Umut Yavuz

Umut Dünyası

Kutsal Kudüs’te iki gece!

Ekim22

Kudüs’e vardığımızda hava kararmıştı. Hemen otele yerleştik. Oteller çok pahalı. Bulunduğumuz nokta Mescid-i Aksa’ya 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Kudüs çok düzenli ve temiz bir şehir. Trafik kurallarının işlediği ender Ortadoğu şehirlerinden birisi. Hepimizde bir Mescid-i Aksa heyecanı var. Orada vakit namazlarının kılınabildiğini öğreniyoruz. Bu durum bizi sevindiriyor. Yoldan geldiğimiz için üstümüz başımız fena halde pejmürde olduğundan o akşam Mescid-i Aksa’ya bu vaziyette gitmeyi istemiyoruz. Ertesi gün daha diri ve yepyeni bir heyecanla gidecektik.
Kudüs akşamları çok serin. Öyle ki sokaklarda neredeyse üşüyoruz. Gündüz yakıcı sıcağa rağmen gecelerin bu denli hoş bir serinlikte olması bizleri şaşırtıyor doğrusu. Kudüs’e girdik gireli her şey ayrı bir hoşlukta görünüyor gözlerimize. Sanki toprağı bir başka renkte, havası bir başka kokuda buranın. İsra Suresinde geçen “Mescid-i Aksalleti barekne havlehu” (Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa) ilahi kelamının manası bu olsa gerek diye düşünüyoruz.
Kudüs’te ilk gecemizde birkaç kişiden başka Yahudi görmüyoruz. Daha çok Müslümanlar çıkıyor karşımıza. Şehirde çoğunluk Müslümanlardan oluşuyor gibi geliyor bize. Zaten Kudüs’te hiç kimseden nüfus dağılımı konusunda sağlıklı bilgi alamıyoruz. Kimse tam olarak bilmiyor heralde. Ancak edindiğimiz izlenim Müslümanların çoğunlukta olduğu yönünde. Yahudiler şehrin kuytu köşelerindeki lüks evlerinden çıkmıyor olmalılar diye düşünüyorum. Belki bunun sebebi daha çok Müslüman mahallelerinde vakit geçirmemiz de olabilir.
Ertesi gün sabahtan Kudüs sokaklarına koyuluyoruz. İlk hedefimiz Mescidi Aksa’nın yakınlarındaki Mevlevihaneyi bulmak, daha sonra ise Mescidi Aksaya geçeceğiz.
Eski Kudüs Kanuni Sultan Süleyman’ın yadigarı surlar içinde yer alan büyüleyici güzellikte bir şehir. Dar ve taştan sokaklar, hep birbirine bağlanıyor. İslam’ın kutsal kentlerinden Kudüs, Beytü’l-Makdis, Mukaddes, el-Kuds ve Kuds-i Şerif gibi adlarla da anılır. İbranice’de Yeruşalim adıyla bilinir. Müslümanlar gibi Yahudiler ve Hristiyanlarca da kutsal sayılır.
 Kudüs, bugün Siyonist İsrail tarafından işgal edilmiş durumda bulunan Filistin topraklarının ortalarında, Lut gölünün yaklaşık yirmidört km. batısında, Ak Denizden yaklaşık elli km içerde, denizle Şeria ırmağı arasında yer alır. Eski Kent olarak anılan asıl Kudüs, kenarları yaklaşık bir km uzunluğundaki kare biçiminde surlarla çevrilidir. İkisi kapanmış durumda yedi kapısı bulunan Eski Kent, Kuzeydeki Şam kapısı ile batıdaki Yafa kapısından başlayarak merkezde kesişen iki ana cadde ile dört bölüme ayrılır. Kuzey doğudaki bölüm Müslüman, kuzey batıdaki bölüm Hıristiyan, Güney doğudaki bölüm Yahudi ve Güney batıdaki bölüm Ermeni mahallesi durumundadır.
 Kudüs’e kutsallık veren yapılar Haremu’ş-Şerif içinde yer alır. Kentten duvarlarla ayrılan Haremu’ş-Şerif’te ünlü Mescidu’l-Aksa ve Kubbetü’s-Sahra bulunmaktadır. Mescidu’l-Aksa, uzun süre Müslümanların kıblesi olan, Hz. Süleyman tarafından yapılmış Beytu’l-Makdis’in yerinde yükselir. Hz. Peygamber (asm)’in Mirac sırasında uğrak yeri olan bu mekanın hemen yakınında da bazı kutsal emanetlerin korunduğu Kubbetü’s-Sahra vardır. Mescidü’l Aksa’nın doğusunda ikinci Mabet’ten kalan duvarın bir bölümünü oluşturan Ağlama Duvarı, Yahudilerin en kutsal mekanıdır. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği sanılan yerle Hz. Meryem’in mezarının bulunduğu yerde yapılan kiliseler de Kudüs’ü Hristiyanlar gözünde kutsallaştırmakta, bir ziyaret mahalli durumuna getirmektedir.
 İskender’in İssos’ta kazandığı zaferden (M.Ö.333) sonra Kudüs ilk kez Batı siyasetinde önem kazandı. İskender’in ölümü üzerine Kudüs Ptolemaisos l.Soter’in payına düştü. (M.Ö 198)’de ise I. Selevkos Nikator’un soyundan gelen hanedanın eline geçti.
 Bu dönemde Yunan etkisinin güçlenmesi ve Selevkos kralı Antiokhos IV. Epiphanes’in Beytu’l-Makdise saldırması (M.Ö.108) Kudüslülerin ayaklanmasına neden oldu. M.Ö.167 Ayaklanma sonunda Selevkoslar kovuldu ve Hasmon hanedanı kuruldu.
 M.Ö. 63′te Roma kralı Pompeus Kudüs’ü ele geçirdi. Yahudi ulusçuluğu ile Roma arasındaki çatışma Büyük Herodes’in ustaca politikalarıyla engellendi. M.Ö. 40′ta Roma Senatosu kendini Celile valisi ilan etmiş olan Herodes’i Yahuda kralı yaptı. Herodes’in 36 yıllık krallığı sırasında Kudüs büyük bir gelişme gösterdi ve genişledi. Romalılar Herodes’i oğlu Arkhelaos’u krallıktan indirdiler ve yerine bir vali atadılar. Kudüs’ün beşinci Romalı valisi Pontius Pilatus Hz. İsa’yı mahkum eden kararı onaylamasıyla tanındı.
 M.S. 66′da Yahudiler Roma’ya karşı ayaklandılar. 70′te Romalılar kente girerek Beytü’l-Makdis’le birlikte her yeri yaktılar. Kent 130′da bir ölçüde yeniden iskan edildi. Yahudiler 132-135 arasında Roma’ya karşı yeniden ayaklandılar. Kanlı biçimde bastırılan bu ayaklanma sırasında Yahudiler toplu biçimde katledildi, hayatta kalanlar ise dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı. Hadrianus burada Roma tarzında bir kent oluşturmaya girişti. Onun uyguladığı planın ana çizgileri 20. yüzyıla kadar ulaştı.
 Constantinus 313′te Hristiyanlığı resmen tanıdı. Constantinus’u annesi Azize Helena’nın 326′da Kudüs’e giderek Gerçek Haç’ı bulması, başta Kamâme kilisesi olmak üzere birçok ünlü kilisenin yapılmasına neden oldu ve böylece kent Hıristiyanlığın kutsal merkezi olarak geliştiği yeni bir döneme girdi. Bu dönem 614′te Sasani istilasında Kudüslülerin kılıçtan geçirilmesi ve kiliselerin yıkılmasıyla sona erdi.
 Kudüs’teki en önemli yapı Kanuni Sultan Süleyman’ın 1538-1540 yılları arasında Haçlılar dönemine ait sur kalıntıları üzerine yaptırdığı Eski Kent surlarıdır. Geçmişi yer yer Bizans, Herodes, hatta Hasmon dönemlerine kadar uzanan surların yüksekliği yaklaşık oniki, kalınlığı bir metredir. Kentin sokakları, ana caddeler dışında genellikle dar ve dolambaçlıdır. Taştan yapılan evlerinin odaları, zemininde genellikle bir sarnıç bulunan merkezi bir avluya açılır. Kent, çeşitli üsluplardaki cami, sinagog, kilise ve sivil yapılarıyla mimari açıdan tam bir mozaik görünümündedir.
 Beş bin yılı aşan tarihiyle dünyanın en eski kentlerinden birisi olan Kudüs’ün ve de ilk Mısırlı hükümdarlarının adlarına M.Ö. 19-18. yüzyıl Mısır metinlerinde ve M.Ö.14. yüzyıldan kalan Amarna Mektupları’nda rastlanmaktadır. Bu metinlerdeki bilgilere göre kentin adının ilk biçimi Urusalim’dir ve bunun “Allah’ın kurduğu (yer)” anlamına geldiği tahmin edilmektedir.
 Tarihi verilerden izlenebildiği kadarıyla Yabusiler denilen karışık bir halkın yaşadığı Kudüs’ü M.Ö. 1000 dolaylarında Hz. Davud ele geçirerek kırallığının başkenti yaptı. Oğlu Hz. Süleyman Kudüs’ü genişleterek Beytü’l Makdis adıyla ünlü Birinci Mabed’i inşa ettirdi. Böylece Kudüs o dönem İslâm merkezi oldu. M.Ö.922′de Mısır firavunu I. Şesonk, M.0.850′de Filistinlilerle Araplar, M.Ö. 786′da İsrailli Yaoş kenti yağmaladılar. Hizkiya kenti surlarla çevirdi ve Gihon Kaynağından su getirmek için yer altından bir kanal açtırdı. M.Ö.701′de Asurlu Sinahheriba kenti haraca bağladı. M.Ö.614′te Kudüs kralı Babil’e sürgün edildi ve kent yağmalandı. M.Ö.586′da Nabukadnezar Beytü’l Makdisi ve kenti tümüyle yaktı ve Yahudileri Babil’e sürdü. Sürgünü II. Kyros M.Ö. 538′de sona erdirdi. Kudüs’e dönen Yahudiler M.Ö. 515′te Beytü’l-Makdis’i ikinci adıyla yeniden inşa ettiler. M.Ö. yaklaşık 444′te Nehemya’nın kent surlarını yeniden yaptırmasıyla Kudüs’ün konumu güç kazandı.
 Kudüs, Hz. Ömer döneminde Müslümanlarca fethedildi (638). Ünlü Beytü’l Makdis’in yerinde Mescid-i Aksa diye bilinen mescid yapıldı. Emevilerden Abdülmelik bin Mervan, Mescid-i Aksa’yı genişleterek bazı kutsal emanetlerin de korunduğu ünlü Kubbetü’s Sahra’yı inşa ettirdi. Kent, 969′da Fatımilerin eline geçti. Halife Hakim 1010′da Kudüs’teki tüm kiliselerin yıkılmasını emretti. Haçlılar 1099′da kenti istila ederek burada Kudüs Krallığını kurdular. Müslümanların kente girmelerini yasaklayan Kudüs Krallığı 1187′de Salahaddin Eyyubi tarafından yıkıldı. 13. yüzyılın ortalarında Yahudiler yeniden Küdüs’e dönerek kendi mahallelerini kurdular. 1517′de Yavuz Selim’in fethiyle Kudüs’ün 400 yıl süren Osmanlı dönemi başladı. Kanuni döneminde büyük bir gelişme gösteren kentte yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Kudüs’ü 1831′de ele geçirdi ise de Osmanlılar 1840′ta geri aldılar. Kudüs’ün Siyonistlerce işgali süreci 19. yüzyılın sonlarında başladı. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan Yahudiler 19. yüzyıl başlarında kurulan Siyonist örgütlerce Filistin topraklarına göçe teşvik edildiler. Rusya’da yaşayan bazı Yahudilerin göçmesiyle Filistin’de ilk Yahudi yerleşme bölgesi kuruldu (1882). 1905′te Rusya’daki ihtilal hareketleri nedeniyle ortaya çıkan ağır baskılardan kaçan Yahudilerin de Filistin’e göçmesi üzerine buradaki Yahudi nüfusu 90 bine ulaştı. Bu sayı 1925′te 110, Hitler’in Almanya’da iktidarı ele geçirmesiyle Almanya’dan yapılan göçlerle 1939′da 450 bini buldu. 1917′de Kudüs ve Filistin topraklarını işgal ederek 1948′e kadar ellerinde tutan İngilizler, Yahudilerin yerleşmelerine büyük kolaylıklar sağladılar. Bu sıralarda İngiltere ve ABD desteğini arkasına alan Siyonist terör örgütleri Filistin’in Müslüman halkına karşı terör ve katliam hareketine başladılar. Uluslararası alanda yaptıkları çalışmalar sonunda 1947′de BM’den Filistin’de bir Arap-Yahudi devleti kurulması yönünde bir karar çıkartan Siyonistler, İngilizlerin bölgeyi boşaltmaları üzerine Filistin topraklarının büyük bir bölümü ile Kudüs’ün yarısını işgal ederek İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiler (1948). Haziran 1967′deki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail Kudüs’ün tamamını işgal etti ve burasının “sonsuz ve bölünmez” başkentleri olduğunu açıkladılar. 1987’de ise Arapların ilk direnişi yani ilk intifada başladı. Söz konusu mücadele bugün iyice zayıflayarak devam etmektedir. Zira Kudüs tamamen duvarlar ile çevrilmiş ve izole edilmiştir.
Tarih Kudüs’ü böyle anlatırken bizde Mevlevihaneyi Kudüs’ün Kuzeyindeki Şam Kapısı’ndan girerek kolaylıkla buluyoruz. Biz orada bekleşirken birisinin bizlere Türkçe konuşarak yaklaştığını görüyoruz. Tevafuk bu ya Türk Filistin Dostluk ve Kardeşlik Derneği Başkanı Musa Hijazi ile karşılaşıyoruz. Hijazi bize bir süre eşlik ediyor. Evine misafir ediyor. Kendisi yüksek öğrenimini Türkiye’de tamamlamış. Dolayısıyla Türkçe’yi çok iyi biliyor. Bizlere çok acı şeyler anlattı. 14 yıldır Gazze’deki kızkardeşi ile görüşemediğinden yakındı. Filistin’in küçük küçük parçalara ayrılarak adeta hapsedildiğini ve akrabaların birbirleriyle görüşemediklerini anlattı.
Hijazi ile şehri dolaşırken bizlere sokaklardaki kameraları gösteriyor. Kudüs’ün dar sokaklarında tam 380 adet kamera olduğunu söylüyor ve “şu anda sizlerle bu sokakta konuştuğumuzu biliyorlar” diye de ekliyor. Bazen Müslüman gençlerin gece gizlice bu kemeraları kırdıklarını da tebessümle anlatıyor. İsrail işgal yönetiminin Kudüs üzerinde nasıl bir baskı rejimi kurmuş olduğunu daha yakından anlıyoruz. Daha sonra Musa beyin evine çıkıp Kudüs’e yukardan bakıyoruz. Musa Bey bize çok güzel bir projeden bahsediyor. Kendisinin bizzat ön ayak olduğu proje ile Kudüslü 60 Müslüman genç çiftin Mescidi Aksa’da yapılacak toplu bir törenle Temmuz ayı sonlarında evlendireceklerini anlattı. Bu gençlerin her şeyleri karşılanacak ve baş göz edilecekmiş. Bunu duyunca çok sevindik ve tebrik ettik ancak hemen ardından eklediği kötü haberle sevincimiz kursağımızda kaldı. Bunun için Türkiye’den Deniz Feneri Derneği’nin tam 90 bin dolar yardım tahsis ettiğini söyleyen Hijazi, “Buraya para sokmak mümkün değil, İsrail el koyabilir, dolayısıyla biz de işe resmiyet kazandırmak için araya  TİKA’yı (Türk İşbirliği Ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) sokmak istedik. Böylece Deniz Feneri’nin gönderdiği para güvenle bize ulaşacak ve gençlerimizi evlendirecektik. Her şey yolunda giderken ve biz bütün Kudüs’te bu işi Türklerin yardımıyla yapacağımızı duyurmuşken, TİKA’nın Kudüs temsilcisi değişti ve yeni gelen zat, “benden önceki bütün projeleri durduruyorum, incelemem gerekiyor” diyerek havaleyi bloke ettirdi. Şimdi düğün törenine az kaldı ancak bu para gelmeyince ortada kaldık. Biz de zenginlerden üçer beşer toplayıp denkleştirmeye çalışıyoruz” diyerek acı acı elindeki yardım listesini gösteriyordu. Bu duruma fena halde üzülmüştük. Nasıl olur da böylesi hayırlı bir işe ket vurulabilir, tehir edilebilirdi. Burada söz konusu 60 gencin hayalleri değil miydi? Musa Hijazi’nin asıl endişesi ise halk tarafından Türklerin yardımıyla yapılacağı bilinen bu hayır işinin yapılamaması halinde Kudüs Müslümanlarının gözündeki Türk imajının zedeleneceği yönündeydi. Umarız düğün tarihi gelmeden TİKA’nın bu yanlışı derhal düzeltilir ve sağ salim bu hayır işi yapılabilir. Musa Beyle sohbetten sonra ayrılıyor ve sokaklara geri dönüyoruz. Mevlevihanenin aşağı sokağında oynayan bir kız bir erkek iki Müslüman çocuğa rastlıyoruz. Kendileri ile sohbet ediyoruz. Amca çocukları olduklarını söylüyorlar. Fotoğraflarını çekmemizi istiyorlar. Tam oyuna dalmışken, birden köşeden 2 İsrail askeri çıkageliyor. Neşeyle oyun oynayan çocukların gözünde birden bir korku hissediyorum. Hemen kenara çekiliyorlar. Askerler salına salına sokaktan geçiyor ve köşeden uzaklaşana kadar çocuklar el ele tutuşmuş vaziyette duvarın kenarında sessizce duruyorlar. Askerler uzaklaşınca çocuklara soruyorum:
-           Korkuyor musunuz?
Titrek sesleriyle ve korku dolu gözlerle “Evet” diyorlar. Ve aralarından erkek olanı daha ben sormadan sanki bir kabusu anlatır gibi sesi titreyerek şunları söylüyor:
-           Geçen gün abim kamerayı kırdığı için polisler götürdüler. Dövmüşler. Bunlar kötü insanlar, dikkatli olun.
Bu dehşet sahnenin ardından korkunun sebebini daha iyi anlıyorum. Bu iki masum çocuğun gözlerinde Kudüs’te özenle gizlenmeye çalışan baskı ve zulmü apaçık gördüm. Böylece şehre ilk girişte hissettiğimiz barış ortamının sadece görüntüden ibaret olduğunu anladım. Kudüs patlamaya hazır bir bomba gibi İsrail’in ellerinde duruyordu aslında. İsrail elinde bir koru tutuyordu. Nitekim İsrail’in bütün devlet daireleri adeta birer kale gibi korunuyordu. Siz hiç Sular İdaresinin duvarlarının dikenli telle örüldüğünü yahut giriş ve çıkışta insanların didik didik edildiğini gördünüz mü? İsrail’deki manzara ise tam bu şekilde.
İşgalciler asla kalıcı olamamışlardır.
Müslümanları yıldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Mesela Musa Hijazi burada çoğalan Müslüman nüfusa karşın oturacak ev bulamadıklarından şikayet ediyordu. Bütün mülkler Yahudiler tarafından satın alınmış ve Müslümanlara genişleyecek alan kalmamış. Eski Kudüs’te evlerin üstüne yeni yapılar yapmak İsrail Belediyesi tarafından yasaklanmış. Dolayısıyla insanlar daracık evlerde kalabalık olarak yaşamak zorunda kalıyorlar. Yeni evlenen çiftlerinde oturacak yer bulma problemi var. Biz ellerimizde kamera ile sokakta dolaşırken endişe duyan bir Müslümanın davranışı üzerine Musa Hijazi bize bu söylediklerimizi anlatıyor. Meğer bu zat belediyeden izinsiz evine eklemeler yaptığı için tedirgin olmuş ve bu sebeple endişelenmiş. Yahudiler ellerinden gelen her mülkü satın alıyorlar. Böylece Müslümanlara yaşama alanı bırakmamayı hedefliyorlar. Bu da bir Yahudi politikası… Müslümanlar bu şekilde bölgeden izole edilerek sıkıştırılıyorlar. Filistin’de tam 18 yıldır Mescidi Aksayı göremeyen Müslümanlar varmış. Bu da durumu özetliyor sanırım.
Mevlevihane’den sonra daha doğuya doğru yürüyerek Kudüs’ün dar sokakları arasında Kubbetüssahra’yı altın gibi parıldarken görüyoruz. Birden içimize bir muhabbet doluveriyor. Derhal giriş kapısını bulmak amacıyla adımlarımızı sıklaştırıyoruz. Bu arada öğlen ezanı çınlıyor sokaklarda. Tam giriş kapısını bulmuşken karşımıza bed suratlarıyla iki İsrail askeri dikiliyor. Tam teçhizatlı bu askerlerden meğer Mescid-i Aksa’nın her kapısında 2 adet duruyormuş. Dilediklerini içeri sokuyor, dilediklerini de geri çeviriyorlar. Pasaportlarımıza aheste aheste bakınırken, namaz vaktinin geldiğini ve ezanın neredeyse bitmek üzere olduğunu ve namaza yetişmek için içeri girmemiz gerektiğini söylüyoruz. Askerin bize cevabı ise “vizeniz yok, ülkeye nasıl girdiniz” oluyor. O anda bizlere verilen kağıt vizeleri otelde bıraktığımızı hatırlıyoruz. (İsrail’den sonra Suriye’ye geri döneceğimiz için ve eğer Suriyeliler İsraile gittiğimizi öğrenirlerse bizi sınırdan sokmayacakları için vizemizi özel olarak kağıt üzerine istemiştik. Böylelikle pasaportumuzda İsrail’e dair bir ibare olmayacaktı)
Askere “vize olmadan ülkenize girmemiz mümkün mü?” diye çıkıştıktan sonra durumu izah ettim. Şöyle yanındakine ibranice bir şeyler söyledikten sonra nihayet içeri girmemize izin verdiler. Ancak Mescid-i Aksa’ya girerken böylesi bir muamele görmek bizi fena halde rencide etmişti. Tam bunun üzüntüsünü yaşıyorken bu sefer Mescidin iç giriş kapısında oturan Müslüman görevli çıkageldi ve Müslüman olup olmadığımızı sordu. Müslümanız dememiz tatmin etmemiş olacak ki, bize Fatiha okutmaya ve şehadet getirtmeye başladı. Nazikçe namaza geldiğimizi ve vakiti kaçırmak istemediğimizi söyleyince, “nerelisiniz” diye sordu. Biz de Türküz diye cevap verdik. Bunun üzerine “Ehlen ve Sehlen” diyerek nihayet bizi buyur etti ve böylece Mescid-i Aksa’ya kavuşmak üzereydik.
Çok geniş bir avlunun içinde parıldayan Kubbetüssahra karşıladı bizi önce. Kubbetüssahra aynı zamanda “Dome of the Rock” idi. Yani Muallaka taşının mekanı. Muallaka taşı burada yer alıyor. Hemen içeri girip öğlen namazlarını eda ettik. Allah’ın izni ile Mescid-i Aksa’da kılınan bir vakit namaz 1000 vakit değerindedir. Bu Medine’de 10 bin, Mekke’de ise 100 bin olmakta. Biraz da bu namaza iştiyakla koşmamızın sebebi bu hadisi şerifti aslında. Namazın ardından muallaka taşını incelemeye başladık. Peygamber efendimiz bu havada asılı duran kayanın üstünden göğe yükselmiştir. Rivayete göre eskiden havada asılı duran bu kaya parçasını gören hamile kadınlar çocuklarını düşürdüklerinden etrafı kapatılmış. Şu anda sadece bir tarafı açık vaziyette. Altına girip namaz kılınabiliyor. Yaklaşık 8 metreye 10 metre kadar  bir ebatta olduğunu tahmin ettiğim Muallaka taşı bizi oldukça heyecanlandırıyordu. İmtihan sırrıyla havada asılı kaldığını görmek bizlere nasip olmamıştı gerçi ama bunun böyle olduğu biliniyordu neticede.
Kubbetüssahra’nın içi adeta bir okul gibiydi. Her köşede ders dinleyen çocuklar, kadın ve erkek kümeleri vardı. Mescid-i Aksa içi ve dışıyla her köşesiyle Müslümanların tahassüngahı ve sığınağı olmuş. Bu sebeple İsrailli kapı bekçileri genç Müslümanları içeriye sokmak istemiyorlarmış. Bir ara 45 yaş sınırı bile getirmişler. Sanırım İsrail yönetimi de tıpkı benim gibi Müslümanların dirilişinin Mescid-i Aksa merkezli olacağını hissetmiş olmalılar. Bu sebeple Müslümanların bu mekanda bir araya gelmeleri kendilerini rahatsız ediyor.
Kubbetüssahra’nın paralelinde daha güneyde ise Mescidi Aksa Camisi yer alıyor. Hemen koşarak oraya varıyoruz. Orası da başka başka hisler peyda ettiriyor ruhlarda.
Tam o sırada uzaktan bir ses “bu ecnebileri kim soktu içeriye” diye bağırıyor. Anlaşılan bizlerin Müslüman olmadığını düşünen biri tepkisini dile getiriyordu. Derhal yanına gittim ve nazik bir tavırla Türk olduğumuzu ve elhamdülillah Müslüman olduğumuzu söyledim. Bunun üzerine mahcup bir tavırla hemen özür diledi ve “Ehlen ve Sehlen” dedi. Biz de tebessümle selamlayarak yanından ayrıldık.
Mescidi Aksa’da da namaz kılıp dua ettikten sonra Mescid-i Aksa’nın Batı duvarlarına denk gelen Ağlama Duvarı’na gittik. Ağlama duvarının içine sıkı bir güvenlik kontrolünden sonra girebiliyorsunuz. İçerisi de ziyaretçilerden çok asker kaynıyor. Tam techizatlı askerler hem ortalarda dolanıp güvenliği sağlıyor arada bir de duvara yaklaşıp ağlama seanslarına başlıyor. Ağlama Duvarı Yahudiler için en kutsal mekan. Süleyman Mabedi’nin ayakta kalan en önemli kalıntısı. Ağlama duvarından çıkarken yüksekçe bir yerden fotoğraflamak istiyoruz. Bu arada arka tarafta üzeri brandalarla kaplı bir alan dikkatimizi çekiyor. Yanına gidip brandayı araladığımızda bir arkeolojik kazı alanıyla karşılaşıyoruz. Yahudiler Hz. Süleyman’ın cinlere yaptırdığı Mabedi yeniden ortaya çıkarmak için arkeolojik kazılar yapıyorlar. Hatta bir ara bunun için Mescid-i Aksa’yı yıkacakları iddiaları ile ortalık karışmıştı. Şimdilik bizim gördüğümüz Ağlama Duvarının güneyinde 20-30 metrekarelik bir alanda bu kazıların sürdüğüydü. Mabedin kalıntıları da açık bir şekilde ortaya çıkarılmıştı. Kazının derinliği ise yaklaşık 7-8 metre kadardı. Bunun yanında Mescid-i Aksa’nın güney duvarının tamamında ise daha geniş çaplı kazılar yapılmaya devam ediliyor. Benzer bir kazı da Kudüs surlarının en güney ucunda Zion kapısının hemen sağ tarafındaki bölgede de sürdürülüyor.
Bu bölgedeki gezimizi tamamladıktan sonra Zeytin Dağı’na yürüyerek tırmanarak bir Kudüs silueti fotoğraflamak istiyoruz. Yorucu bir tırmanışın ardından Zeytin Dağının tam üstlerine olmasa da silueti yakalayan bir noktasına kadar varıyoruz. Zeytin Dağı Kudüs’ü tam Doğu’sunda yani Mescid-i Aksa bölümünde kalan orta yükseklikte bir tepe. En önemli özelliği Kudüs’ü cepheden Mescid-i Aksa’yı ön plana alarak görmesi. Diğer bir önemi de dağın eteklerindeki bir türbede Hz. Meryem’in mezarının bulunması. Ayrıca Hz. İsa’nın (as) doğduğu mekan olan Holy Sepulchure Kilisesi’nden başlayan ve güya çarmıha gerilmek üzere yürütüldüğü Çileli Yol (Via Dolorosa) da bu dağın eteklerinde son buluyor.

posted under Seyahatlerim

Email will not be published

Website example

Your Comment: