Ortadoğu seyahati böyle başladı…
Kültür Bakanlığının 2007 Dünya Mevlana Yılı Dünya Mevlevihaneleri Belgesel Projesinin Orta Doğu ayağını yürütmek üzere profesyonel bir çekim ekibiyle birlikte Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Mısır’ı kapsayan ve 20 günden fazla süren bir seyahate çıktık. Hudut kapılarında yaşadığımız sıkıntılar sebebiyle beklediğimizden uzun süren seyahatimizde muhteşem Orta Doğu coğrafyasını, kadim medeniyetlerin muazzam eserlerini ve günümüz zalimlerinin istibdat altında inlettiği mazlum Orta Doğuluları görme imkanı bulduk. Gezimizin kayda değer şehirleri Halep, Şam, Beyrut, Kudüs ve Kahire’ydi. Her biri muhteşem geçmişimizle ilgili inanılmaz güzellikte eserler barındıran bu şehirler, bu coğrafyanın üzerleri tozla kaplanmış birer pırlantası gibiydiler. Zira her biri hala gözlerimizde ve yüreklerimizde ışıl ışıl parlıyorlar. Bediüzzaman’ın tabiriyle üzerlerindeki cehalet, zaruret ve ihtilaf tozlarını silkelediklerinde ve istibdat duvarları yıkıldığında inşallah her biri insanlık aleminde birer abide gibi yükselecektir. Çünkü bu coğrafyanın köklerinde barındırdığı yüksek medeniyet ve kültür birikimi bir gün elbet kendini gösterecek ve Peygamberlerin mekânı Orta Doğu yeniden şahlanacaktır.
Orta Doğu’da nereye adım atarsanız ya geçmişten kalan muhteşem bir eserle, ya bir Peygamber kıssasıyla ya da İslam kültüründe yer etmiş muhteşem alimler, sanatçılar veya devlet adamlarıyla karşılaşıyorsunuz. Diğer deyişle burası bir açık hava müzesi adeta. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde bu güzel ülkeleri ve kadim şehirleri anlattıkça siz de ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Sözü fazla uzatmadan yol hikayemizi anlatmaya başlayalım.
Haziran ayının sıcak bir gününde Cilvegözü Sınır Kapısından Suriye’ye geçmek amacıyla memleketim Antakya’ya vardık. Ekibimizde profesyonel fotoğrafçılar İbrahim Dıvarcı, Feyzi Şimşek ve Ahmet Kuş ile yazar Ahmet Efe bulunuyordu. Yasin Suresinin 13. ayetinden itibaren hikayesi anlatılan Allah dostu Habib’ün Neccar’a selam vermeden Antakya’dan geçmek istemedik. Zira Habib’ün Neccar bulunduğumuz beldenin en önemli şahsiyetiydi. Rivayete göre kendilerine Allahın elçileri gönderilen belde halkı bunları yalanlamış ve kovmak istemişler de o beldede yaşayan alim bir zat olan Habib’ün Neccar bu elçilere inanmış ve şehir halkını da bunlara uymaya çağırmıştır. Ancak küfürleri kalplerini mühürlemiş bulunan belde halkı Habib’ün Neccar’ı da taşlayarak öldürmüşler ve ardından bu Allah dostu zat Yasin suresinde zikredilen ve tarihe geçecek şu cümleleri sarfetmiştir: “Keşke kavmim de Rabbimin beni affettiğini ve ikram edilenlerlerden kıldığını bilselerdi”.
Antakya’da Habib’ün Neccar’ın türbesi ve bu türbenin yanında da Yavuz Sultan Selim döneminde yapılan bir cami bulunuyor. Söz konusu türbe adını bu zattan alan Habib’ün Neccar Dağının eteklerinin sona erdiği yerde, eski Antakya’da yer alıyor.
Bu aziz Allah dostunu ziyaretimizin ardından Hıristiyanlar için çok önemli bir anlam ifade eden ve dünyanın ilk kiliselerinden biri olarak bilinen Saint Pierre kilisesine de uğramak istiyoruz ancak Kilise ziyarete kapalı olduğundan dışardan bakıp, Cilvegözü’ne doğru yol alıyoruz.
Cilvegözü Antakya’ya 40 kilometre uzaklıkta bulunan Reyhanlı ilçesinde yer alıyor. Hududa yaklaştıkça heyecanlanıyor bir yandan da zor olacağını tahmin ettiğimiz sınır geçişleri sebebiyle ister istemez tedirginleşiyoruz. Seyahatimizin büyük kısmında yol hikayelerinin büyük çoğunluğu hudut hikayelerine döndü aslında. Zira hudutlarda insanlara çektirilen sıkıntılar öyle inanılmaz derecelere varıyordu ki insan ister istemez sürekli bundan bahsediyor ve aklı ve havsalası bu denli zulmü kaldıramıyordu. Nitekim Cilvegözü sınır kapısında gerek Türkiye tarafında gerekse Suriye tarafında çeşit çeşit sıkıntılar bizleri karşıladı. Uzayan prosedürler, sürekli etrafınızda dolaşıp güya yardım etmek isteyen iş takipçileri, kalabalık ve sıcağın üstüne bir de gümrük tesislerinin perişaniyeti ve bakımsızlığı eklenince, hele bir de prosedürleri gerçekleştirmekte kimsenin yol göstermeyişi, görevli memurların bile adeta iş takipçileriyle ortak çalışıyormuşcasına işinizi zorlaştırmaları ve yokuşa sürmeleri de adeta tuz biber oluyordu. Nihayet Türk tarafında işlemlerimizi tamamlayıp, tampon bölgeden Suriye kısmına geçince asıl cümbüşün ortasına düştüğümüzü hissettik. Zira Suriye tarafında da sınırı geçmek isteyenlere yapılan eziyetler ayyuka çıkıyordu. Bu içler acısı manzara eşliğinde Suriye’ye girerken içimden “Eyvah, yoksa seyahatimizin geri kalanında da hep böyle acı dolu sahnelerle mi karşılaşacağız” diye içimden geçirdim. Ancak Önce Halep, sonra ise Şam bu izlenimlerimizi bir bir olumluya çevirecekti.