Şam

SEYAHATLER

SAVAŞTAN ÖNCE SURİYE’YE SEYAHATİM

4 Haz , 2014  

Şen olasın Halep şehri…       

Sınırı geçtikten yarım saat sonra Halep’e varıyorsunuz. Sınırı geçmek demişken, sınırlar konusunda dilimizde hep bir “keşke” ve hep bir “ah” dolanıyordu. Ceddimizin at koşturduğu bu mekânlara bugün birer ecnebi gibi girmek yüreğimize dokunmuyor değildi. Ecnebi diyorum çünkü pasaportları mühürletmek için beklediğimiz sıranın önünde Arapça “Ecnebiler” yazıyordu. Diğer kısımda ise “Araplar” ifadesi vardı. Müslüman bir Türkiyeli olarak Ecnebiler adı altında sıraya girmek ağrımıza gitmişti. Ecnebi aslında Arapça’da “Yabancı” anlamına gelmekteydi. Bunun İngilizcesi de “Foreigners” demek oluyordu. Bizde bilinen baskın anlamı ise gayri Müslim’dir. Biz de kurallar gereği bir nevi Müslüman ecnebiler olarak hep o sıraya girdik.

Sınırı geçmekle ilgili aklımızda kalan diğer bir nükte ise bir dikenli telin ne çok şeyi değiştirebildiğiydi. Zira Hatay’ın Reyhanlı ilçesinden, Suriye topraklarına geçtiğimiz anda dünya birden değişiverdi. Gerçi dağ, taş, toprak yine aynıydı ancak, lisanlar, yazılar, kıyafetler, mimarî, insanlar ve dolayısıyla kültür dokusu birden bire değişivermişti. Bundan 60 yıl öncesinde yaşanan ayrılığın halbûki çok zaman geçmemesine rağmen inanılmaz ölçüde kültür farklılığına yol açtığına şahit olduk. Gerçekten Türkiye’de büyük inkılaplar olmuş, harfler, lisanlar, kılıklar ve kıyafetler değişmiş, asırlardır bir arada olduğumuz bu insanlardan alabildiğince uzaklaşmış ve yabancılaşmışız. Demek ki az evvel küçümsediğimiz dikenli teller gerçekten vazifesini yapmış ve insanları birbirlerine yabancı kılmayı başarmış. Evet biz sınırı geçerken bu gerçekler de bir bir zihinlerimizden geçiyor ve çoğu zaman beyin hücrelerimize sertçe çarparak bizleri sarsıyor. Buna rağmen, en baştan beridir ifade ettiğimiz ve bizce ısrarla hatırlanması gereken hakikati de yeniden teslim etmek gerekiyor. Zira her ne kadar, farklılaşmalar bu denli artmış olsa da, bu insanlarla ortak yanlarımız halen farklılıklarımızdan fazladır. Bizleri birbirine bağlayan sırları ve ortak yanlarımızı keşfettiğimiz ölçüde bu bağın ve bağlılığın farkına varacak ve anlayacağız. Bunun için de, gitmek, görmek, konuşmak, kaynaşmak, anlaşmak ve anlamak lazım. Günümüz imkânlarıyla bu çok da zor olmasa gerek.

Nihayet Halep’e vardığımızda hava neredeyse kararmak üzereydi. Derhal geceyi geçirecek bir otel bulmamız gerekiyordu. Halep’te birkaç günlük işimiz vardı. Ortadoğu’da ilk ziyaret edeceğimiz Mevlevihane Halep Mevlevihanesi olacaktı. Daha sonra ise yine Suriye’de bulunan Hama, Humus ve Şam Mevlevihanelerine gidecektik. Tabii bu arada bu güzel şehirlerde gezilebilecek bütün mekânları da gezmek ve fotoğraflamak niyetindeydik.

Halep’te kalacağımız oteli bulmamız pek zor olmadı. Zira biz otel ararken, Halepli Ahmed adlı bir genç bize yardım edebileceğini söyledi. Ertesi gün de Halep Mevlevihanesi’ni bulmak üzere otelden ayrıldık ve birkaç kişiye sorduktan sonra Mevlevihane’yi bulduk. Mevlevihane halk arasında “Camiul Mevleviyye” ismiyle biliniyor. Çok sevecen insanlarla dolu bir mekân… Şu anda cami olarak kullanılıyor. Halep Konsolosluğunun girişimleriyle restore edilmiş. Mevlevihane’de, bir mevlevihanede olması gereken her şey, yani semahane, matbah, hamuşan gibi her birim mevcut.

Emeviye camii

Mevlevihane’de karşılaştığımız ve aslen Şanlıurfalı olan insanlar bizlere çok yardımcı oldular. Kendilerinden burada Türklerin çok sevildiğini öğreniyoruz. İleriki günlerde bunu kendimiz de anlayacaktık zaten. Nitekim Suriye’de Türk olduğumuzu söylediğimiz herkes çok içten ve sevgi dolu bir tavırla Ehlen ve Sehlen deyiveriyor. “Ehlen ve Sehlen” Arapça’da “Hoş Geldiniz, sefalar getirdiniz” mealinde bir hoşamedi cümlesi.

Mevlevihane’deki çekimlerimiz sırasında yanımıza bu sefer Muhammed isminde bir genç yaklaştı. Ve çok temiz bir Türkçe ile konuşmaya başladı. Önce Türkiyeli olduğunu düşündüğüm bu gencin Suriyeli Türkmenlerden olduğunu öğrenince çok şaşırdım. Zira Türkçelerinin bu kadar bizimkine benzeyeceğini beklemiyordum. Muhammed 8 çocuk babası, 35 yaşında bir Türkmen. Muhammed ile tanıştıktan sonra Suriye’de 3 milyon kadar Türkmenin yaşadığını öğreniyoruz.

Türkmenler bu coğrafyada çok hızlı çoğalmışlar. Nitekim Halep’e 40 km yakınlarda bir Türkmen köyünün hikayesi bizlere anlatıldığında bu Türkmenlerin 70-80 yıl önce bu bölgeye 20 kişilik bir kafile olarak hayvanlarıyla geldiklerini, ani bastıran kar yağışı neticesinde hayvanlarının telef olması sonucu da buraya yerleştiklerini öğreniyoruz. Şu anki nüfusları ise 1500 ile 2000 arasında ve hepsi de öz Türkmen. Sadece kendi aralarında evleniyorlar. Öyle ki kadınlarının bir kısmı Arapça’yı dahi öğrenmemiş, sadece ticaret için şehre gelen erkekler Arapçayı biliyorlar.

Mevlevihane’de tanıştığımız Türkmen Muhammed bize Halep’i gezdirebileceğini söylediğinde çok sevinmiştik. Zira her yeri çok iyi biliyordu. Ayakkabıcılıkla uğraştığını söyleyen Muhammed –ki Suriye’de Türkmenlerin büyük çoğunluğu ayakkabı işi yapıyormuş-, anlaşılan boş zamanlarında da turist rehberliği yapıyordu. Biz de bu teklifine çok sevindik, çünkü şehri kendi başımıza gezmemiz çok güç olurdu. Aslında ilk anda Muhammed’in bize olan yakın ilgisi bizi endişelendirmişti. Çünkü hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkması ve bazı hal ve tavırları bizde şüpheler uyandırmıştı. Suriye’de Muhaberat denilen gizli servis ağının çok iyi çalıştığı konusunda bir takım bilgilerimiz mevcuttu. Bir dostumuz bizi bu konuda uyarmış ve ülkeyi terk edene kadar bazı yabancıların arkasına bu tarz kişilerin takılabileceğini söylemişti. Biz de Muhammed’i böyle biri sanmıştık. Çünkü bütün para tekliflerimizi ilk etapta reddediyordu. Bir de şehirde çok kişiyi tanıyordu. İki ihtimal vardı: Ya gerçekten rehberlik yapıyordu ya da ‘muhaberattandı’. Uzunca bir süre bu konuda ikileme düştük. Bizden para istememesi, vermek istediğimiz paraları da güç bela kabul etmesi ikilemden çıkmamızı da zorlaştırıyordu. Ancak biz böylesi bir paranoyaya kapılıp gezimizi ve işlerimizi berbat etmememiz gerektiğini düşündük. Hem sonra eğer öyle olsa bile biz sadece kültürel bir takım amaçlarla bu ülkedeydik. Dolayısıyla ne bizim kimseye bir zararımız olabilirdi ne de kimsenin bize… İşte böylece Muhammed’e güvendik. Ve onunla birlikte Halep’in en önemli yerlerine gittik. Bizim işimizi çok kolaylaştırdığını söylemek lâzım. Hala tam emin olamasak da, bunu bir rehberlik işi gibi yaptığına dair kanaatimiz daha güçlüydü. Bir gün Halep’e giderseniz mutlaka bir Türkmen de sizi bulup gezdirmek isteyecektir diye tahmin ediyorum.  Onlara güvenip, basit bir hediye mahiyetinde ücret mukabilinde beraberce şehri gezebilirsiniz.

Halep kalesi

Meşhur Halep Kalesi

Halep Kalesi, Halep’in en önemli yerlerinden biri. Şehirden 50 metre yükseklikte olan kale 13. yüzyılda Seyf El Devle El Hamadani tarafından inşa edilmiş. Muazzam bir kale ve etrafında derin hendekler olan güvenli bir sığınak. Eskiden o hendeklerde timsahlar olduğu bile söyleniyor. Nitekim çokları kaleyi fethetmeye çalışmış da muvaffak olamamış. Kalenin yüksek surları ve su dolu hendekleri arasında can veren en önemli şahsiyetlerden biri Kutalmışoğlu Süleyman Şah’dır. Süleyman Şah’ın türbesi Halep kalesinin arka burcunun tam karşısında Seyyid Nesimî’nin türbesiyle aynı mekânda bulunuyor. Yıllara rağmen kale sapasağlam ayakta duruyor. Kalenin içi de adeta bir şehir gibi. Bir şehirde olması gereken her şey var: Cami, hamam, medrese vs.. Ayrıca bir de zindanı var ki, içinde beş dakika durmamıza rağmen ruhumuza öyle bir sıkıntı ve korku verdi ki, Necip Fazıl’ın “Zindanda dakika farksızdır aydan” mısraları dilimize dolanıverdi. Zindanın içinde bir de “kan kuyusu” vardı. İdam edilenlerin kanları buraya akıtılıyordu. Kalenin yaşayan hali gözlerimizin önünde canlandı birden, niceleri burada yaşamış, niceleri de ruhlarını bu kan kuyularında ve karanlık zindanlarda kaybetmişlerdi.

Halep kalesinden sonra en önemli yapılardan biri olan ve rivayete göre içinde Hz. Zekeriyya’nın (as) türbesinin bulunduğu Umeyyed Camisine gittik. Şam’daki büyük ve ünlü Emeviye Camisine benzeyen bu cami şehrin kalbinin attığı yerlerden biri. Şehrin diğer önemli mekânı ise Halep Kapalı Çarşısı. Ortadoğu’daki en uzun çarşı olduğu söylenen ve uzunluğu 10 km’yi bulan bu çarşıda genel olarak turistik eşyalar ile baharat ve attariye ürünleri ve de çeyizlikler satılmakta.

Halep’te bize yol arkadaşı olan Muhammed’den, bizi eskiden Caber kalesinde bulunan Süleyman Şah’ın kabrine götürmesini istedik. Süleyman Şah Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin dedesiydi ve Caber Kalesinde Türk Mezarı olarak bilinen bir yerde gömülü bulunuyordu. O genelde Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile karıştırılır. Biri Anadolu Selçuklularının biri de Osmanlıların atası olan bu iki zatın da Suriye topraklarında şehit düşüp buraya defnedilmeleri kaderin enteresan cilvelerinden biri olsa gerek.

Suriye’de Türk taburu

Türk Mezarının başında bir grup Türk askerinin nöbet bekliyor olması ve Suriye içinde Türk Bayrağının dalgalandığı bir mekân olması hasebiyle bizim için önem taşıyordu. Halep’e 110 kilometre mesafede Fırat nehrinin kenarında kendisi için ayrılan yeni yerine taşınan Süleyman Şahın kabrini ziyaretimiz orada bulunan Türk askerlerini de sevindirdi. Yeni yeri diyoruz çünkü Caber kalesi baraj suları altında kalınca ona Fırat kenarında yeni bir yer tahsis edilmiş. Fırat’ın kenarı isabet olmuş çünkü rivayete göre Süleymanşah Urfa taraflarında bulunduğu sırada Fırat nehrini geçerken boğularak vefat etmiş ve cesedi Caber kalesine defnedilmiştir.

Türk Mezarında bulunan toplam 10 askerimiz çok rahat olduklarını söylediler. Gerçi kendilerine ayrılan türbe alanından çıkma şansları yokmuş ama böylesine önemli bir şahsiyetin mezarı başında durmak onların gurbette geçen sıkıntılarını atmaları adına mühim bir motivasyon kaynağı oluyor. Türk Mezarının dış güvenliğini Suriyeliler sağlıyor. İç güvenliğinden ise Türk askerler sorumlu. Bu sebeple içeriye girmek için 200 metre uzaklıktaki Suriye karakolundan izin almanız gerekiyor. Türk askerlerin asıl görev yerleri Şanlıurfa imiş, her aybaşında yeni bir birlik 1 aylığına geliyor ve görevi devralıyor. Bütün malzemelerini yanlarında getiriyorlar ve 1 ay boyunca dışarı çıkma gereği duymuyorlarmış. Bu büyük şahsiyetin mezarında duâ edip askerlerimizle de sohbet ettikten sonra Türk Mezarından ayrıldık.

Halep’te gezilebilecek ilginç yerlerden bir tanesi de Bimaristan… Memluk Valisi Argun Al Kamil tarafından akıl hastaları için yaptırılan Bimaristan, bir zamanlar su ve müzikle tedavinin etkin olarak kullanıldığı önemli bir tarihi sağlık merkezi olarak kullanılmaktaydı. Bu mekân da Halep’te turistlerin ilgi gösterdiği yerlerden biri…

Hama değirmenleri

Hama ve Humus durakları       

Halep’teki işlerimizi bitirdikten sonra Hama’ya doğru yol almaya başladık. Hama yolunda en önemli mekân Halife Ömer bin Abdulaziz ve eşinin kabirlerinin bulunduğu türbe ve camiydi. Hama’ya varmadan 40 km önce küçük bir köyde bulunan bu mütevazi kabri gördüğümüz zaman, Ömer bin Abdülaziz’in ne kadar büyük bir şahsiyet olduğunu yeniden anlamış olduk. Hulefa-i Raşidin’den olan ve 4 büyük halifeden sonra 5. halife olarak anılan bu büyük şahsiyetin mezarının yanı başında onu çok seven eşi Fatıma bulunuyor. Aynı yerdeki üçüncü mezarın kime ait olduğunu türbedara sorduğumuzda ise bize çok güzel bir olay anlatıyor. Türbedarın anlattığına göre büyük hükümdar Selahaddin Eyyubi bu mübarek mekâna geldiğinde oradan ayrılmak istememiş ve mezarların bekçisi olmak istediğini dile getirmiş. O sırada oranın bekçiliğini yapan zatı bu önemli vazifeyi ifa ettiği için ödüllendirmek istemiş ve türbedarın vefat ettiği zaman Ömer bin Abdülaziz ve eşinin yanı başına gömülmesini emretmiş. Böylece bu bahtiyar zat ölümünden sonra buraya defnedilmiş. Türbedar bize bu hikâyeyi anlattıktan sonra kendisine Selahaddin Eyyubi’nin bile can attığı bu önemli görevi devam ettirdiği için teşekkür ettik. Kendisinin bizlere ikram ettiği bir yudum “Mırra”yı zorlukla içerken, anlattığı tatlı hatıra ile daha bir keyiflendik. Zira mırrayı içmek öyle herkesin harcı değil. Mırra, Suriye’nin geleneksel kahvesi… Bildiğimiz kahvenin en acı ve en koyu hali. Öyle ki sadece kahve fincanın dibinde bir yudum olarak ikram ediliyor. Ancak bizim için bu bir yudum bile yeterince acı ve içilmesi zor bir hâl alıyor. Neyse ki fazlası için ısrar etmiyorlar ve biz de birer yudum alıp oradan ayrılıyoruz. Mırra, aslında tüm Arap coğrafyasına özgü, birkaç kez demlenerek hazırlanan acı kahve. İsmi, Arapça acı anlamına gelen “mur” kelimesinden türemiştir. Çok acı ve koyu olması sebebiyle ufak bardakta içilir. Türkiye’de de Şanlıurfa, Mardin gibi Arap kültürünün hâkim olduğu yörelerde kültürel açıdan anlamlı, sunumu özel çaba gerektiren bir içecektir.

Hazır yeri gelmişken Suriye’de yaşadığımız bir kahve hatırasını daha aktarmış olayım. Humus’ta konuk olduğumuz bir Mevlevi ailesinin evinde bizlere kahve ikram etmek istediler. Kahvelerimizi nasıl istediğimiz sorulunca mırra gibi acı bir kahve geleceğinden endişe ederek çok şekerli kahve istedik. Bunun üzerine evin yaşlı hanımının “İşte şimdi Türk olduğunuzu ispat ettiniz” demesi bizleri sıcak tebessümlere sevk etti. Zira orada “Türkler kahveyi şekerli içer” gibi bir görüş hâkimmiş. Mırra içmek yerine şekerli tercih ettik biz de. Bu arada Suriye’deki her insan gibi bu aile de bizlere çok sıcak davrandı. Hatta köklerinin Türklere dayandığını gururlanarak söylediler. Sonradan öğrendik ki Suriye’de birçok insan köklerinin Osmanlıya dayandığını gurur duyarak söylüyormuş. Bu izlenimler bizleri çok memnun etti haliyle.

Hama’ya vardığımızda akşama doğruydu, önce belediyeye uğradık. Hama ile Konya’nın Selçuklu Belediyesi kardeş şehirler. Dolayısıyla Selçuklu Belediyesinden bizlere emanet edilen selamları sahiplerine ilettik. Hama’da bize Belediye Eski Eserler Müdürü Muhammed Eymen ve öğrenimini Türkiye’de İTÜ’de yapmış olan ve akıcı Türkçe bilen Muhammed Talal eşlik ettiler.

Hama’nın değirmenleri

Hama, değirmenleri ile ünlü bir şehir. Şehirde tam 19 adet büyüklü küçüklü değirmen bulunuyor. Şehrin tam ortasından Asi Nehri geçiyor. Eski Hama da bu nehrin arka kısmında yer alıyor. Şehir tamamen restore edilmiş. Turizm cevherinin farkına varmış yani. Bunda eski eserler müdürü Muhammed Eymen’in payı büyük. İnşaat Mühendisi olan Eymen, şehirdeki bütün yapıları belediyenin kaynaklarından restore ettiklerini, daha sonra ise mülk sahiplerinden bu paraları uygun taksitlerle tahsil ettiklerini söylüyor. Durum böyle olunca restorasyon mekanizması tıkır tıkır işliyor. Ve 1980’lerde yaşadığı bir iç savaştan büyük bir yıkımla çıkan Hama şehri, bu çabalar sonucunda yeniden diriliyor ve savaşın bütün kötü izleri siliniyor. Hama’da böyle bir işlem yapılması belki Baas rejiminin Hama katliamını örtbas etmek ve unutturmak için bulduğu bir yöntem ama en azından şehri yeniden diriltmeye yaramış. Bilenler bilir Hama, Suriye’de İslâmi hareketin en güçlü olduğu şehirlerden biridir. Bu özelliği dolayısıyla Hama şehri 1982 yılında büyük bir katliama şahit oldu. Hafız Esad’ın kardeşi ve zamanın genelkurmay başkanı Rıf’at Esad, Şubat 1982’de bir gece vakti Hama’ya havadan ve karadan saldırı düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen askerlerin çoğu anında idam edildiler. Bazıları da dindarlar tarafına geçtiler. Birkaç gün devam eden Hama katliamında yaklaşık kırk bin kişi şehit oldu. Şehir adeta bir harabeye döndü.

Bugün Hama’da bu olaydan hiç kimse bahsetmek istemiyor. Bahsetmek zorunda kaldığı zaman ise kulağınıza eğilerek, kısık bir sesle “80’lerdeki olaylar zamanında” demekle yetiniyor. Baskıcı rejimler bütün Orta Doğu’da olduğu gibi Suriye’de de hayatı çekilmez hâle getiriyor ve korkutma yöntemi ile varlıklarını devam ettiriyorlar.

Hama katliamı, siyasal İslam ve Bediüzzaman

Yeri gelmişken seyahatimizdeki yoldaşımız Bediüzzaman Said Nursi’nin mühim fikirlerinden bu konuyla alakalı olanları hatırlatmak isteriz. Biliyorsunuz Suriye’deki Hama olayları gibi acı netice veren olaylar (bizdeki benzeri meşhur 31 Mart vakasıdır) aslında asrımızdaki siyaset-i İslamiye’nin yanlış algılanışından kaynaklanmaktadır. Demokrasi ve hürriyetlerin şafağındaki asırda İslam ülkeleri bu topraklara yabancı bir takım yeni kavramlarla karşılaştılar. Peki yeni siyasi nizamda dindarların tavrı ne olacaktı? Dünya siyasetine yaklaşım noktasında İslam dünyasının önünde, iki farklı seçenek vardı. Ya Mısır’da temelleri atılan Hasan El Benna ve Seyyid Kutup gibi isimlerle zirveleşen ve İhvan-ı Müslimin’in şahsı manevisinde gelişen “siyasal İslam” akımına kapılacak, yahut Bediüzzaman Said Nursi tarafından temelleri atılan ve özünü Kur’an ve hadislerin doğru yorumlarından alan ve Risale-i Nur eserlerinin şahsı manevisinde gelişen “nurların” siyaset anlayışını kabul edeceklerdi. Peki bu iki akım arasındaki temel ve bariz farklar nelerdi? Siyasal İslamcılar aslında yine müspet saiklerle siyaset sahnesine “din adına” çıkılması taraftarı idiler. Bediüzzaman’ın yaklaşımında ise din adına ortaya çıkmak ve dini inhisar altına almak gibi bir düşünce asla kabul edilemezdi. Zira Bediüzzaman’a göre, İslam güneşi –siyaset gibi- yerdeki ışıklara alet ve tabi olamazdı. Hem din umumun mukaddes malıydı ve asla inhisar yani tekel altına alınamazdı. O halde dinsizliği yaymaya çalışan siyasi cereyanların karşısına din adına ve dini alet ederek çıkmak doğru çözüm değildi. Bediüzzaman’a göre doğru yaklaşım, dini siyasete alet etmek yerine, siyaseti dine hizmetkâr kılmaktı. Böylece, siyaset gibi dünyevi ve çoğu zaman kirli bir işin içinde din gibi ak, pak ve umumun malı olan bir mukaddes değer karışmayacaktı. Ancak siyaset kurumu halklara hizmetkâr olduğu gibi, dine hizmetkâr ve hürmetkâr olacaktı. Ancak İslam dünyasının her tarafına Bediüzzaman’ın bu mühim teşhis ve tespitleri daha ulaşmadığı hengâmda, İslam ülkelerini saran bu tarz siyasal İslamcı cereyanlar, aksi neticeler vererek, dine ve dindara karşı akıl almaz zulümlere yol açmıştır. İşte Hama katliamı da bu zulümlerden sadece bir tanesiydi. Çok şükür ki, bugünlerde İslam ülkelerindeki halk hareketleri hem diktatörlere hem de bu türden inhisarcı anlayışlara bir başkaldırı görünümündedir ve İslam dünyası Bediüzzaman’ın sunduğu reçeteleri dinlemek noktasına gelmiştir. Bu kısa tahlilden sonra, gezimize kaldığımız yerden devam edelim.

Hama’da birçok tarihi eseri gezdikten sonra şehirden ayrılıyorduk. Bu arada Kasrı Azm isimli sarayı gezerken içeride film çekimi olduğunu gördük. Bir süre oturup film çekimlerini izledik. Arap ülkelerinde televizyonculuk ve sinema çok gerilerde… Bunu Arap kanallarını izlerken çok iyi anlıyorsunuz. Yayınlar çok kalitesiz. Çok da mühim değil belki ama bu açıdan Türkiye’yi epey bir geriden takip ettikleri söylenebilir. Zaten son zamanlarda Türk dizilerine gösterilen ilginin de bu ülkelerde televizyonculuğun geriliğiyle doğrudan alakası olduğunu kabul etmek gerekir. Zira bizim dizilerimiz onlar için, bizim Hollywood’la olan ilişkimiz benzeri bir fark anlamına geliyor.

Bu arada Suriye televizyonculuğu ve filmler deyince de meşhur komediyen Gavvar’ı anmamak olmaz. Suriye’nin en meşhur komediyeni Gavvar’ı anlatmak için tek kelimeyle Suriye’nin Kemal Sunal’ı demek kâfi gelecektir. Zira oldukça komik ve mesaj dolu skeçlere imza atmış bu asırlık sanatçı… Gavvar’ın parodileri bugün eğer Arapça biliyorsanız “youtube” gibi sitelerden izlenebiliyor…

Hama’dan sonra Humus’a gidiyoruz.. Orayı cazibedar kılan öyle biri var ki, sırf o sebeple Humus’a gidilir. Büyük sahabi Halid Bin Velid’den bahsediyorum. Evet Halid bin Velid ve oğlu Humus’ta kendileri adına yaptırılmış büyük bir camide yatıyorlar. Bu büyük mücahid sahabinin ölmeden önce söylediği hazin sözlerin yazılı olduğu bir anıt da, caminin avlusunun hemen dışındaki alanda bulunuyor. 1964 yılında dikilen söz konusu anıtta mealen Halid Bin Velid’in şu sözleri yer alıyor:

“Ben yüzlerce savaş gördüm.

Bedenimde kılıç ve ok değmemiş bir karış yer bile yok.

Şimdi ölüm yatağındayım, kaçınılmaz ölümün pençesindeyim.

İsterse bundan sonra korkakların gözleri açık kalsın”

Bu iki zatın hemen karşısında ise Büyük Halife Hz Ömer’in oğlu Abdullah’ın yer aldığı söyleniyor.

Hama ve Humus’ta Mevlevihanelerden eser kalmamış ne yazık ki. Her ikisi de yıkılmış. Ancak orada yaşayan ve eski yerlerini bilen Mevlevi ailelerle görüşerek ve eski resimlerini bularak bu iki şehirden ayrılıyoruz. Bir sonraki menzilimiz ise Suriye’nin kalbi Şam.

Humus, Halid Bin Velid Camii

Şam’a gelen bir daha gelirmiş!       

Şam ortadoğu’da dımaşktır,

Giden bir daha gider…

Çünkü o

Çölde yaşanan bir aşktır…

Suriyelilerin büyük çoğunluğu Şam’a “Dımaşk” diyorlar. İngilizcesi de “Damascus” zaten. Şam’a ilk kez giden birisi bu farklılığı görünce şaşırıyor. Ama zamanla alışıyorsunuz. Şam tam bir medeniyet beşiği. Özellikle İslâm tarihi açısından çok önemli bir mahiyeti haiz. Zira bir dönem İslâm kültür ve medeniyetinin kalbinin attığı yerlerden biri burası. Bunun yanında Osmanlı öncesi, İslâm öncesi, hatta tarih öncesi devirlere ait de birçok eser bulunuyor. Bunun en büyük ispatı, meşhur Emeviye camisinin yanı başında bulunan Zeus tapınağıdır. Hamidiye çarşısının Emeviye Camisi’ne çıkan kısmının hemen sonunda yer alıyor. Sütünları oldukça sağlam bir kalıntı bu. Emeviye Camisi ise her zaman kalabalık ve ihtişamlı. Emeviye’de namaz kılıp Hz. Bediüzzaman’ın Hutbe-i Şamiye’yi okuduğu minber önünde bekliyoruz. Sanki o sırada hutbeyi dinliyor hissine kapılıyoruz. Bizimle beraber olan Dr. Murat Mevlevi Bediüzzaman’ın ne kadar büyük bir alim olduğunu ve bu camide okuduğu hutbeyi İslam dünyasının çok iyi anlaması gerektiğini vurguluyor. Dr. Mevlevi Hintçe, Farsça, Arapça, İngilizce dillerine hakim, İslam kültür ve tarihini çok iyi bilen biri. Türkiye’ye gelip Türkçe öğrenmek istediğini söylüyor. Kendisi Türk asıllı bir Mevlevi ailesinin torunu. Türkiye’de akrabaları da varmış. (Nitekim Suriye ziyaretimizden çok sonra Mevlevi’yi Türkiye’de ağırladık ve burada Türkçe öğrenmesine katkımız oldu. Aynı zamanda Türk vatandaşlığı için de başvuru yaptı.)

Şam tam bir metropol. Gerçekten büyük bir şehir. Şamlılar, “Şam’a gelen, suyunu içen mutlaka bir daha gelmek ister” diyorlar. Yani bizim İstanbul için söylediklerimizi söylüyorlar. Herhalde her ülkede böyle bir şehir var diye düşünüyorum. Emeviye Camisi tam 7000 metre karelik bir alanı kaplayan büyük bir kompleks. Burada Hz Yahya’nın (as) kabri ile Hz. Hüseyin’in Kerbela’da kesilen mübarek başları bulunuyor. Ayrıca bunun yanında büyük hükümdar Selahaddin Eyyubi’nin türbesi, Hz. Hüseyin’in kızı Seyyide Rukiye Cami ve türbesi ile ilk Türk hava şehitlerini barındıran Türk Şehitliği de burada yer alıyor. Hemen yakınında ise Sultan Baybars ile Nureddin Zengi’nin türbeleri bulunuyor. Camiye yakın olan surların önündeki meydanda da Selahaddin Eyyubi’nin şaha kalkmış bir at ile arkasında Haçlıları sürüklerken temsil edildiği heykeli var. Şam Mevlevihanesi, Hicaz Tren İstasyonu’nun tam karşısında yer alıyor. İstasyon şu anda restore ediliyor. Bilindiği gibi Hicaz Demiryolu Projesi’nin büyük sultan 2. Abdülhamid geliştirmişti. Proje 1 Eylül 1900 yılında başladı. Bu projeyle İstanbul ile mübarek Mekke ve Medine şehirleri birleşecek, ulaşım 120 saatte tamamlanacaktı. Bunun bir ayağı da Şam üzerindendi. Bu proje Osmanlı için büyük bir stratejik önem taşıyordu. Dahi padişah 2. Abdülhamid, Osmanlı’nın son zamanlarında Orta Doğu’da çok önemli eserler bırakmış. Nitekim gezdiğimiz bütün ülkelerde hep Abdülhamid’in eserleri ile karşılaştık.

Şam’daki bir diğer önemli yapı da Süleymaniye Külliyesi’dir. 1554 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan bu külliyede son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdeddin’in mezarı bulunmaktadır. Bu açıdan muhakkak ziyaret edilmelidir. Şam’da daha sonra ziyaret ettiğimiz önemli bir mekân da Hz. Bilal-ı Habeşi’nin mezarı oldu. Öğrendiğimiz kadarıyla Şam’da 3 ayrı yerde bulunan ve Hz. Bilal’in mezarı olduğu söylenen mekânlardan gerçek olanı bu idi. Şam’ın Kasyon dağına yakın kısmında, İslam Cemaati Vakfı’nın bahçesinde yer alıyor. Kasyon dağının eteğinde ise bir başka İslâm aliminin Muhyiddin-i Arabi’nin mezarını ziyaret edebilirsiniz. Kasyon Dağı demişken..  Şam’ı cepheden saran bu dağdan şehir manzarası bir harika… Özellikle geceleri hem dağ hem de dağdan şehir manzarası sanki mücevher misali bir manzara ortaya çıkarıyor. Kasyon dağının üzerinde bulunan restoran ve çay bahçeleri gibi mekanlardan hem tadına doyulmaz bir şehir manzarasına hem de keyfinize bakabilirsiniz…

Şam’da ayrıca İbni Teymiyye’nin ve oğlunun da mezarı bulunuyor ancak içler acısı bir halde. Şam üniversitesinin bahçesinde İbni Kayyım-ı Cevzi ile birlikte çöplerin arasına terk edilmiş bir vaziyette yatıyorlar. Üniversiteye fotoğraf makinemizi sokamadığımız için burayı görüntüleyemeden sadece Fatiha okuyup oradan ayrılıyoruz. Suriye’de Osmanlı hâlâ yaşıyor desek pek de abartmış sayılmayız. Çünkü Osmanlı’nın derin izlerinin bulunduğu ülkelerden biri. Kültür Bakanlığı’nın arşivlerine göre Halep’te Süleymaniye Camii, Adiliye Camii, Hüsrev Paşa Camii ve Medresesi, Rüşdiye, Sultani, Kurtbey Hanı, Nakkasin Hamamı, Gazale evi, Açıkbaş evi, Bab el Ferec saati gibi eserler Osmanlı’dan kalma eserler arasında. Şam’da ise Muhyiddin el Arabi Camii, Hamidiye Çarşısı, Hamidiye Kışlası, Merce Anıtı, Esad Paşa Camii, Guraba Hastanesi, Hukuk Mektebi, Murat Paşa Camii ve Süleymaniye Camii yer alıyor. Ayrıca bunların yanında Afamiya’da yer alan Sultan Yavuz Selim Kervansarayı da mutlaka sayılmalıdır…

Şam gerçekten de bizi kendine bağlıyor. Ona gelen bir daha döner mi diye düşünüyoruz içimizden. Acaba bir daha görüşür müyüz diye düşünerek, Şam’dan ayrılıyoruz. Ayrılırken, bugünlerde Arap ülkelerini saran isyan ve özgürlük dalgasının çok yakın bir zamanda Suriye’yi de demokratik bir yönetime kavuşturacağını ümit ediyoruz. Zira yıllarca baskıcı bir rejim altında inleyen bu halk, demokrasiye ve özgürlüklere olan özlemlerini her an dile getiriyorlar. Son olaylardan da anlaşılıyor ki, Suriye hükümeti ya ciddi reformlar yapacak, yahut diğer müstebit yönetimler gibi yıkılıp gidecektir…

, , , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar