Ortadan bölünmüş şehir: Lefkoşa
LEFKOŞA
Dünyada ortadan ikiye bölünmüş son şehirlerden biri Lefkoşa. Bu sebeple tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşıyor belki de. Yedinci yüzyıla ait Asur kaynaklarında adı Ledra olarak geçiyormuş Lefkoşa’nın. MÖ 300 yılında ise Lefkos adlı hükümdar şehri yeniden inşa ederek kendi adını vermiş. Nicosia ismi ise ilk kez 1192’de yerli halk, adaya saldıran Tapınak Şövalyelerine başkaldırdığı zaman kullanılmış tarihçilere göre. O günlerden beridir de adanın başkenti olmuş Lefkoşa. Şehir 1570 yılında ise Osmanlı egemenliğine geçmiş.
Girne kapısından girilir
Lefkoşa’yı önce Girne kapısından girerek gezmeye başlıyoruz. Lefkoşa’nın sur içi bölgesine kuzeyden giriş sağlayan bu kapı 1562 yılında Venedikliler tarafından yapılmış. Kemerli bir yapıya sahip olan kapı Lefkoşa’nın en önemli kapılarından biri. Hâlâ bu kapının duvarlarında Venedik ve Osmanlı dönemine ait kitabeler bulmak mümkün. 1821 yılında Osmanlı döneminde tamirat görmüş ve üst kısmına kubbeli bir bekçi odası eklenmiş. 1931 yılında da iki tarafına bugün yürüdüğümüz yollar açılmış. Uzun yıllar Girne yönünden Lefkoşa’ya girmek için sadece bu kapı kullanılıyormuş. Bu kapı şimdi Turizm ve Enformasyon bürosu olarak kullanılıyor. Girne Kapısı’nın hemen ilerisinde solda ise KKTC’nin önemli isimlerinden merhum Dr Fazıl Küçük’ün bir heykeli bulunuyor. Küçük, ömrünü Kıbrıs davasına adamış, 1959 yılında adada bir bütün olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı muavini olmuştu. O zaman Cumhurbaşkanı Rum, muavini ise Türk olmak durumundaydı. Daha sonra ise 1967’de kurulan Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi’nde başkanlık da yaptı. 1973 yılına kadar Cumhurbaşkanı muavini olarak yürüttüğü görevini şimdi Türkiye’de Kıbrıs denilince ilk akla gelen isme, yani Rauf Denktaş’a bıraktı. Dr Küçük 1980’li yılların başında hayatını kaybetti. Küçük, Kıbrıs davasının Türkiye olmadan çözülemeyeceğine inanıyordu ve böyle yaşadı.
Girne kapısından sonra İstanbul caddesi üzerinden doğuya doğru devam edip, caddenin Yeni Cami Caddesiyle kesiştiği yerden döndüğünüzde Yeni Cami’ye ulaşıyorsunuz. Yeni Cami de 14. yüzyılda yapılmış olan bir Latin Katolik Kilisesi’nden camiye dönüştürülmüş. Asıl yapı 1740’da yıkılmış, hemen yanı başına yenisi inşa edilmiş. Bu mahalleye de Yeni Cami adı verilmiş. Yeni Cami Mahallesi’nde Lüzinyan Evi olarak bilinen ve 15. yüzyılda inşa edilmiş olan bir de tarihi konak bulunuyor. Konak günümüzde Osmanlı, Lüzinyan ve Venedik eserlerinin sergilendiği bir müze olarak kullanılıyor.
Buradan daha güneye doğru devam ettiğinizde 14. yüzyılda inşa edilmiş bir kiliseden çevrilen Haydarpaşa Camisi’ni görebilirsiniz. Burası 50’li yıllardan beridir bir sergi salonu olarak kullanılıyor. Caminin hemen çaprazında caddenin daha da aşağısında ise bir Taş Eserler Müzesi yer alıyor. Bu müze az sonra anlatacağım Selimiye Camii’nin avlusunda bulunuyor. Binanın geçmişte adaya uğrayan hacıların ve seyyahların ağırlandığı bir misafirhane olarak kullanıldığı sanılıyor.
Selimiye Camisi şahane
Lefkoşa’da daha bir çok döneme ait tarihi eserler bulmak mümkün. Bunların en önemlileri arasında da eski bir katedral olan Selimiye Camii sayılabilir. St. Sophia Katedrali’nden çevrilen Selimiye Camii 1208 ile 1326 yılları arasında Lüzinyanlar tarafından inşa edilmiş. Bu eser Kıbrıs’taki gotik tarzı mimarinin en önemli örneği olarak tanınıyor. 1570 yılında Osmanlıların Lefkoşa’yı fethinden sonra katedrale bir minare eklenerek Aziz Sofya Camisine dönüştürülmüş, 1954 yılında ise ismi Selimiye Camii olarak değiştirilmiş. Lefkoşa’nın en güzel tarihi abidesi olarak ayakta duran bu yapı, dışardan taş mimarisiyle hayranlık uyandırırken içerden ise bembeyaz tavanıyla göz kamaştırıyor.
Selimiye Camisi’nin güney tarafına düşen kısımda bulunan Bedesten ise Lefkoşa’nın çok kültürlü tarihini yansıtan en önemli eserlerden biri. Selimiye Camisi’nin güney tarafına düşen Bedesten’in temeli 12. yüzyılda Bizanslılar tarafından atılmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise yapıya hep yeni bir şeyler eklenmiş. Rum-Ortodokslar tarafından psikoposluk merkezi, Latin Katolikler tarafından kilise olarak kullanılan bina, Osmanlıların yaptığı mimari değişiklikle bir kapalı çarşıya dönüştürülmüş. Günümüzde kullanılmayacak kadar harap olan bina, AB’nin katkılarıyla restore edilmiş.
Bu civarda aynı zamanda bir de Büyük Hamam bulunuyor. Hamam tam 14. yüzyıla tarihleniyor. Latin Aziz George tarafından inşa edildiği söyleniyor. Şu anda Türk Hamamı olarak faaliyete devam ediyor.
Otantik ve güzel: Büyük Han
Lefkoşa’da bundan başka görülmesi gereken en önemli yerlerden biri de Büyük Han. Büyük Han’ın inşası için emri Kıbrıs’ın ilk Osmanlı yöneticisi Muzaffer Paşa 1572 yılında vermiş. Han’ın mimari yapısı o dönemlerde Anadolu’da inşa edilenlerle birebir benzerlik taşıyor. Tamamıyla taştan inşa edilmiş olan Han’ın içinde tam 68 oda ve 10 dükkan bulunuyor. Büyük Han’ın tam ortasında da çok güzel küçük bir mescid var. Burada hediyelik eşya dükkanları ile otantik restoranlar bulmak mümkün. Salı ve Perşembe akşamları da iç bahçede canlı müzik eşliğinde akşam yemeğinin tadını çıkarmak mümkün.
Lefkoşa’da Selimiye Camii civarındaki bir başka tarihi eser de Derviş Paşa Konağı. 19. yüzyılda inşa edilen konak Türk mimari yapısını tamamıyla yansıtıyor. Konak Kıbrıs’ta yayınlanan ilk Türkçe gazete olan Zaman’ı çıkaran Derviş Paşa’ya ait ve şu anda da Etnografya Müzesi olarak kullanılıyor.
Selimiye Camii’nin civarında bulunan ve Lefkoşa’nın en önemli meydanı olarak bilinen Sütunlu Meydana adını veren Venedik Sütunu Kıbrıs’taki Venedik yönetimine haraç olarak Salamis’teki orjinal yerinden sökülerek buraya getirilmiş. Granitten mamül sütunun üstünde Venediklilere ait özel işaretler bulunuyor.
Dervişlerin mekânı
Lefkoşa’yı anlatırken Mevlevi Tekkesi’nden de bahsetmek gerekir. Dünya üzerinde en iyi korunmuş olan Mevlevi Tekkelerinden biri Lefkoşa’da bulunuyor. Tekke Girne Kapısı’nın yüz metre kadar güneyinde yer alıyor. Tekke 17 yüzyılda inşa edildiğinde şu anda kapladığı alandan daha büyük yer kaplıyormuş ancak günümüze daha küçük bir kısmı kalmış. Buna rağmen yapı iyi korunmuş ve çeşitli restorasyonlara tabi tutulmuş. Yapı şu anda Mevlevi Müzesi olarak kullanılıyor.
Yeşil (ve uzun) Hat
Lefkoşa’ya gelipte Yeşil Hattı görmeden gitmek olmaz. Yeşil Hat Lefkoşa’yı ikiye bölen uzun çizginin adı. Yani şehrin en sıcak noktası. Bu Hattın en sıcak yeri de Yiğitler Burcu diye bilinen parkın ayırdığı bölüm. Bu parktan Rum Kesimi’ndeki günlük yaşayışa şahit olabilirsiniz. Bu birleşme ve ayrışma noktasında aradaki tek engel bir tel örgü sadece. Onun haricinde elinizi uzatsanız Rum kesiminden herhangi biriyle tokalaşabilirsiniz. İki ülke işte bu kadar yakın birbirine aslında. Netekim iki Kıbrıs Türkü genç çaylarını, öğlen yemeklerini yedikten sonra Rum Kesimi’ne bakarak yudumluyorlar. Dünyada bu kadar iç içeyken bölünmüş başka bir şehir kalmadı. En son Berlin, duvarlarla bu şekilde ikiye ayrılmıştı. O da yıllar önce yıkıldı. Gerçi hala Kudüs gibi yerlerde duvarlar inşa ediliyor ancak Kudüs’teki durum Lefkoşa’daki gibi değil. Orada duvar şehrin etrafına çevrilmiş. Burada ise hayatın tam ortasına, şehrin kalbine çekilmiş.
Lokmacı Barikatı
Bu manada Lokmacı Barikatı da ilginç bir yer. Orayı da görmeye gidiyoruz tabii ki. 5-6 metre genişliğinde bir cadde burası aslında. Şehrin kalbinin attığı uzun çarşının bir devamı var Rum Kesimi’nde. Türk tarafı uzun süre buradan geçiş sağlamak için girişimlerde bulunmuş. Lefkoşa’da günlük yaşayışın normale dönmesi için iyi bir fikir olacağını düşünmüşler. Netekim geçişi sağlamak için bir de Lokmacı Köprüsü inşa edilmiş ancak karşı taraf aynı iyi niyette olmadığını bu kapıyı açmayarak göstermiş oluyor. Netekim geçenlerde Lokmacı Köprüsü’de yıkıldı. Şimdi yerinde bir kontrplak barikat duruyor. Bu barikatın bir de bir metre eninde bir kapısı var. Şu anda kilitli duruyor. Bakalım ilerleyen zamanlarda bu kapının kilidi kırılıp şehrin iki tarafı birbirine kavuşabilecek mi?