basib

SEYAHATLER

SAVAŞ SIRASINDA SURİYE’YE ZİYARET

4 Haz , 2014  

Hani demiştik ya, Şam’a gelen bir daha gelirmiş diye… Gerçekten de Şam’a tekrar gittik. 2011’in Mart ayında ve 2012 yılının başlarında tekrar Suriye’ye gelme fırsatı yakalamıştık. Önemine binaen ve Suriye’de yaşanan hareketler sebebiyle kitabın bu kısmına Suriye’ye yaptığımız bu politik içerikli gezinin notlarını almayı uygun bulduk.

SURİYE ÜZERİNDE BÜYÜK HESAPLAR VAR

Bütün Arap coğrafyasını kuşatan Arap Baharı akımından 2011 yılın Mart ayından bu yana ciddi şekilde etkilenen Suriye’ye olayların en sıcak olduğu 2012’nin başlarında bir ziyarette bulunduk… Son olarak tam protesto olaylarının başladığı günlere denk gelen Bediüzzaman Said Nursi’nin Hutbe-i Şamiye’yi irad edişinin 100. Yıldönümü münasebetiyle Şam’da düzenlediğimiz kongre münasebetiyle 2011 Mart’ın sonunda bu ülkeye gitmiştik…

Bediüzzaman’ın bir bakıma İslam dünyasını intibaha getirmek maksadıyla okuduğu Hutbe-i Şamiye’nin tam da 100. yılını idrak ettiğimiz senede, Arap âleminde ciddi bir hareketlenme olması ve Arap Baharı denilen siyasal ve sosyal hareketin başlaması bizleri heyecana getirmişti…

Arap Baharı’nın başladığı günlerden bu yana İslam coğrafyasında umut verici bazı gelişmelerin yanında elim olaylar da yaşandı… Çoğu zaman “bahar” ismini gölgeleyen bu olaylar neticesinde biz de tutumumuzu ve bakış açımızı daha temkinli bir noktaya taşıyarak, aslında olması gerektiği noktaya yani yeniden “müsbet hareket” noktasına geldik… Bu bakış açımızın da çok haklı olduğunu hem bugüne kadar ki gelişmeler gösterdi, hem de gelecekte bunun böyle olacağına inanıyoruz…

385955_10150481417462620_645057537_n

ŞAM-I ŞERİF’E GİTTİK

Suriye bizim en büyük kara sınırına sahip olduğumuz kadim komşularımızdan biri… Bu ülke ile yakın tarih içinde defalarca ciddi krizler yaşayıp sonrasında ciddi yakınlaşmalar içine girmiştik… Nitekim 2011 Mart ayında Hutbe-i Şamiye’nin 100. Yılında bu hutbeyi yeniden Şam-ı Şerif’te Cami-ul Emeviye’de okutmanın verdiği ümit ve coşku sanırız herkesin hatırındadır… Bu güzel olay yine bu komşu ülkeyle sınırların neredeyse kaldırılacak noktaya gelmesinin doğurduğu müspet neticelerden birisi olarak bizi de mutluluğa gark etmişti…

Aslında Suriye ile aramızda sun’i sınırlar olduğunu ve iki ülke halklarının ciddi manada kardeş olduğunu tekrar etmemize gerek yoktur sanırız… Ancak son 10 ay içindeki gelişmeler ne yazık ki, iki ülkeyi savaşacak duruma getirmiştir… Daha düne kadar “ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptığımız”, iki ülke liderinin beraber tatil yapacak kadar yakınlaştığı, neredeyse “artık sınırları kaldıralım” noktasına ulaştığımız bu ülke ile kanlı bıçaklı olmamızın arifesinde, işte bu ülkeye bir ziyaretimiz oldu…

Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Mustafa Kamalak’ın nazik daveti ile, bu ülkede ikili görüşmeler yapacak olan parti heyetine eşlik eden 20 gazeteciden biri olarak Suriye’ye gittik…

SURİYE’NİN NABZINI TUTTUK

4 gün süren seyahatimiz neticesinde hem Suriye devlet kademesiyle, hem bürokrasisiyle, hem Suriye halkı ile hem de medya mensupları ile görüşme, istişare ve değerlendirmeler yapma fırsatı yakaladık… Böylece hem Suriye’deki son durum hakkında bilgilendik, hem de sizlere en taze gelişmeleri ve önemli bilgileri aktarma fırsatı yakaladık…

Öncelikli olarak böylesi karışık bir zamanda Suriye’ye gitmiş olmanın gazetecilik açısından önemi bizim için tartışılmazdı. Zira karmaşa ve kaosun hakim olduğu coğrafyalarda, dezenformasyon da üst düzeyde olur… Bu dezenformasyon bataklığını aşmanın en sağlıklı yolu ise, bir gazetecinin bizzat bölgeye giderek durumu yerinde incelemesidir… Biz daha evvel de, dünyanın çeşitli yerlerindeki sıkıntılı bölgelere çeşitli seyahatler yapmış ve böylece sıkıntıları yerinde görme fırsatı yakalamıştık… Sözgelimi İsrailli asker Gilad Şalit’in Hizbullah tarafından kaçırıldığı ve akabinde Beyrut’un günlerce bombalandığı günlerde Filistin’e ve Lübnan’a gitmiş bu zor zamanları yerinde yaşamıştık… Aynı şekilde Saddam Hüseyin’in idam edildiği Kurban bayramı sabahı Irak’ın Kerkük kentinde idik ve bu tarihi olayı Yeni Asya okuyucularına bizzat Irak’tan aktarmıştık… Öte yandan Kıbrıs sorununun heyecanla tartışıldığı günlerde Kıbrıs’a 1 haftalık bir ziyarette bulunmuş ve geniş bir yazı dizisiyle bu sorunu enine boyuna tartışmıştık… Mısır’a, Ürdün’e, Suudi Arabistan’a ve diğer bazı bölge ülkelerine yaptığımız ziyaretlerle de bölgenin nabzını Yeni Asya aracılığıyla tutmuştuk… Yine Yunanistan’daki öğrenci olayları sırasında Atina’da bulunmuş, daha sonra bir kriz yaşadığımız Azerbaycan’a gitmiş ve bölgedeki gelişmeleri canlı canlı aktarmıştık… Taptaze Balkan ülkesi Kosova’ya, bağımsız olduktan hemen sonra gitmiş bu ter ü taze ülkeyi de Yeni Asya okurları ile paylaşmış ayrıca yakın zamanda Risale-i Nur Kongresi’nin yapılacağı Bosna Hersek’in son durumunu da aynı zamanda görme imkanına kavuşmuştuk… Avrupa Birliği’nin yepyeni üyeleri Romanya ve Bulgaristan’ın üyelikten hemen sonraki hallerini de bu ülkelerden Yeni Asya okuyucularına duyurma fırsatımız olmuştu…

İşte böylece, yine olayların en sıcak olduğu günlerde Suriye’de bulunarak komşumuzun nabzını tuttuk…

409297_10150481282617620_1749625612_n

KAOS VE ANARŞİ KOL GEZİYOR

Ne yazık ki Suriye’den sizlere çok umutlu ve güzel mesajlar getiremedik… Zira Suriye bir kaosun eşiğinde ve Irak’ın kaderine benzer bir kadere doğru büyük bir hızla ilerliyor… Olayların başladığı ilk günden bu yana yaklaşık 5000 kişinin hayatını kaybettiği Suriye’de bulunduğumuz 4 gün içinde de, ölüm, yaralanma ve benzeri olayların ardı arkası kesilmedi…

Ankara-İstanbul-Şam hattından vardığımız ülkede, ayağımızın tozuyla hemen olayların en sıcak olduğu Humus şehrine intikal ettik… Burada bizimle beraber Japon, Alman, İtalyan, Ürdünlü, Cezayirli ve sair ülkelerden gazeteciler de vardı… Bu uluslar arası basın heyetiyle beraber, Suriye devletinin himayesinde, Enformasyon Bakanlığı görevlilerinin rehberliğinde, Humus’ta hem Valiliği hem de devlet hastanesi ve askeri hastaneyi ziyaret ederek, aynı zamanda olaylarda hayatını kaybedenlerin aileleriyle de buluşma imkânı yakaladık…

BAAS PROPAGANDASI

Tabii ki Suriye devleti himayesinde olduğumuz için ciddi bir Baas partisi propagandasına şahit olduğumuzu söylemeye gerek yok… Buna rağmen elden geldiğince bağımsız davranmaya ve bölge halkının hislerini anlamaya, bir yandan da devlet ricali ve medya ile kontak kurarak durumu tam manasıyla kavramaya gayret ettik… Zaten Suriye devletinin de, medya mensuplarından ricası bu yöndeydi… Zira devlet olarak, uluslar arası medyanın gerçekleri olduğu gibi yansıtmadığı, çarpıttığı ve abarttığı yönünde şikâyette bulunarak, en azından bizlerden gördüklerimizi bütün çıplaklığı ve gerçekliği ile aktarmamızı rica ettiler… Bu rica bizzat Enformasyon Bakanı, Enformasyon Genel Müdürü ve Suriye resmi haber ajansı Genel Müdürü nezdinde bizlere iletilen Suriye’nin resmi isteğiydi…

Biz de elden geldiğince hakikatleri olduğu gibi aktarma ve gerçek bir gazeteci refleksi ve hisleriyle hareket etmeye çalıştık…

Sözgelimi Humus gezimizde Humus valisi Ghassan Abdülaal’i basın mensupları olarak sorularımızla bir hayli terlettiğimizi düşünüyorum… Basın mensuplarıyla birebir görüşen ve bu görüşmede uluslararası medyanın Suriye’de olan biteni doğru aktarmadığını dile getiren Abdülaal, bu sebeple Suriye’de olanların dış dünyaya doğru anlatılmasının önemine işaret etti. Suriye’deki isyan hareketlerinin başlangıçta özgürlükçü ve demokratik taleplerden ibaret olduğunu dile getiren Vali, ancak bu hareketlere daha sonradan silahlı grupların katıldığını ve isyan hareketlerinin demokratik olmaktan çıkıp tahrip ve katliam üzerinden sürdüğünü söyledi.

SİLAHLI GÜÇLERİN VARLIĞI ÜRKÜTÜCÜ

Vali, sadece Humus vilayetinde 5 ila 10 bin arasında silahlı isyancı olduğunu dile getirip, Cenevre İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin verdiği rakamlarda ciddi abartı olduğunu söyledi ancak bize göre sadece Humus bölgesinde 5-10 bin silahlı insanın varlığı bile oldukça ürkütücü ve ciddiydi… Öte yandan Vali, ölü ve yaralı sayısına ilişkin Suriye hükümetinin resmi rakamlarını verirken isyan hareketinin başladığı ilk günden bu yana 3 bin 707 sivilin hayatını kaybettiğini, bunun yanı sıra 2 bin 100 güvenlik görevlisinin de öldürüldüğünü dile getirdi. Sadece Humus vilayetinde çıkan olaylarda 415 asker ile 503 sivilin öldüğünü belirten Vali, 186 cesedin de teşhis edilemediğini anlattı. Abdülaal, bunun yanında toplamda 324 vatandaşın da kayıp olduğunu söyledi. Vali, isyancılara dış destek olup olmadığı yönündeki bir soruyu cevaplarken, “Bazı ülkelerden silah ve para desteği olduğunu belirledik. Özellikle Lübnan ve Türkiye’den silah ve para geçişine dair elimizde belge ve deliller var. Bunun yanı sıra desteğin büyük kısmı para yardımı olarak geliyor. İsyancılar bu parayla silah alıyor. Bu durumun varlığı konusunda ne yazık ki Türkiye ve Lübnan’ı ikna edemedik. Ancak biz bunun devletlerin kontrolünde olduğunu düşünmüyoruz ve böyle bir iddiada bulunmuyoruz. Bizce bunlar çeşitli silah tüccarlarının lokal faaliyetleridir” sözleriyle temkinli bir politikacı görüntüsü çiziyordu…

377860_10150481475342620_137452918_n

AMAÇ REJİMİ YIKMAK

Dünya üzerinde hiçbir hükümetin kendi vatandaşlarını öldürmeyeceğini söyleyen Abdülaal, “Biz sivilleri öldürmüyoruz, ancak ne yazık ki bazı ölümler kaza sonucu meydana geliyor. Öte yandan silahlı gruplarla mücadele de takdir edersiniz ki silahlarla yapılmalıdır” diye konuştu. Vali, bir gazetecinin, İstanbul meclisi olarak da bilinen Suriye Ulusal Konseyi ile bir temas olup olmadığı yönündeki bir sorusu üzerine, “Suriye Ulusal Konseyi ile herhangi bir temasımız olmadı. Burada barışçıl talepleri olan gruplarla haftalık görüşmeler yapıyorduk. Ancak şu anda bu grupların ne gibi talepleri olduğu belli değil. Zira karşımızda herhangi bir temsilci yahut diyalog kuracak kimse bulamıyoruz. Şu anda sokaktaki eylemcilerin talepleri nelerdir ve ne istiyorlar, bilemiyoruz. İlk aşamada bazı muhalif gruplar meşru taleplerini gündeme getirmişlerdi. Bu taleplerin belirli bir mantık içinde olması gerekiyor. Ancak bu talepler yerini şimdi hükümeti yok etmeyi amaçlıyorlar. Buna dünyada hiçbir devlet izin vermez” dedi.

Ölümlerin silahlı eylemcilerden kaynaklandığını belirten Vali, “Eğer güvenlik güçleri yoğun müdahalede bulunsaydı ölü sayısı bugünkünden çok daha fazla olurdu. Eylemciler polisleri öldürüyor, her gün 8-10 polis öldürüldüğü zaman da doğal olarak polis ateş açıyor” dedi.

Bunlar, olayların en sıcak yaşandığı Humus ilinin Valisi tarafından söylendiği için önemli görüşler tabii ki… Ancak yine de resmi görüşler olduğunu hatırlatmak gerekiyor…

Vali ile yapılan görüşmenin akabinde Humus’taki hastanelere giderek durumu incelemek istiyoruz… Ancak burada gazetecilerin yönlendirilmek istendiği ve hazır bir plan ile medyaya mesajlar verilmek istendiği açık bir şekilde seziliyordu… Buna rağmen incelemelerimize devam ettik…

HERGÜN ONLARCA ÖLÜ VE YARALI

Humus’un en büyük devlet hastanesinin muhaliflerin saldırıları nedeniyle tamamen boşaltılmış olduğu söylendi… Bu hastanenin tıbbı, teknolojik ve hijyen açısından içler acısı halini görmek bizi üzerken, bir yandan da herhangi bir yaralı yahut hasta görememek bizi kuşkulandırdı…

Denilene göre, buradaki yaralılar güvenlik nedeniyle civardaki küçük klinik ve özel hastanelerde tedavi ediliyormuş. Daha sonra gittiğimiz Şam’daki büyük askeri hastaneye ise her gün 8-10 arasında yaralı asker geldiği ve bunlardan bir kısmının da şehit olduğu söylendi… Biz de askeri hastanedeki bazı yaralılar ve yakınları ile sohbet ettik. Bunlardan bir tanesi Amir Bedahi (27) adlı 9 senelik askerdi. Bedahi, “Silahlı gruplar tarafından Husayr denen bölgede vuruldum. Orada olay çıktığı ihbarı geldi, Lübnan sınırından sızmış çok fazla silahlı grup var denildi. Biz de müdahale etmeye gittik. Görebildiğim kadarıyla yüzü kapalı sivil giyimli bir sniper tarafından vuruldum. Çok kurşun sıktı. Bu eylemciler Suriye’nin huzurunu ve güvenini bozdular… Benim bir arkadaşım da yanımda vuruldu. Bütün dünyanın bilmesini istiyorum ki, rejimi yıkıp Suriye’yi yıkmak isteyen silahlı gruplar var” diyordu…  Bu sözleri ezberlemiş olduğu ve söylemesi gerektiği için söylediği belliydi… Ancak netice itibariyle o bir gaziydi ve vatanı için çarpışmıştı… Geçmiş olsun diyerek, El Salih İbrahim (26) adındaki askerle konuştuk…  İbrahim, “Ben aynı zamanda üniversite öğrencisi olan bir askerim. Askerlik görevim bitmesine rağmen bu olaylar çıktıktan sonra tekrar çağrıldım. Silahlı gruplar sokaklara girip kurşun yağdırıyorlardı. Göbeğime iki kurşun isabet etti ve çok kötü yaralandım. Bu olaylardan önce huzur içinde yaşıyorduk. Bizim liderimiz Muammer Kaddafi ve Saddam gibi değildir. Bizim halkımız bir gün içinde İngiltere gibi olmak istiyor. Biraz sabırlı olmalılar” diyecekti…

El Salih İbrahim’in sözlerinin sonunda aslında ciddi bir siyasal ve sosyal tespitte bulunmuştu… O da reform ve devrimin aynı şey olmadığıydı… Evet, devrim yakıp yıkmak ve yeni bir nizam tesis etmektir, reform ise bambaşka bir iştir ve zaman alır…

405427_10150482949732620_1733155996_n

“ALLAH, SURİYE, BEŞŞAR”

Bu görüşme ve incelemelerden sonra Humus’ta bulunan Sahara Konferans Salonu’nda olaylarda yakınları ölenlerin aileleri ile bir görüşme yapıldı. Burada çocuklar ve aileler Beşşar Esad lehine, “Ruhumuz Kanımız Sana Fedadır Ya Beşşar”, “Halk Beşşar’ı istiyor”, “Asker gelip bizi korusun”, “Allah, Suriye, Beşşar” şeklinde sloganlar attılar. Aynı zamanda çok içler acısı, çirkin ve vahşet dolu videolar izletildi basın mensuplarına… Bu videolarda muhalif grupların ellerine geçirdiği kişilere yaptığı işkenceler ve iğrenç muameleler açık ve seçik bir şekilde görünüyordu… Ne yazık ki bütün bu kaotik görüntü bana Irak’ta şahit olduğum şeyleri hatırlattı…

Burada görüştüğümüz insanların ortak düşüncesi Baas rejiminden memnun oldukları ve muhalif grupların eylemlerine son vermesini istemeleriydi… Tabii ki bu organizasyonu bizzat Suriye devleti yaptığından, buradaki vatandaşların da Esad yanlısı olmasından daha doğal bir şey beklenemezdi…

Humus’ta gazeteciler olarak çok özgürce inceleme yapabildiğimizi söylemek doğru olmaz… Zira muhalif gruplarla hem güvenlik gerekçesiyle hem de Suriye devletinin uyguladığı izolasyon sebebiyle görüşebilme imkanına kavuşamadık…

Daha sonraki günlerde ise Şam’da Dış İşleri yetkililerinden, Enformasyon Bakanlığına, Baas Parti sözcülerinden, ta devlet başkanı Beşşar Esad’a kadar uzanan geniş bir yelpazede görüşmeler oldu.

Geçtiğimiz gün gazetemizde Dış İşleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad ve Devlet Başkanı Beşşar Esad ile yapılan görüşmelerde açığa çıkan düşünceleri paylaşmış olduğumuzdan bunların detayına burada yer vermiyoruz.

İNTİHAR EYLEMİ VE ACI TABLO

Burada daha çok genel bir değerlendirme yapacağız… Ancak buna geçmeden önce Suriye’de bulunduğumuz Cuma günü yaşanan elim bir vakayı da aktarmak istiyoruz… Cuma namazı öncesinde Şam’ın merkezinde, Hayy El Meydan denilen ve Hasan El Hakim Medresesi’nin de bulunduğu mevkide ne yazık ki bir intihar eylemi gerçekleşti… Bu eylemde intihar eylemcisi ile birlikte aralarında polislerin de olduğu 25 Suriyeli vatandaş hayatını kaybetti ve toplamda 146 kişi de ağır ve hafif şekilde yaralandı…

Uluslar arası medyanın bulunduğu ve bir yandan da Arap Birliği gözlemci heyetinin de görev yapmaktan olduğu bir günde ve tam da gözlemci heyetinin nihai raporunu yayınlayacağı zamanın arifesinde böyle bir olay meydana gelmesi oldukça üzücü ve şaşırtıcıydı… Olayın bir intihar eylemi olması daha da vahim bir durumdu elbette… Şam’da olaylar başladığından bu yana yaşanan ikinci intihar eylemi olduğunu hatırlatmak gerekiyor… Ancak son olmayacağa benziyor… Aynı gün başka bir bölgede de silahlı grupların bir otobüse açtığı yaylım ateşi sonucu 35 kişinin daha hayatını kaybettiğini öğrendiğimizde, nasıl bir kaos ve cehennemin ortasında yer aldığımızı daha iyi anlamış olduk… Bir günde 50-60 kişinin ölümü artık Suriye’de rutin olmaya başlıyordu… Bu tam da bize Irak’ı hatırlatan bir başka durum oldu…

Şam’da Hayy El Meydan’da yaşanan intihar eylemi neticesinde bir kısım gazeteci arkadaşımız derhal olay yerine intikal etmek istediyse de buna izin verilmiyordu… Ben de hemen soluğu Suriye resmi devlet ajansı olan SANA’da (Syrian Arab News Agency) aldım… Burada SANA genel müdürü Ahmad Dawa’nın makamına çıkarak olayın ayrıntılarını bizzat kendisinden öğrendim… SANA Genel Müdürü Dawa, bizi çok sıcak karşıladı ve makamında ağırladı… Normalde çalıştığı pencere kenarında bulunan masada değil de daha iç taraftaki küçük çalışma ofisinde çalıştığını görünce sebebini sordum… Silahlı grupların resmi dairelere sürekli yayılım ateşi açtığını, özellikle de Cuma günleri bu eylemleri arttırdıklarını söyleyerek, bu sebeple cam kenarında fazla durmadığını ifade etti… Kısa sohbetimizin akabinde, SANA Genel Müdürü olayın üzerinden daha dakikalar geçmişken hemen ilk fotoğrafları getirterek bizimle paylaştı… Gerçekten insanın ruhunun kaldıramayacağı derecede felaket fotoğraflar vardı… Ekmek almaya giderken bombadan paramparça olmuş çocuklar… Ekmekler bir yana, çocuklar bir yana dağılmış… Cuma namazına gitmeye çalışan bir ihtiyar tanınmayacak halde… Bir başka kadın belki de çarşıya giderken bu acı olayla hayatını kaybetmiş… Bir otobüs dolusu insan, evlerine ya da bir yerlere giderken, patlamanın etkisiyle otobüsün içinde paramparça olmuş… Ve saire, ve saire…

401481_10150481301512620_692986529_n

ŞEHİTLER ÖLMEZ

Tabii olayın hemen ardından, Suriye’de bizim şehitlerin ardından yaşadığımız manzaranın benzeri yaşanıyordu… Terör lanetleniyor, “şehitler ölmez” deniliyordu…  “Biz 23 Milyon Müslüman, 23 Milyon Hıristiyan, 23 Milyon Alevi, 23 Milyon Sünni, 23 Milyon Dürzi, 23 Milyon Arabız, bizi kimse parçalayamaz” deniliyordu televizyonlarda…

Böylece Suriye’de kaosun ve anarşinin kanlı yüzüyle birebir karşılaşmış ve Suriye için eskisinden daha çok endişelenmeye başlamıştık.

Biz bu manzaranın aynısını Irak’ta da gördüğümüz için endişemiz daha da artıyor… Acaba Şam’ın da sonu Bağdat gibi mi olacak diye üzülüyorduk?

ETNİK VE MEZHEPSEL AYRIŞMA

Ne yazık ki bugün Suriye’de yerleştirilmek istenen şey tam bir etnik ve mezhepsel ayrışmadır… Bir kere de bu yönden karıştırılırsa bir daha doğrulması mümkün olmayacaktır… Genel olarak baktığımızda, Beşşar Esad yönetiminin hali hazırda Suriye’de kontrolü elinde tuttuğunu söylemek doğru olacaktır… Bilhassa şehir merkezlerinde Suriye yönetimi oldukça güçlü… Ancak aynı şeyi Humus’un banliyöleri, Daraa, Deir Ez Zor ve benzeri bölgeler için söylemek pek de mümkün değil… Buralarda yer yer sayıları 10 binleri bulan silahlı eylemcilerden bahsediliyor ve bazı bölgelere Suriye güvenlik görevlileri hakim değil… Buralarda silahlı eylemler yerini gerilla savaşlarına bırakabilir… Bu da Suriye’yi uzun müddet içinden çıkamayacağı bir iç savaşa ve kaosa sürükleyebilir… Öte yandan Suriye’nin birinci ağızdan yetkililerinin sıkça dile getirdiği gibi Türkiye ve Lübnan üzerinden bu ülkeye ciddi bir silah ve para sevkiyatı olduğu söyleniyor…

TÜRKİYE’DEN PARA VE SİLAH AKIŞI VAR

Bu konuda her ne kadar doğrudan hükümetler suçlanmasa da, bu para ve silah akışına engel olmadıkları için Suriye yönetimi bu ülkelere tepki gösteriyor… En çok da Türkiye’ye tepkililer… Çünkü Türkiye birden bire tavır değiştirdi ve Suriye yönetimi bu tavır değişikliği karşısında şoka uğradıklarını söylüyor. Türkiye’nin bu tavır değişikliğinin tabii ki çok fazla boyutu var ancak son Suriye politikasının Türkiye’ye pek de hayır getirmeyeceği aşikâr. Türkiye’nin Suriye’ye sert tavır almasının en birinci sebebi olarak, Esad yönetiminin halkına karşı silah doğrultması olduğu Türkiye tarafından iddia ediliyor… Ancak Türkiye kamuoyunda dillendirilen bir başka şey var ki esas durumu vahim noktaya taşıyan bu gerekçe… O da Suriye’de bir azınlık yönetiminin olduğu gerçeği… Bu soruyu yönelttiğim Suriyeli Dışişleri yetkilileri oldukça öfkelenerek, “Bu bir orman zihniyetidir. Biz Suriye’de böyle ayrımlarla ilgilenmeyiz” deseler de, Türkiye kamuoyu iyiden iyiye Suriye denklemine “Alevi-Sünni” ayrışması perspektifinde bakmaya başladı denilebilir. Peki Türkiye’nin bu tavrı doğru mudur? Bizce kökten yanlış bir politikadır. Zira bulunduğumuz coğrafyada bir kere masaya etnik, dini veya mezhepsel ayrımı koyduğunuz zaman param parça bir bölge ortaya çıkar. Bu gibi ayrımlar başta Türkiye’nin işine gelmez. Öte yandan Türkiye yönetimi, Filistin meselesine bile daha dengeli yaklaşabilmiş bir gelenekten geldiğini unutmaktadır. Yahudi-Müslüman ayrımında ortada durmayı uzun süre başarmış, arabulucu, barışçı ve dengeli bir tutum izlemeyi kendine ilke edinmiş bir Türkiye idaresinin, şimdi Orta Doğu denklemine “mezhepsel” açıdan yaklaşması tam bir fecaat olacaktır. Zira Müslüman ülkelere Frenk illeti sokmak bizim işimiz olmamalıdır. Bu bakımdan Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere sahip çıkması da Suriye’de büyük tepki çekmekte…

TÜRKİYE’NİN TUTUMU VE İSTANBUL MECLİSİ

Suriye Ulusal Konseyi adı altında oluşan ve Suriye’de “silahlı eylemler ve mücadele” veren bu yapılanmanın Türkiye’de himaye edilmesi, Cumhrubaşkanı, Başbakan ve Dış işleri Bakanı düzeyinde ağırlanıp görüşülmesi Suriye’yi adeta çileden çıkarmaktadır… Suriyelilerin “İstanbul Meclisi” ismini verdikleri bu yapılanmaya Türkiye’nin desteği, Suriyeliler tarafından adeta bir zamanlar Suriye’nin PKK’ya verdiği desteğe ve Abdullah Öcalan’ı topraklarında barındırmasına eşdeğer bir durum olarak nitelendirilmektedir. Bu durum ise Türkiye’nin Arap politikaları açısından büyük bir gediktir. Türkiye denklemin bu tarafında İran’ı da öfkelendirmekte ve topraklarına konuşlandırdığı füze kalkanları ile kendini açık hedef haline getirmektedir. Israrla Suriyeli diplomatlara sorduğumuz sorulardan biri Türkiye’nin bu tavrına bakış açıları ve cevapları hususundaydı. Ancak Suriyeli yetkililer kesinlikle Türkiye ile ilişkileri daha da gerecek ve Türkiye halkının huzurunu bozacak herhangi bir girişimde bulunmayacaklarını söyleyip durdular. Bu bakımdan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın, “Türk halkı vefakâr bir halk. Türkiye’nin tavrını anlamakta zorlandım. Ben çok umutluyum, bu krizden çıkılacak. Türkiye’de halk ve kurumlarla ilişkilerimiz gayet iyi. Biz aynı evde yaşıyoruz. Evin bir odasında yangın çıkarsa diğer odalara da sirayet eder, onun için, o odadaki yangını birlikte söndürmeliyiz” şeklindeki sözleri durumu gayet iyi özetlemektedir.

394407_10150481290282620_1134650326_n

SURİYE ÜZERİNDEKİ HESAPLAR

Suriye’nin bölünüp parçalanması bölgede en çok Türkiye’nin başını ağrıtacaktır. Zira bu ülke üzerinde birden fazla ülkenin çıkarları ve planları vardır. Sözgelimi İsrail, Suriye’nin kendisi için bir tehdit olmadığını bilmesine rağmen Suriye’yi bölüp parçalayarak, İran ile arasında güvenli bir tampon bölge oluşturmak düşüncesindedir. Aynı şekilde Kürtlerin de Suriye’nin kuzeyinde bir takım emelleri vardır ve bunlar tam da İsrail’in emelleriyle paralellik arz etmektedir. Bu noktada Rusya gibi ülkeler de at koşturmaya adaydır. Rusya’nın Deli Petro’dan beri “sıcak deniz” hayalleri Suriye’ye yakın durmasına ve Esad yönetimine destek vermesine sebep olmaktadır. Son olarak birkaç gün önce Rus donanmasından savaş gemilerinin Suriye’nin Tartus limanına gelip demirlemesi ve iki ülke arasındaki sıcak işbirliğinin bu yolla vurgulanması oldukça manidardır. Hatırlanacağı üzere, Birleşmiş Milletler Ekim ayında Suriye’ye silah ambargosu uygulanmasını istemiş ancak bu tasarıyı iki ülke veto etmişti. Bu iki ülkenin Rusya ve Çin olması şaşırtıcı olmamıştır.

Bu noktadan bakınca Suriye’nin arkasında İran, Rusya ve Çin gibi güçleri görüyoruz. Zaten Suriye ordusu silahlarını Ruslardan ve İranlılardan temin ediyor… Teknolojisini de Uzak Doğu’dan, ağırlıklı olarak Kore ve Çin’den alıyor…

Demek ki Suriye üzerinden iki evrensel güç kamplaşması göze çarpıyor… Çok keskin çizgilerle olmasa da Orta Doğu’nun genelinde bu şekilde güçler çarpışması yaşanıyor… Filler çarpışırken ise olan çimene oluyor… Yani masum ve mazlum halklara… Daha evvel diktatörler tarafından ezilen Orta Doğu halkları, sonrasında ise yeni rejimlere, yeni diktatörlere, yeni konseylere ezilecekler…

DEMOKRASİ HARİÇ HERŞEY VAR

Bugün Orta Doğu’da demokrasi haricinde her şeyden bahsetmek mümkün… Arap Baharı’nın genel yapısına baktığınız zaman menfi bir hareket olduğu göze çarpıyor… Niyet müspet bile olsa metodunuz menfi olunca, neticenin de menfi olması kaçınılmazdır. Bugün toplamda yaklaşık 40-50 bin insanın canına mal olmuş olan bir süreçten bahsediyoruz…  Bazılara buna demokrasinin bedeli diyecektir… Bu oldukça abes ve acımasızca bir yakıştırmadır… Hepimiz çok iyi biliyoruz ki; menfi hareketlerin neticesi de menfi olacaktır… İşte burada denilmek istenen şey, demokrasi ve hürriyet mücadelesinin bu iki önemli değerin ruhuna uygun bir şekilde müspet kanallardan yürütülmesidir.

DEVRİM: DEVİRMEK AMA NEYİ?

Kalkışma, dahilde kılıç çekme nevinden girişimler, devrim adı altında yakıp yıkma ne yazık ki neticesinde inanılmaz büyük felaketlere yol açmaktadır. İşte böylesi bir ortamda ne hak kalır ortada ne hukuk… Hak ve hukukun ayaklar altına alındığı yerlerde ise ne adaletten, ne hürriyetten ne de demokrasiden bahsedilebilir… Nitekim Suriye’de bulunduğumuz ve menfur intihar saldırısının yaşandığı Cuma günü, tarihi Emeviye Camii’nde Cuma hutbesini okuyan Suriye’nin büyük alimi Ramazan El Buti’nin de görüşleri bu yöndeydi… Suriye’de ekilmeye çalışılan fitne tohumlarına El Buti gibi bir alim de karşı çıkıyor ve bunu kabul etmiyordu… Cuma namazı sonrasında El Buti ile de bir araya gelme ve tanışma fırsatımız oldu…

MENFİ VE MÜSPET HAREKET FARKI

Cuma çıkışı yaşadıklarımız ise aslında yukarıda anlattığımız menfi ve müsbet hareket çizgisinin farkını çok net ortaya koyan cinstendi… Emeviye Camii ile Hamidiye çarşısı arasında kalan tarihi alanda yüzlerce Beşşar yanlısı gösterici sloganlar atarak rejime sevgi gösterisinde bulunuyorlardı… Bunların ve daha önce de televizyonlarda seyrettiğim Suriyelilerin dillerinden dökülen bir cümle beni ziyadesiyle üzmüş ve endişeye gark etmişti… Bu da “lanet olsun hürriyete, biz hürriyet istemiyoruz” cümlesiydi… Normal şartlar altında düşünüldüğünde bir toplumun bir kesiminin “hürriyet” gibi harika bir nimete yüz çevirmesi ve onu yermesi, hor görmesi ve istememesi yürekler acısı ve garip bir durumdur…

Aynı doğrultuda bazı insanların ağızlarından dökülen “Şeriatı da istemiyoruz. Bunların şeriatı olmaz olsun” cümleleri de bizleri ürküttü ve tüylerimizi diken diken etti… Şimdi düşünün ki, meydanlara hürriyet ve şeriat sloganlarıyla çıkan eylemciler, daha sonraki fiilleri gereği mensubu bulundukları halkı “hürriyet ve şeriat” gibi iki elmas değere düşman edebiliyor… Bu cinayetler üstü bir cinayettir… İşte menfi hareketin en hazin neticesi de budur… Aynı şeyi bugün Iraklılar için de söyleyebiliriz… Gidin bugün bir Iraklıya “demokrasi” deyiverin… İşiteceğiniz tek şey “lanet” olacaktır… Demek ki hürriyeti veya şeriatı istemek başka şey, onu bu ihtilalcilerin istediği gibi istemek başka şeydir…

Bu ayrımı ve bu ikisi arasındaki farkı anlayıp kabullendiğiniz ölçüde Orta Doğu’da yaşanan gelişmelere vakıf olabilir ve durumu daha net anlayabilirsiniz… Aksi takdirde büyük bir bocalama ve ikilem içinde kalakalırsınız… Tıpkı bugün bahar yaşadığını sanan milyonlar gibi…

TAYYİP ERDOĞAN’A BÜYÜK ÖFKE

O gün o tarihi meydanda tek atılan slogan bunlardan ibaret değildi… Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aleyhine de inanılmaz sloganlar atıldı… Bunlardan en ağırı ve aslında durumu özetleyen slogan, “Erdoğan kazığa oturtulacaksın” sloganı idi… Peki Suriyeli nasıl olmuştu da bu noktaya gelmişti… Türkiye’ye, Erdoğan’a ve Türklerle ilgili her şeye düşman kesilmişti bu insanlar… Daha önce Suriye’ye gelenler çok iyi bilirler ki, “Ben Türk’üm” dediğiniz zaman Suriyeliler boynunuza sarılır, “ehlen ve sehlen” der ve sevgi gösterisinde bulunurlardı… Bu ziyaretimizde bunu test etme fırsatı yakaladık ve gerek halk nezdinde gerekse resmi makamlarda Türk olduğumuzu söylediğimiz herkesin burun kıvırdığına, suratını ekşittiğine veya birden bire soğuk davranmaya başladığına şahit olduk… Bunlardan bir tanesine “Türk dizileri izliyor musunuz?” diye sorduğumda, “Türkleri de dizilerini de artık istemiyoruz” cevabını aldım…

İşte neredeyse sınırları kaldırmaya kadar varacak derecede ilişkilerin sıcaklaştığı bu ülkeyle aramıza şimdi kara kedi girmiş ve soğuk rüzgârlar esmeye başlamıştı…

İHVAN HAREKETİ BAŞI ÇEKİYOR

Suriye’deki eylemlerin ve hareketlerin merkezinde pek tabii ki İhvan-ı Müslimin yani Müslüman Kardeşler hareketi yer alıyor… Bütün Arap coğrafyasında hakim olan İhvan hareketi, böyle sultaların zayıfladığı zamanlarda ortaya çıkıyor… Suriye devletinin iddiasına göre bu harekete dışarıdan ciddi manada silah ve para desteği veriliyor. Bir de Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı Suriye Ulusal Konseyi var ki, bu da ilerleyen zamanlarda bizim başımızı çok ağrıtacak… Suriye Ulusal Konseyi bir nevi sürgündeki Suriye meclisi olarak kendini görüyor. Bu konsey bir çoğu sürgünde olan Suriyeli muhaliflerin bir araya gelmesinden oluşuyor… Kuruluşu İstanbul’da ilan edildiği ve bir çok üyesi Türkiye tarafından himaye edildiği için “İstanbul Meclisi” olarak da isimlendiriliyor… Bir de Suriye’deki direnişi fiilen devam ettiren Özgür Suriye Ordusu var. Bunun başında da Albay Riyad El Es’ad var… Soy isim benzerliğinden Esad ailesinden sanılsa da, aslında alakası yok… Riyad El Es’ad’ın soy ismi “mutlu mesut” manasına geliyor… Beşşar’ın soy adı ise “Aslan” anlamında…

378718_10150481435937620_247128498_n

REJİM YIKILIRSA İSRAİL İLE DOSTLUK GÜNDEMDE

Özgür Suriye Ordusu’nun yaklaşık 20 bin üyesi olduğu tahmin ediliyor… Suriye’deki direnişi bunlar organize ediyor… Suriye Ulusal Konseyi’nin iki önemli ismi Burhan Galyun ve Abdülhalim Haddam… Haddam, Hafız Esad’ın yakın kurmaylarından biriydi… Hatta Hafız Esad ölünce 1 aydan fazla bir süre geçici devlet başkanlığı yapmış sonra görevi Beşşar’a devretmişti… Beşşar ile araları açılınca da Paris’e kaçtı… Galyun da Paris’te ikamet eden sürgünlerden… Sorbonne Üniversitesi’nde profesör… 2011’in ortasında Suriye Ulusal Konseyi üyesi olarak ismi ilan edildi. O gün bugündür Esad rejimi aleyhine uluslar arası medyaya demeçler veriyor. 2 Aralık 2011’de verdiği bir demeçte aynen şunları söylemiştir: “Eğer devrim gerçekleşir ve rejim yıkılırsa, bizim dönemimizde İran ile askeri ilişkiler kesilecek, Hizbullah ve Hamas’a olan desteğimizi keseceğiz. Bunun yanında İsrail ile ilişkilerimizi geliştireceğiz…”

Sanırız bu cümleler Suriye’deki “devrimin” ruhunu açıklamaya yetecek cinsten… Zira Suriye Dış İşleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad ile yaptığımız ve geçtiğimiz gün Yeni Asya’da yayınlanan mülakatta, Mikdad’ın, “Biz Hamas’a ev sahipliği yapmaya devam edeceğiz. Bütün Filistinli direnişçi gruplara kapımız açıktır” dediğini hatırlarsınız… Aynı şekilde Suriye Enformasyon Bakanı da, “Batılı ülkelerin demokrasiden anladığı İsrail ile dostluk kuran rejimlerdir. İsrail ile dostluk olmasa, demokrasi diye bir dertleri yoktur” dediğini de aktarmamız gerekiyor.

AKP’NİN DIŞ POLİTİKASI FİYASKO

Suriye Ulusal Konseyi’nin İsrail dostluğu ve Hizbullah ve Hamas ile ilişkileri kesecek olması aslında bu harekete uluslar arası platformda verilen desteğin ana sebebi… Ancak bizim zihin dünyamızda bağdaştıramadığımız şey AKP hükümetinin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bu harekete nasıl olup da bu denli sahip çıktığı ve himaye ettiğidir… Zira aynı Erdoğan İsrail’e her fırsatta çakan Erdoğan değil miydi? Aslında bu soru artık anlamını yitirmiştir. Zira Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Dış İşleri Bakanı sayın Ahmet Davutoğlu’nun politikalarında bir tutarlılık aramak abesle iştigal olacaktır… Sözgelimi sayın Erdoğan’ın Suriye konusundaki tutumu öncekiyle 180 derece farklılık arz eden bir tutumdu… Halbuki o zaman da Beşşar Esad bir demir yumrukla yönetiyordu Suriye’yi… Muhalifler susturulmuş, siyasi olarak olağan üstü hal devam ediyordu… Ancak bu dönemde ilişkiler güllük gülistanlıktı… Şimdi ise neyin değiştiğini anlamakta herkes güçlük çekiyor… Sayın Başbakan’ın İran tutumu da oldukça ilginç. Normal şartlar altında İran’a mavi boncuk dağıtan Erdoğan, kalkıp aynı dönemde kendi topraklarımıza İran’ı köşeye sıkıştırmak amaçlı füze kalkanlarının yerleştirilmesini onaylayıvermiştir. Bu İran’a öyle ters gelen bir hareketti ki, İran Türk topraklarını vurmakla bizleri tehdit eder hale gelmiştir…

Bütün bunlar olurken Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en başarılı (!) Dış İşleri Bakanı olmakla övünen sayın Davutoğlu ne yapmıştır? Sıfır sorun politikası ne âlemdedir? Stratejik derinliğin ucu nereye dayanmaktadır?

Türkiye İslam dünyası ile alakalı politikalarında kısaca çuvallamıştır… Böylesi kaba bir tabiri kullandığımız için okuyuculardan özür diliyoruz. Lakin Türkiye’nin dış politikadaki tutarsızlığı ve başarısızlığı başka bir kelimeyle açıklanamazdı.

SURİYE BÖLÜNEBİLİR

Şimdi gelinen noktada, Suriye’nin önünde iki seçenek bırakılmıştır… Ya bölünecek ya ittihat edecek… Yani ittihat etmezse bölünecek… Geçtiğimiz gün Abdülhalim Haddam, Beşşar Esad’ın son çare olarak Doğu Akdeniz kıyılarında bir Alevi devleti kurmak zorunda kalabileceğinden bahsetmişti. Aslında bu tam da Büyük Orta Doğu projesinin işine gelebilecek bir ihtimal… Böylece Suriye’nin kuzeyinde bir de Kürt devletine verilecek toprak parçası ortaya çıkacaktır… Suriye en az üçe bölünerek, Irak’a benzetilecektir… İsrail ise Esad rejiminin düşmesiyle can derdine düşecek Alevilere Golan Tepelerini adres göstermiştir… Burada onları ağırlayabileceğini söylemekle aslında Esad rejiminin bitirileceğine dair işareti göndermiştir. Golan’a yerleştireceği mülteciler sayesinde kendine çok rahat bir tampon bölge bulmayı amaçlamış ve uzun süredir sıkıntı haline gelen Golan’daki güvenlik sorununu böylece canlı kalkan olarak Suriyelileri kullanarak gidermeyi amaçlamış olabilir…

Öte yandan son olarak Arap Birliği’nin bölgeye göndermiş olduğu gözlemcilerin sunduğu raporlarda da elle tutulur bir şey çıkmadı… Nitekim bu rapor İhvan-ı Müslimin’i memnun etmedi. Bu biraz da Irak’taki kimyasal silahlara benziyor… Orada da bir şey bulamamışlardı.

SURİYE ÜZERİNDEN KAMPLAŞMA

Görüldüğü gibi herkesin bir hesabı var… Bir yanda Esad rejimi öte yanda Arap Birliği… Suudi Arabistan, Ürdün, Katar, Kuveyt gibi Arap birliğini domine eden güçlerin aslında ABD’nin resmi piyonları olduklarını söylemeye gerek yoktur sanırız… Safların bir yanında ABD ve NATO yer alıyor.. Burada Fransa, İngiltere gibi bölgesel çıkarları olan ülkeleri unutmamak gerekiyor… Öbür tarafta da, bu küresel güçleri dengelemek isteyen Rusya, İran ve Çin gerçeği var…

İşte saflaşmalar bu kadar net… Türkiye ise bu denklemde her zaman olduğu gibi ABD’nin yanında yer almayı görev bildi… Suriye Ulusal Konseyi’ne verdiği destek de bunu ispat ediyor… Şimdi maksat Suriye’de de tıpkı S. Arabistan, Ürdün ve Katar gibi selefi ağırlıklı müstebit fakat özüne Amerikancı bir yönetim kurmak…

DOĞRUYU TESPİT ZOR

Bu ayrışmaların ortasında hakkın ve hakikatin yanında durmak ve doğru ve yanlışı ayırt etmek o kadar güçleşiyor ki… Zira bir yanda müstebit ve mezhepsel olarak bazılarının soru işareti ile yaklaştığı Esad var, öte yanda yine müstebit ve fakat özünde Amerikancı Selefi ağırlıklı bir grup var…

Bu iki seçenek de Suriye için demokrasi veya hürriyet anlamına gelmiyor… Sadece kaynakları kimin sömüreceğine cevap olabiliyor… Suriyeli bir azınlık mı, yoksa küresel güçler mi?

Hiçbir seçenekte de Suriye halkı yok… Hiçbir seçenekte demokrasi yok…

Bu noktada Beşşar Esad’ın son konuşmasında yaptığı demokrasi göndermesi oldukça manidardı. Esad özetle şunları söyledi: “Bazı Arap Birliği ülkeleri Suriye’ye demokrasi ve reform dersi vermeye çalışıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk parlamento 1877’de kuruldu. Biz Osmanlı’nın parçasıydık. Suriye’de ise ilk parlamento 1917’de kuruldu ve arada çok fark yok. Bize tavsiyede bulunan ülkeler o zamanlar ne yapıyordu. Bunların durumu, ağzında sigara olan bir doktorun, hastasına sigarayı bırakması için tavsiyede bulunmasına benziyor.”

Evet Orta Doğu’da demokrasi deneyimimiz işte bu tarihlere dayanıyor… Türkiye’de bile bunca senedir hali hazırda tam tesis edemediğimiz demokrasinin Orta Doğu’da neşvü nema bulması için ise biraz daha zaman gerekiyor…

Esad’a göre her şey düzelecek. Diyor ki: “Anayasa komisyonu kuruldu ve çalışmalarının sonuna geldi. Yeni anayasada çok partili sistem ve politik çeşitlilik olacak. Halkın, gücün kaynağı olduğu esasına odaklanacak. Mart ayında anayasa referandumu planlıyoruz. Mayıs-Haziran gibi genel seçimler yapılabilir.”

Türkiye bile uzun demokrasi tarihi içinde sivil ve demokratik bir anayasayı henüz yapamadı… Bu bakımdan Suriye’den bir mucize beklemek fazla hayalcilik olur…Muhalifler de zaten Esad’ın bu sözlerini “palavra” olarak değerlendiriyor ve inanmıyor…

393361_10150481278687620_1306218189_n

KAN AKMADAN DURULMAYACAK

Görünüşe bakılırsa Suriye’de kanlı bir hesaplaşma olmadan sular durulmayacak… Yani önümüzdeki zaman dilimi Suriye’nin akıbetini Irak’a, Şam’ın akıbetini de Bağdat’a çevirebilir… Türkiye ise Irak’taki mezalime seyirci kaldığı gibi Suriye’ye de seyirci kalabilir… Hatta Irak’taki mezalime lojistik destek sağladığı gibi, Suriye’dekine de sadece lojistik destek sağlamakla kalmayıp, silah, para ve himaye desteği de sağlayabilir, sağlıyor…

Bütün bu süreci hep beraber takip edeceğiz… Daha sonra ise değerlendirmelerimizi “Bade harabul Basra” yani iş işten geçtikten sonra gerçekleştireceğiz…

BEDİÜZZAMAN’DAN BİR KAÇ ÖĞÜT

Peki Suriye için ve bütün İslam dünyası için daha güzel bir seçenek yok muydu? Elbette vardı… Müspet hareket ve Bediüzzaman Modeli…

Bediüzzaman 100 yıl önce Hutbe-i Şamiye eserinde bu işin nasıl olması gerektiğinin şifrelerini vermişti… Dahilde kılıç çekilmeyeceğini, müspet hareket metodu ile hareket edilmesi gerektiğini, asayiş ve güvenliğin teminat altına alınması gerektiğini öğütlemişti. Aynı şekilde hürriyetperver bir anlayışa işaret ederek, “meşrutiyeti şeriat namına alkışlamıştı”. Siyasal İslam’a karşı çıkmış, bunun karşısında Şeriat’ın ruhuyla bezeli meşrutiyeti öne sürmüştü… Kardeşi kardeşe vurdurtmamak gerektiğini söylemişti… İngilizlerin ve dış güçlerin kirli emellerini yüzlerine tükürerek ifşa etmişti… Kafirin kılıcıyla (desteğiyle) gelecek ferec ve ferahı red etmişti. “Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz – fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil” demişti…

Şimdi dileriz ki, Arap baharı gerçek bir bahara dönüşsün ve kışa dönmesin… Ancak görünen o ki, daha dökülecek yapraklar var ve yapraklar dökülünce gelen mevsim her zaman kış olmuştur, bahar değil…

Ortadoğu ve Balkanlar'da 25 ülkeyi kapsayan seyahatlerimizi 2014 yılında Seyahatname: Ortadoğu ve Balkanlar adlı kitabımızda bir araya getirerek yayınlamıştık...

Ortadoğu ve Balkanlar’da 25 ülkeyi kapsayan seyahatlerimizi 2014 yılında Seyahatname: Ortadoğu ve Balkanlar adlı kitabımızda bir araya getirerek yayınlamıştık…

, , , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar