtü de neredeyse açılmak üzereydi. Ancak hiçbirinin farkında bile değildi. Derken ağzından şu cümle döküldü: “Artık yaşamam için hiçbir sebep kalmadı.”

Evet, o metanetli, inanç dolu, asil ruhlu Gülperi, isyan edercesine yakarmış ve hayat karşısında havlu atmıştı. Zihnine belli belirsiz yüzlerce düşünce geliyor, ırmağın sularıyla birlikte akıp gidiyor, sonra zihni de ırmağın suları gibi bulanıyordu. Neden sonra başı dönmeye başladı. Midesi bulanıyordu. Derken kustu. “Soğuktan olacak herhalde” dedi. Artık kendini hazır hissediyordu. Doğruldu. Narin ayaklarını korkuluğun alt basamağına dayadı. Oradan kuvvet alıp kendini sulara bırakacaktı.

Tam o sırada bir el omzundan sıkıca kavradı ve kadını güçlü kollarıyla kendine doğru çekti ve sıkıca tuttu. Gülperi: “Bırakın beni artık yaşamam için bir sebep yok, bırakın” diyebildi.

Gülperi adamın elleri arasında tir tir titriyor. Bir kelime bile edemiyordu artık. Adam: “Sizi uzun süredir izliyorum. Haliniz bana çok garip geldi. Çok üzgün olduğunuz belliydi. Ama böyle bir niyetiniz olduğunu son ana kadar anlayamadım. Sahi hanımefendi sizin gibi genç ve güzel bir kadın neden hayatına son vermek ister ki! Şaşılacak şey doğrusu.” dedi.

Adamın güven veren, cana yakın ve insanı rahatlatan bir sesi ve konuşma tarzı vardı. Gülperi az da olsa rahatlamıştı. Bu adama kendini yakın hissetmişti. Ancak kendisini engellediği için ondan nefret ediyor ve çok sert bakışlarla adamı süzüyordu. Adam bunun farkına varmakta gecikmedi. “Bana öyle bakmayın lütfen. Sizi engellediğim için bana teşekkür etmelisiniz. Yaşamak çok güzel, bana inanın” dedi. Gülperi kısık, sinirli ve çekingen bir sesle:

-Yaşamak için bir sebebim yok.

-Oh, aman Allahım. Güzel bayan! Yapmayın Allah aşkına. Herkesin yaşamak için bir sebebi vardır.

Adam gerçekten şaşırmıştı. Hiç yapmacık davranmıyordu. O klasik teselli ve ikna çabalarını göstermiyordu. Gerçekten candan, içten bir şekilde ona bakıyor ve acısını paylaşmak istiyordu.

– Hadi anlatın, nedir derdiniz? dedi adam.

Gülperi adamın bakışlarından aldığı güven ile tıpkı tam o anda yağmurun onların üzerine boşaldığı gibi adama içini boşaltmaya başladı. Ne olup bittiyse, her şeyi anlattı. Hiç durmadan, şuursuzca, ağlayarak her şeyi anlattı. Sanki adama anlatmıyordu. Sanki ırmağa döküyordu içini. Zaten hep o yana bakıyor ve rahatlıyordu. Adam da yağan yağmura aldırmayarak, sakin ve acınaklı gözlerle onu dinliyordu. Arada bir başını acı acı sallıyor ve kadının hüznüne ortak oluyordu. Gülperi, sözleri bitince adamın yüzüne baktı ve şimdi anlıyorsunuzdur dercesine başını eğdi. Adam:

Bakın güzel bayan, sizi anlıyorum çok acı çekmişsiniz. Ama hiçbir şey evet hiçbir şey hayata son vermeyi gerektirmez. Hem sözlerinizden inanç dolu olduğunuz anlaşılıyor. İntihar bir isyandır. Siz isyankar olamazsınız. Evet, isyan etmeyecek kadar asil bir ruhunuz var anlaşılan. Bakın, güzel günler de acılar da insanlar içindir. Acılar ruhumuzu terbiye eder. Sonunda mükemmelliğe ulaşır ve hayata hazır hale geliriz. Siz henüz genç yaşınıza rağmen gayet olgun ve kemale ermiş bir durumdasınız. Ruhunuz erdemlerle donatılmış. Kendinize yazık etmeyin. Elbet karşınıza sizi hayata bağlayacak şeyler çıkacak ve yeniden mutlu olacaksınız. Bana inanın hanımefendi.

Gülperi aslında çok rahatlamıştı. Ancak adamın daha kendisini tanıyalı yarım saat olmadan kendi hakkında bu kadar yorum yapmasına kızmış ve samimi bulmamıştı. Üstelik daha az önce hayatına son verecekken şimdi oturmuş bu adamla felsefe yapmaktaydı. Kendine çok kızdı. Adama da tabi ki. Gitmeye karar verdi. Kısık ve aceleci bir sesle “İyi günler” dedi ve zıplar gibi yerinden kalkarak adamın yanından uzaklaştı. Adam arkasından: “Durun! Durun! Lütfen bekleyin bir dakika” diye bağırdıysa da fayda vermedi. Sonra içinden “Ne garip bir kadın, umarım tekrar bir delilik yapmaz” diye söylendi. İçinde, güzel bir iş yapmış olmanın huzuruyla ırmağa doğru yönelip uzaklara baktı ve kadını düşündü.

Gülperi biraz sakinleşmişti. Adamın yanından ta meyve bahçelerine gelene kadar koşmuş, yorulmuştu. Bir portakal ağacının altına oturdu. Adamın sözleri kulağında çınlıyordu. Kimdi? Nereden çıkmıştı bu adam böyle? Hayatını kurtaran bu adamın daha adını bile bilmiyordu. Gülperi sanki az önce intihar etmeye yeltenen kendisi değilmiş gibi türlü türlü şeyler düşünüyor, aklına hiç intihar etmeye kalkıştığı gelmiyordu artık. Sessiz sessiz düşüncelere dalmıştı. Derken sessizliği bir inleme bozdu.

Gülperi ayağa kalktı ve sesin geldiği yöne doğru birkaç adım atmıştı ki yerde inleyenin bu meyve bahçesinin sahibi yaşlı adam olduğunu anladı. Koşarak adamın yanına vardı. Adamcağız yerde can çekişiyordu. Anlaşılan kalp krizi geçirmekteydi. Küfe ile portakal taşırken kriz gelmiş ve olduğu yere yığılmıştı. Adamcağızın önceden de kalbinden şikayetleri oluyor, Gülperi’ye dert yakınıyordu. Zavallının hiç kimsesi yoktu. O yüzden Gülperi’yi kızı gibi severdi. Gülperi zorlansa da adamı yerinden kaldırdı ve acele ile taksi çağırarak en yakın doktora götürdü. Adamı kliniğe geçirip muayene ettiler. Tam zamanında getirilmişti. Hemen acil müdahale yapılmış ve adam yeniden hayata döndürülmüştü.

Gülperi muayenehanenin önünde tedirgin bir şekilde bekliyordu. Bu arada kapı açıldı. Doktor dışarı çıktı. Bunun üzerine Gülperi birden doğruldu ve heyecanla bir adım geri attı.

– Siz, siz…Aman Allah”ım gözlerime inanamıyorum.

Doktor da çok şaşırmış, ayakta iki kolu yanlara doğru açık bir vaziyette gülümseyerek Gülperi’ye bakıyordu. Yanına yaklaştı. Bu Gülperi’nin intihar etmesine engel olan ve onu kurtaran adamın ta kendisiydi.

– Merak etmeyin güzel bayan. Yaşlı adam şimdi çok iyi. Biraz geç kalsanız, o adamcağızın kurtulma şansı olmazdı. Sizi, Allah göndermiş oraya. Size demiştim yaşamanız gerek diye. Bakın sizin hayatta olmanız bir başkasının da hayatını kurtarmanıza sebep oldu. Bu yaşamak için iyi bir sebep değil mi? Hı, ne dersiniz?

Gülperi çok şaşkındı. Bu hiç aklına gelmemişti. Gerçekten de eğer o sırada bahçede olmasaydı zavallı adamcağız oracıkta can çekişerek ölecek ve kimsesiz olduğu için günlerce kimse onu bulmayacaktı. Kader ağlarını nasıl da örmüştü böyle.

Bu duygular içindeyken Gülperi birden kendini kötü hissetmeye başladı. Başı dönüyordu. Zaten iyice sararmıştı. Fena oldu ve kendini doktorun kollarına bırakıverdi. Bayılmıştı. Doktor hemen onu da muayenehaneye aldı.

Gülperi, Doktor Beyi başında durmuş bir kağıda bir şeyler yazıyor halde buldu:

-Ne oldu? Ne oldu bana? Doktor söyleyin ne olur.

-Durun hanımefendi. Sakin olun. Çok güzel şeyler oldu.

Doktorun bu sözü Gülperi’yi rahatlattı. Zira kötü bir şeyler olduğunu sanmıştı.

-Nedir? Diyebildi.

-Bir hediye bu. Allah’tan gönderilen bir hediye. Bir anı. Eşinizden kalan bir hatıra. Yaşamak için müthiş bir sebep, hayatta kalmaya değer bir neden. Sizi hayata bağlayacak bir umut ışığı.

Evet, Gülperi hamileydi. Nasıl olmuştu da farkına varamamıştı. Aman Ya Rabbi! Ya intihar etseydi… Allah’a binlerce şükrederek o günü geçirdi.

Gülperi yedi ay sonra çocuğunu doğurdu. Adını Umut koydular. Bir erkek çocuğuydu.

Bir ilkbahar sabahı kuş cıvıltıları arasında üç kişi ağaçlıklı yoldan inerek, parktan geçerek ve meyve bahçelerinden meyve kopararak ırmağa geldiler. Umut içinde ve Umut’la birlikte ırmağa umutlarını ve hayallerini anlatan bu üç kişi Gülperi, Doktor bey ve Umut’tan başkası değildi.

Gülperi ve Doktor Yusuf Bey evlenmişlerdi. Yusuf hayatını kurtardığı anne ve çocuğu canından çok seviyordu.

Irmak tıpkı hayat gibi akıyordu. Kimine umut getiriyor, kimininkini de götürüyor. Cıvıl cıvıl bir ilkbahar sabahı üç kişi, dupduru ve berrak ırmağın kıyısında yeni ufuklara göz dikmiş, gülümsüyorlardı…

 

– SON –

, , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar