Zeytin Dağı-Kudüs

SEYAHATLER

ORTADOĞU SEYAHATİ BÖYLE BAŞLADI

4 Haz , 2014  

Mevlana ruhunun ve onun takipçilerinin gittiği yolları takip ettik… Osmanlı akıncılarının, yani bin atlının “çocuklar gibi şen” bir şekilde atlarını mahmuzladığı vadilerde dinlendik. Öncekiler gönülleri, sonrakiler ise toprakları fethetmek için yola çıkmışlardı. Biz ise onların bizlere bıraktığı mirası görmek, hissetmek ve bir nebze olsun hatırlamak için gittik. Zira unutmuştuk. Osmanlı ruhunu, ecdad yadigarını ve Mevlana iklimini mazinin karanlıklarına adeta rahnelenmeye terk etmiştik. Şimdi ise ona her şeyden çok ihtiyacımız vardı.

Bu seyahatte yoldaşımız asrın Mevlana’sı, Bediüzzaman Said Nursi ve onun ölümsüz eserleriydi. Telif ettiği asrımızın anlayışına uygun Kur’an tefsiri Risale-i Nur Külliyatı ile, çağımızın insanına ve memleketlerine ve onun hakikatlerine doğru ve isabetli bir bakış açısıyla bakabilecektik. Kat ettiğimiz mesafelerin bir kısmında Bediüzzaman’ın da ayak izleri mevcuttu. Bir kısmında ise fikirlerinin izlerini bulduk. Her halükarda o her an terütaze fikirleriyle yanımızda hazır ve nazırdı.

Osmanlı şüphesiz büyük bir medeniyetti ve biz de onun vefasız mirasçılarıydık. Ancak varlığımızı heba eden bu vefasızlığa bir dur demenin, ecdadın yadigârını hatırlamanın zamanı geldi de geçmekteydi. İşte bu duygularla çıktık yola. Mevlana’nın yakmış olduğu ışığın izinde aradık kaybetmiş olduğumuz güzellikleri. Bediüzzaman kendisi için, “Ben sizin ecdadınızı temsil ediyorum” derken, aslında unutmuş olduğumuz hakikati bize hatırlatıyordu. Bizi mazimizin nurlarıyla müstakbele taşıyacak enerjiyi veriyordu bizlere Bediüzzaman. Bu bilinçle gittik Bosna’ya, Suriye’ye, Kosova’ya… Bu sebeple vardık Mısır’a ve oradan selam söyledik Budin’e… Zigetvar’da büyük ve şanlı padişah Kanuni’yi, Plevne’de Osman Paşa’yı selamladık… Hüdavendigar’ı, Fatih’i ve tabii ki Yavuz’u hatırladık… Abdülhamid’e saygı duyduk… Vefasızlığımızdan utandık… Osmanlı bakiyesi onlarca şehri ve ülkeyi gezdik.. Tarihin parlak sayfalarından lemalar yakalamak için… İslam dünyasındaki kardeşlerimizi gördük… Onların da bize olan hasretlerini hissettik gözlerinde… Onlarla, onların dertlerine ve yaralarına en etkili bir ilaç olacak Risale-i Nur’un hakikatlerini paylaştık. Mevlana’nın talebelerinin uğrayıp, bir zamanlar nur götürdüğü bu diyarlara, asrın Mevlana’sının, müceddidinin mesajlarını ulaştırmayı ihmal etmedik.

Balkanlardaki mahzun  kardeşlerimizi de gördük sonra… Onların acılarını da paylaştık kalplerimizde… Orta Doğu’ya gittik hem.. Kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş topraklara…Ve hep anayurda döndük sonunda… Gönlümüzde ayrılığın hüznü ve hicranın ateşi olduğu halde.. Gördüklerimizi ve hissettiklerimizi anayurdumuzdaki kardeşlere ulaştırmak istedik..Ve işte bu kitap ortaya çıktı neticede…

Ortadoğu seyahati böyle başladı…

Kültür Bakanlığının Dünya Mevlana Yılı Dünya Mevlevihaneleri Belgesel Projesinin Orta Doğu ayağını yürütmek üzere profesyonel bir çekim ekibiyle birlikte Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin (İsrail) ve Mısır’ı kapsayan uzun bir seyahate çıktık. Hudut kapılarında yaşadığımız sıkıntılar sebebiyle beklediğimizden uzun süren seyahatimizde muhteşem Orta Doğu coğrafyasını, kadim medeniyetlerin muazzam eserlerini ve günümüz zalimlerinin istibdat altında inlettiği mazlum Orta Doğulu kardeşlerimizi görme imkânı bulduk. Gezimizin kayda değer şehirleri Halep, Şam, Beyrut, Kudüs ve Kahire’ydi… Her biri muhteşem geçmişimizle ilgili inanılmaz güzellikte eserler barındıran bu şehirler, bu coğrafyanın üzerleri tozla kaplanmış birer pırlantası gibiydiler. Zira her biri hâlâ gözlerimizde ve yüreklerimizde ışıl ışıl parlıyorlar. Bediüzzaman’ın tabiriyle üzerlerindeki cehalet, zaruret ve ihtilaf tozlarını silkelediklerinde ve istibdat duvarları yıkıldığında inşallah her biri insanlık âleminde birer abide gibi yükselecektir. Çünkü bu coğrafyanın köklerinde barındırdığı yüksek medeniyet ve kültür birikimi bir gün elbet kendini gösterecek ve Peygamberlerin mekânı Orta Doğu yeniden şahlanacaktır.

Orta Doğu’da nereye adım atarsanız ya geçmişten kalan muhteşem bir eserle, ya bir Peygamber kıssasıyla ya da İslâm kültüründe yer etmiş muhteşem âlimler, sanatçılar veya devlet adamlarıyla karşılaşıyorsunuz. Diğer deyişle burası bir açık hava müzesi adeta… İlerleyen bölümlerde bu güzel ülkeleri ve kadim şehirleri anlattıkça siz de ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Sözü fazla uzatmadan yol hikâyemizi anlatmaya başlayalım.

Ortadoğu ve Balkanlar'da 25 ülkeyi kapsayan seyahatlerimizi 2014 yılında Seyahatname: Ortadoğu ve Balkanlar adlı kitabımızda bir araya getirerek yayınlamıştık...

Ortadoğu ve Balkanlar’da 25 ülkeyi kapsayan seyahatlerimizi 2014 yılında Seyahatname: Ortadoğu ve Balkanlar adlı kitabımızda bir araya getirerek yayınlamıştık…

Habib’ün Neccar’a selam

Haziran ayının sıcak bir gününde Cilvegözü Sınır Kapısından Suriye’ye geçmek amacıyla memleketim Antakya’ya vardık. Ekibimizde profesyonel fotoğrafçılar ve yazarlar da bulunuyordu. Yasin Suresinin 13. ayetinden itibaren hikâyesi anlatılan Allah dostu Habib’ün Neccar’a selam vermeden Antakya’dan geçmek istemedik. Zira Habib’ün Neccar, bulunduğumuz beldenin en önemli şahsiyetlerinden biriydi. Rivayete göre kendilerine Allah’ın elçileri gönderilen belde halkı bunları yalanlamış ve kovmak istemişler de o beldede yaşayan âlim bir zat olan Habib’ün Neccar bu elçilere inanmış ve şehir halkını da bunlara uymaya çağırmıştır. Ancak küfürleri kalplerini mühürlemiş bulunan o zamanki belde halkı Habib’ün Neccar’ı da taşlayarak öldürmüşler ve ardından bu Allah dostu zat Yasin suresinde zikredilen ve tarihe geçecek şu cümleleri sarfetmiştir: “Keşke kavmim de Rabbimin beni affettiğini ve ikram edilenlerden kıldığını bilselerdi”.

Antakya’da Habib’ün Neccar’ın türbesi ve bu türbenin yanında da Yavuz Sultan Selim döneminde yapılan bir cami bulunuyor. Söz konusu türbe adını bu zattan alan Habib’ün Neccar Dağının eteklerinin sona erdiği yerde, eski Antakya’da yer alıyor.

Bu aziz Allah dostunu ziyaretimizin ardından Hıristiyanlar için çok önemli bir anlam ifade eden ve dünyanın ilk kiliselerinden biri olarak bilinen Saint Pierre kilisesine de uğramak istiyoruz. Saint Pierre (Sen Piyer) Kilisesi Antakya’nın en önemli tarihi mekânlarından biri. Haç dağının batısında kayalara oyulmuş 13 m derinliğinde, 9,5 m genişliğinde, ve 7 m yüksekliğinde bir mağaradan oluşuyor. Antakya’daki ilk Hıristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara Hıristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul ediliyor.

Günümüzde bilinen muharref İncil’in ‘Resullerin İşleri’ bölümünde; Barnabas’ın Tarsus’a giderek Pavlos’u Antakya’ya getirdiği, Antakya’da bir yıl birlikte çalışarak Hıristiyanlığı yaydıkları ve bu dine inananlara ‘Hıristiyan’ adının verilmesinin Antakya’da gerçekleştiği anlatılmakta. Bu bilgilere ek olarak Pavlos’un Galatyalılara yazdığı mektupta Antakya’ya gelen Petrus ile Hıristiyanlığın o günkü durumunu tartıştığını belirtiyor. Hıristiyan geleneği Petrus’u Antakya Kilisesi’nin kurucusu ve burada oluşan Hıristiyan topluluğun ilk başpapazı olarak kabul ediyor.

Kilisenin erken döneminden günümüze sadece taban mozaiğinin parçaları ve sunağın sağında, duvar boyamalarının izleri kalmış. Dağa açılan tüneli bir zamanlar burada toplanan Hıristiyanların baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları tahmin ediliyor. Kayalardan sızarak yalakta toplanan su, vaftiz için de kullanılmış. Son yıllara kadar ziyaretçilerin şifalı kabul ederek içtikleri, hastalara götürdükleri bu su sızıntısının depremler sebebiyle azaldığı söyleniyor.

Saint Pierre ziyaretinin ardından, hudut geçişi için Cilvegözü’ne doğru yol alıyoruz. Cilvegözü Antakya’ya 40 kilometre uzaklıkta bulunan Reyhanlı ilçesinde yer alıyor. Hududa yaklaştıkça heyecanlanıyor bir yandan da zor olacağını tahmin ettiğimiz sınır geçişleri sebebiyle ister istemez tedirginleşiyoruz. Seyahatimizin büyük kısmında yol hikâyelerinin büyük çoğunluğu hudut hikayelerine döndü aslında. Zira hudutlarda insanlara çektirilen sıkıntılar öyle inanılmaz derecelere varıyordu ki insan ister istemez sürekli bundan bahsediyor ve aklı ve havsalası bu denli zulmü kaldıramıyordu. Nitekim Cilvegözü sınır kapısında gerek Türkiye tarafında gerekse Suriye tarafında çeşit çeşit sıkıntılar bizleri karşıladı. Uzayan prosedürler, sürekli etrafınızda dolaşıp güya yardım etmek isteyen iş takipçileri, kalabalık ve sıcağın üstüne bir de gümrük tesislerinin perişaniyeti ve bakımsızlığı eklenince, hele bir de prosedürleri gerçekleştirmekte kimsenin yol göstermeyişi, görevli memurların bile adeta iş takipçileriyle ortak çalışıyormuşcasına işinizi zorlaştırmaları ve yokuşa sürmeleri de adeta tuz biber oluyordu. Nihayet Türk tarafında işlemlerimizi tamamlayıp, tampon bölgeden Suriye kısmına geçince asıl cümbüşün ortasına düştüğümüzü hissettik. Zira Suriye tarafında da sınırı geçmek isteyenlere yapılan eziyetler ayyuka çıkıyordu. Bu içler acısı manzara eşliğinde Suriye’ye girerken içimden “Eyvah, yoksa seyahatimizin geri kalanında da hep böyle sıkıntı mı yaşayacağız” diye içimden geçirdim. Hoş, sefer aynı zamanda sıkıntı demektir ancak önce Halep, sonra ise Şam bu izlenimlerimizi bir bir olumluya çevirecekti.

Vize politikası olumlu tesirler doğuracaktır

Bu arada son zamanlarda ülkemizin özellikle ortak din, tarih ve kültüre sahip olduğumuz bazı Arap ülkeleriyle vize politikalarındaki olumlu değişiklikler şüphesiz bu gibi sıkıntıları asgariye indirecektir. Seyahat hikâyemizin ilerleyen safhalarından da rahatlıkla anlaşılabileceği gibi “aslında yok birbirimizden farkımız” diyebileceğimiz bu milletlerin devletleriyle, bizim devletimizin geliştirdiği müspet ilişkiler, hem ziyareti ve ticareti kolaylaştıracak hem de bağları arttıracaktır. Ama bundan evvel, Müslümanların birbirleri arasındaki manevi rabıtaları çok iyi öğrenmeleri gerekiyor ki, Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Arabi Hutbe-i Şamiye eserinde bu meseleye ciddi vurguda bulunmuştur. Evet “Müslümanlar kardeştir” şeklinde veciz olarak özetlenen Kur’anî hakikati, “Müslümanları birbirine bağlayan manevi rabıtalar” manasında değerlendiren Bediüzzaman, İslam alemine çareler sunduğu bu eserinde ne güzel ifade etmiştir. Bu kitapta, İslam coğrafyasını dolaşırken, yer yer bu mühim hakikatlere dair hatırlatmalarda da bulunulacaktır. Şimdi sizleri en yakın komşularımızdan biri olan Suriye’deki seyahat safahatımızla baş başa bırakıyoruz.

, , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar