Umut Yavuz

Umut Dünyası

İnançsızlığın karanlığında, cehaletin kör kuyularında (1)

Eylül20

Eğer dünyaya gelmişsek bir kere
Yaşamak zorundayız öyle ya da böyle
Düşünmeden başını sonunu yaşamak olmaz
Öyle bir muammadır ki yaşamak
Düşünerek de içinden çıkılmaz

Hangi zamanda ve mekanda gelirsen gel dünyaya
Sor muhakkak kendine ben kimim ve neden geldim diye
Cevaplar muhtelif, belki yetersiz belki yanlış
Kim bilecek doğruyu, kim belirleyecek gerçeği
Kim söyleyecek geçmişi ve geleceği
Bilmemek ne delirtici, ne zor ve ne sancılı
Bilmek de ne imkansız ve inanması güç
Kendini kandırmak kolay, körleşmek mümkün iken
Nasıl bilebilirsin ki iyiyi ve doğruyu
Ve bütün sorulara cevap veren mutlak gerçeği

Mutsuzuz işte bu sebeple
Aklımız kıt, gözlerimiz kör ve kulaklarımız sağır
Velev ki uzayın ötesini de görsek
Emin değiliz gördüğümüzün mahiyetinden
Bu etrafımızı saran madde ne kesif böyle
Çıldırtacak derecede yetersiz duyularımız
Bir karanlık kuyunun dibinde bekleşirken
Kimin umrunda olur gökyüzündeki yağmur
Yağmur dolup kuyuyu suyla doldursa
Kuyunun ucuna yükseleceğiz derken
Boğulup gideceğiz belki de
Ölürken gerçeği görecek miyiz hem de?
Ve ölmek ne demek oluyor onu söyleyin önce

Tüyler ürperir böyle bir belirsizlikten
Kanı donar insanın ölümün isminden bile
Karanlık kuyunun dibindeyiz hala
Ne çıkmak mümkün yukarıya
Ne de doymak kuyunun suyuyla
İğrenç ve küflü dünyanın bütün nimetleri
Midemi bulandırıyor, başımı döndürüyor
Her yediğim gıda, her ettiğim kelam
Her attığım adım, her gördüğüm suret
Bana hiçliğimi ve sebepsizliğimi haykırıyor…

Ölmekteyken bütün kainatın zerreleri
Hayata tutunabilmek ne mümkün
Neyim ben şimdi yani
Azot mu, karbon mu, oksijen mi
Melek miyim, şeytan mı
Hayvan mıyım, insan mı
Duyuyor muyum sizi, görüyor muyum yüzünüzü
İşittiğim sesiniz mi yoksa anlamsız gürültüler mi
Ne boşboğazız öyleyse hepimiz
Saçma sapan sözleri tekrarlayıp
Gereksiz şarkılar söylüyoruz
Gece gündüz işretteyiz
Ve her şişenin dibinde
Ölümü içiyoruz…

Ne farkeder ki İsa’dan önce gelsen dünyaya
İsa’dan sonra geldiysen ne fark var?
Sorular aynı, cevaplar aynı
İnsanlar farklı, sonları aynı
Ye, iç, yat… Gül, eğlen, oyna…
Elinden alınınca şekerin ağla da ağla…
Sordun mu soruları
Dinledin mi uzun ve boş sessizliği sonra
Nece sorduğun mühim değil
İster ibranice, ister arapça
İster ingilizce söyle ister farsça
Sessizliğin dili yok ki!
Sessizliğin karşılığı yok hiçbir lügatta!

Ne söylendiyse yalandır bu dünyada
Bütün sözler boş ve hayal
Hepsi iki dudağın arasından çıkıyor
Kulaklarımıza ve oradan beynimize akıyor
Kalbimize gidiyor kimileri izinsizce
Ne duyduğumuzdan eminiz halbuki
Ne de bir şeyler anlıyoruz samimice
Anladığımızı sanıyoruz esasında
Aklımız var ya güya
Kaşık hiç çorbanın tadını bilir mi?
İnsan ne olduğunu hiç anlayabilir mi?
Bir kaşığın tad alabildiği kadar
Biz de dünyadan birşeyler anlayabiliriz

Ah yırtıp atasım geliyor bedenimi
Kayıt ve şart altına alınmış birşey var bende
Ruh ise şayet onun adı
Ölümle kurtulacaksa bu kafesten
Vurun baltayı boynuma
Suçun kafirliktir diyerek
Atın beni kazıklı kuyulara…
Kuyulara alışığım ben…
Yaşarken anlamadıysam kendimi
Ölünce mi anlayacağım acaba?
Bunu da bilmek imkansız…
Yok böyle hiç olmayacak.
Ben ne yaşamak ne de ölmek istiyorum.
Var olmak en baştan hataydı biliyorum…

posted under Şiirlerim
One Comment to

“İnançsızlığın karanlığında, cehaletin kör kuyularında (1)”

  1. Avatar Eylül 29th, 2009 at 06:20 süeda Says:

    Bence bu kişiinançsızlığın karanlığında değil imanın bir adım gerisinde.İnanç nuruna ulaşmasına ramak kalmış.


Email will not be published

Website example

Your Comment: