Mukaddes mekanlardayız!!!
Lübnan ve Suriye’nin İsrail devleti ile diplomatik ilişkileri bulunmadığı için mecburen Ürdün üzerinden İsrail’e geçiş yapmak üzere geldiğimiz yollardan geri döndük. Lübnan sınırında bıraktığımız aracımıza yeniden kavuşup, önce Suriye üzerinden Ürdün’e geçeceğiz. Ancak Ürdün sınırına 30 kilometre yakınlıkta sol tarafta Busra’nın olduğunu fark ediyoruz. Busra bizim için çok çok önemli mekanlardan biri. Çünkü Peygamber efendimizin 12 yaşlarındayken amcası Ebu Talip’in himayesinde ticaret kervanı ile geldiği ve rahip Bahira’nın kendisini görüp Peygamber olduğunu anladığı belde burası. Hikaye özetle şöyle anlatılır kitaplarda: “Hz. Muhammed (s.a.v), amcası Ebu Talib ile birlikte ticaret için burayı şereflendirmiş. O dönemde burada son peygamberin gelişini bekleyen rahip Bahira isimli biri varmış. Önceden Yahudi olan Bahira Hıristiyan dinini kabul edip o kutlu kişinin gelmesini beklemeye başlamış. Rahip Bahira, küçük Muhammed’in (s.a.v) bulunduğu kervandaki olağanüstülükleri görünce tüm kervanı yemeğe çağırmış. Bu davette Hz. Mahammed’i (s.a.v) görüp amcasına peygamberlik müjdesini vermiş ancak Yahudilerin şerrinden korkarak hemen şehirden ayrılmasını istemiş”.
Büyük bir heyecanla oraya doğru adeta koşuyoruz. İlk kez Peygamberimizin varlığıyla şereflendirdiği bir mekanı görecektik ve kitaplardan okuduğumuz bu hadisenin cereyan ettiği yerlere vasıl olacaktık. Busra’ya vardığımızda inanılmaz bir manzara bizi karşıladı. Meğer burası çok çok kadim bir şehirmiş. İçinde Efes’i aratmayacak mahiyette bir antik şehir bulunuyor. Kalıntı diyemiyorum çünkü şehir dimdik ayakta duruyor. Roma döneminden kalan şehir kalıntılarına bakıldığında şehrin bir zamanlar Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden olduğu hemen anlaşılıyor. Büyük Constantinus zamanında (306–337) önce piskoposluk merkezi haline getirilen Busra, daha sonra Antakya patrikliğine bağlanarak Arabistan başpiskoposluğunun merkezi olmuş. Keşfedilmemiş bu güzel şehirde hemen Peygamberi’mizin konakladığı mekanı buluyoruz. Buraya bir mescid yapılmış ve mescide Merkab’un Neka (Devenin Çöktüğü Yer) adı verilmiş. Rahip Bahira’nın manastırı da tıpkı kitaplarda anlatıldığı gibi bu yerin hemen yakınında sapasağlam ayakta duruyor. Peygamberimizin bulunduğu ve mescide çevrilen alanın kapıları dikkatimizi çekiyor. Çünkü kapılar küçük bir çocuğun ancak girebileceği büyüklükte. Öyle ki biz eğilerek girebiliyoruz. Önce anlam veremediğimiz bu durumu sonradan anlamlandırıyoruz. Nitekim üzerinden geçen yüzlerce yıl sonrasında bu mescidin girişi toprak altında kalmış olabilir şeklinde yorum getiriyoruz.
Busra’daki antik şehri de gezerek Ürdün sınırına akşam vakitlerinde vasıl oluyoruz.
Sınırda aracımızı didik didik ediyorlar. İstihbarat tarafından da bir güzel sorguya çekiliyoruz. Tam 5 saatimiz sınırda geçiyor. Görev yazıları olmasına rağmen tahkikatlar zaman alıyor, yine de bu zulümleri sineye çekip sabrediyoruz. Amman’a ancak gece yarısı varabiliyoruz. Orta Doğu’da gece yolculuk yapmamız doğru olmayacağı için hemen ilk bulduğumuz otele yerleşip dinleniyoruz.
Ürdün ruhtan yoksun bir ülke. Şehirler taş yığını. Ürdün Haşimi Krallığı halkın belini bükmüş. Benzin istasyonunda sohbet ettiğimiz birisi: “Sizin ülkeniz ne güzel. Orada hürriyet var. Halbuki bu krallar bizim boğazımızı sıkıyorlar” diyordu ve her şeyin yasak olduğundan ve kısıtlandığından yakınıyordu.
Amman’da fazla oyalanmadan asıl maksadımız olan Kudüs’e gitmek üzere 50-60 km mesafedeki Kral Hüseyin Köprüsü üzerinden İsrail’e geçecektik. İsrail’e aracımızla geçemeyeceğimiz konusunda daha evvelden uyarılmıştık. Dolayısıyla uygun bir otoparka aracımızı bırakıp Ürdün-İsrail sınırını yayan olarak geçtik. Geçtik demesi kolay ancak İsrail sınırında tam 5 saat beklediğimizi söylemedik. Evet sınırda bizden başka hiç kimse kalmayıncaya dek bekletildik. 5 Türk İsrail’in Allenby sınır kapısında ne olacağını bilmeden bekliyorduk. Kudüs’e gidecek olmanın hasreti ile başımıza ne geleceğini bilememenin korkusu birbirine karışıyordu. İsrailli görevlilere neden bekletildiğimizi sorduğumuzda tek aldığımız cevap “Güvenlik araştırması” oluyordu. Her seferinde neden bu ülkede bulunduğumuzu anlatmaya yeltenmeme rağmen sert bir ifadeyle “Sadece size sorarsak yanıt verirsiniz, açıklamanıza gerek yok” cevabını alıyorduk. Anlaşılan o ki İsrailliler kendi istihbarat kanallarını çok güveniyorlar. Kan ve gözyaşı üzerine kurdukları korku imparatorluklarını 5-6 saat süren güvenlik araştırmalarıyla korumaya çalışıyorlar.
İsrail sınırından güç bela geçtikten sonra sınıra yarım saatlik mesafedeki Kudüs’e bizi götürmek üzere özel bir taksiyi sınır kapısında bekletmişler. Sınır kapısının bulunduğu bölgeye her araç giremiyor. Sadece izinli araçları sokuyorlar. Bizi Kudüs’e götüren taksi şoförü ile temkinli konuşuyoruz. Ancak birkaç dakika sonra Müslüman olduğunu anlıyor ve rahatça sohbet ediyoruz. Kudüs’ün genel yapısından bahsediyor, yaşananları anlatıyor. Kudüs’te yaşayabilmek için İsrail vatandaşı olmak zorunda olduklarını üzülerek söylüyor. Kudüs’te çok sayıda Müslümanın bu şekilde zorunlu İsrail vatandaşı olarak, baskı ve korku altında yaşadığından dem vuruyor. Şoförümüz genç bir Müslüman. Bunları anlatırken gözlerini kısıyor ve yumruklarını sıkıyor. Zaman zaman da iç geçiriyor. Kudüs tamamen duvarlarla hapsedilmiş. Şehre yaklaştığımızda ilk güvenlik kontrolünden geçiyoruz. Biz sırada beklerken orada bir hareketlilik olduğunu gözlemliyoruz. Şoförümüz korkmayın, bugün sınırların birinden bir sızma olmuş, o sebeple bu kadar telaşlı diyerek bizi rahatlatıyor. Daha sonradan öğreniyoruz ki, şoförün sızma dediği vakıa, Gazze’de Filistinli direnişçiler tarafından bir İsrail askerinin kaçırılması vakıasıymış. Biz Kudüs’te bunu haberlerden öğrendik. Zaten Gazze’de o kadar şiddetli olaylar olurken Kudüs’te ise neredeyse kuş uçmuyor desek yeridir. Kudüs öylesi bir abluka altına alınmış ve öylesine izole edilmiş ki barış içinde yaşadığı yanılgısına kapılabilirsiniz.