392816_10150376794677620_836192319_n

SEYAHATLER

MOLDOVA VE UKRAYNA SEYAHATİ

31 Oca , 2015  

Köstence’den sonra Ukrayna’ya geçmek amacıyla Moldova sınırına geliyoruz. Bu sırada, saat gecenin geç vaktini gösteriyor. Moldova sınırından kolaylıkla geçtikten sonra, sadece ve sadece 3 km’lik bir yol kat ederek Ukrayna’ya varıyoruz.

Sadece 3 km’lik bir mesafe yüzünden ülke değiştirmek zorunda olmak bize garip geliyor. Zira Sovyetler yıkıldıktan sonra burada toprak dağılımında çok karışıklıklar yaşandığı için, bir ülkeden diğerine geçerken, arada başka bir ülkenin 3 km genişlikte de olsa toprak parçasıyla karşılaşmanız mümkün. Eğer buradan geçmeyecek olsanız, girintili çıkıntılı bir coğrafyadan geçerek ve yolunuzu çok uzatarak güneyden Ukrayna’ya geçmeniz mümkün. Ukrayna’ya gidişimizin amacı, Karadeniz’in kuzey sahillerinde bulunan Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne ulaşmak. Kırım’a karayolundan ulaşmak için uzun bir yol almanız gerekiyor. Karadeniz’in öteki ucundaki bu komşumuza varmadan önce, daha gidecek çok yolumuz var.

314589_10150376774472620_124370746_n

UKRAYNA

Moldova’yı 5 dakikada geçtikten sonra Ukrayna sınırından ülkeye giriyoruz. Ukrayna’da ilk gideceğimiz şehir Odessa olacak. Ancak gecenin çok geç bir vaktindeyiz. Ve bu bölge oldukça ıssız. Ukrayna’da ne alt yapı, ne de üst yapı şimdiye kadar geçtiğimiz şehirler gibi değil. Hâlâ az gelişmişlik sınırlarında yaşayan bir Doğu Bloku ülkesi görünümü veriyor. Zaten ülkenin bu kesimleri de kırsal alanlara denk geliyor. Mecburen daha fazla yol alamayacağımızı anladıktan sonra, yolun kenarına güvenli bir yere arabamızı çekip, geceyi arabada geçiriyoruz. Sabahın ilk ışıklarını zorlukla buluyoruz. Sabah yeniden Odessa yoluna koyuluyoruz. Odessa’ya giderken ilginç bir şekilde yeniden Moldova’ya giriyor, bir kaç kilometre sonra yeniden Ukrayna’ya geri dönüyoruz. Meğer burası iki ülkenin ortak kullandığı Odessa geçidiymiş. Sovyetler dağıldıktan sonra böyle karmakarışık vaziyette kalan bu ülkelerde iyice tedirginleşiyoruz. Zaten Ukrayna’da sefalet ve fakirlik olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yok. Geçtiğimiz yerlerde çok rahat anlıyoruz bunu. Ukrayna geniş toprakları olan ve nüfusu neredeyse Türkiye kadar olan bir ülke. Ancak biz başşehir Kiev’e yaklaşık 500 km uzaklıktayız. Ülkenin diğer büyük şehri olan Odessa’ya varmaya çalışıyoruz.

392816_10150376794677620_836192319_n

Odessa

Bu arada Tulcea ve İzmayil üzerinden Odessa’ya varmak isterken, Tuna Deltasının da hemen yanından geçiyoruz. Tuna Deltası; Avrupa’nın en geniş sulak alanlarından biridir. Deltanın yaklaşık olarak yüzde yirmisi Ukrayna’da ve yüzde sekseni ise Romanya’da bulunuyor. Tuna Deltası; alüvyonlu adalar, bataklıklar, ırmak kolları, kanallar ve göllerin yer aldığı toplam 150 bin hektarlık bir alanı kaplamakta. Ağustos 1998’de, Deltanın 46 bin hektardan fazla miktardaki alanı, Tuna Deltası Biyosfer Rezervi tarafından kapsanmış. Yaban hayatının ve özellikle kuşların bolluğu, Tuna Deltası’nı eko-turizm için potansiyel bir tatil yeri olarak sunuyor. Bu muhteşem tabiattan geçip öğlen olmadan Odessa’ya varıyoruz ve hemen büyükelçiliği buluyoruz. Daha sonra bir Türk lokantasında karnımızı doyurup, ertesi gün Kırım’ın Gözleve şehrine yapacağımız zorlu yolculuk için dinlenmeye çekiliyoruz.

392230_10150376801052620_1656697372_n
Odessa Ukrayna`nın en önemli ticaret limanı ve üçüncü büyük şehri. 14. y.y.’dan itibaren Osmanlı tarafından kontrol edilen bölge, 1794 Çarlık Rusya’sı döneminde Odessa’nın kurulması ile Karadeniz coğrafyasının en büyük limanı haline gelir. 1803 yılında Dük Richelieu’nün vali olarak atanmasından sonra şehir, batı ile Rusya arasındaki en büyük ticaret merkezi olur. 1894 yılında Rus İmparatorluğunun Moskova, St.Petersburg ve Varşova’dan sonra dördüncü büyük şehridir artık Odessa. 2.Dünya Savaşında şehir 907 gün Alman kuvvetleri tarafından işgal edilir. 1942 yılında da kahramanlık ünvanını alır ve şehir baştan başa tekrar imar edilir.

Ticaretin beraberinde getirdiği ekonomik güçle Odessa, san’at ve kültür alanında, özellikle Sovyetler döneminde önem kazanmıştır. Bir milyonun üzerindeki nüfusu ile 160 kilometrekare alanı kaplayan şehir, Karadeniz kıyılarındaki tabiî plajları, otelleri ve sağlık merkezleri ile birçok turisti kendisine çekiyor. Kestane ve ıhlamur ağaçları ile bezenmiş caddelerindeki kafeler, yaz aylarında Odessa’yı Avrupa’nın en renkli şehirlerinden biri haline getiriyor. Kent merkezinde Potemkin Merdivenleri yer almaktadır. Odessa’nın en güzel bölümü olan Prymorsky Bulvarı’nda yer alan bu merdivenler, Eisenstein’in “Potemkin Zırhlısı (The Battleship Potemkin) adlı filmiyle ün kazanmıştır. Vorontsov, Tolstoy, Brzozowski ve Potocki Sarayları, şehrin en iyi mimarilerindendir. Bu eserler ziyaretçileri büyüler. Richelieu Dük’ü Heykeli ve Vorontsov Abidesi, kentin diğer önemli eserlerindendir. 19. yüzyılda kireç taşından yapılmış yer altı evleri, binlerce turistin ilgi odağı olan görülmeye değer yer altı labirentlerini meydana getirmişitir. Arkadia Plajı, şehri ziyaret edenlerin ve yerel halkın akınına uğrayan çok önemli bir yaz turizmi mekânıdır. Odessa, tarihi eserler ve sevimli fıskiyeler barındıran çok sayıda parka sahiptir. Shevchenko Parkı, Preobrazhenskiy Parkı ve Victory Parkı, kentteki dinlendirici alanlardan örneklerdir. Üniversitesi, belediye kütüphanesi, müzeleri ve tiyatrolarıyla Ukrayna’nın kültür merkezi bir kenttir. Cephesi İtalyan Barok mimari tarzında tasarlanmış olan Odessa Opera Tiyatrosu, kentteki en iyi binalardandır. Bölgesel Rusya Dram Tiyatrosu, M. Vodyanoy Müzikal Komedi Tiyatrosu, Bölgesel Konser Salonu, Bölgesel Kukla Tiyatrosu ve Devlet Akademik Opera ve Bale Tiyatrosu, Odessa’nın en iyi sahne sanatları merkezlerindendir.
Merkezde bulunan Pushkin Müzesi, Pushkin’e ait mükemmel çalışmalara ev sahipliği yapar. Sanat severlerin kaçırmaması gereken muhteşem bir koleksiyondur. Odessa Arkeoloji Müzesi, Odessa Yerel Tarih Müzesi, Odessa Doğu ve Batı Sanat Müzesi, Devlet Edebiyat Müzesi, ziyaret etmeniz gereken en önemli kültürel mekanlar arasında yer alır. Odessa, Ukrayna’nın en önemli alışveriş bölgelerindendir. Çizimler oldukça popülerdir. Kaliteli seramikler, tablolar, mücevherler ve aksesuarlar, kent galerilerinde ve sokak satıcılarında bulunabilir. Odessa’da bulunan çok sayıda butik ve alışveriş merkezi, sizleri şaşırtacaktır. Deribasovskaya Caddesi’ndeki hediyelik eşya pazarı ve yine Deribasovskaya yakınlarında bulunan alışveriş merkezleri, kentin en iyi alışveriş noktalarındandır.

307790_10150376774922620_388572272_n

Kırım, Yevpatorya, Simferepol, Transdniester (Transdinyeper)

KIRIM – YEVPATORYA (GÖZLEVE)

Odessa’dan sonra Kherson üzerinden Karadeniz sahilini takip ederek ve Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne bağlanan darboğazı geçmek suretiyle hafif doğuda önce Yevpatorya (Bahçesaray), sonra ise daha doğuda başşehir Simferepol’e, yani Akmescit’e varıyoruz. Ukrayna’dan Kırım’a geçerken farklı bir ülkeye geçtiğiniz hissine kapılmayın, zira Kırım sadece temsilî özerklik verilmiş bir bölge. Zira tamamıyla Ukrayna’ya bağlı olan bu bölgenin, sadece sözde kalan bir özerkliği bulunuyor. Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin nüfusu toplam 2 milyon 400 bin civarındadır. Bu nüfusun yüzde 11’i Kırım Tatarı, yüzde 60’ı Rus, yüzde 24’ü Ukraynalı, geriye kalan yüzde 5’i de ağırlığı farklı Tatar ırklarından oluşan karışık bir etnik yelpazede dağılmaktadır. Ukrayna’nın idarî bölümlenmesinde Kırım Özerk Cumhuriyeti (KÖC) ve Akyar (Sivastopol) şehir yönetimi ayrı idarî birimler olarak kabul görüyor ve nüfus sayımları da buna göre ayrı ayrı ilân ediliyor.
Kırım’a gidecek olanlara, THY’nin İstanbul-Akmescit seferlerini tavsiye ediyorum, çünkü karayolu ile ulaşmak gerçekten çok zor. Zira 1.700 km’lik Türkiye – Bulgaristan – Romanya – Moldova – Ukrayna – Kırım kara yolunu kullanmak zorundasınız. Bunun dışında TIR’lar için haftada en az bir sefer Ro-Ro taşımacılığı için Zonguldak-Gözleve Limanlarına sefer düzenlenmekte. Ayrıca İstanbul Karaköy Limanından da haftada en az üç sefer Akyar, Yalta ve Gözleve limanlarına yolcu gemileri seferleri yapılıyor.

Zorlu karayolu seferinden sonra nihayet ilk olarak Yevpatoria’da, yani Gözleve’deyiz. Gözleve’ye akşama doğru vardık. Gözleve de bir tatil beldesi. Burada bulunan Mevlevîhaneyi gezdik ve kayıt altına aldık. Mevlevîhane şu anda kültür merkezi olarak Elife Yaşlavskaya isimli bir Tatar Hanımefendi tarafından korunuyor. Elife Hanımın hikâyesi çok ilginç. Ailesi ile birlikte Kırım’dan sürgün edilenlerden o da. Uzun yıllar Özbekistan’da sürgün yaşadıktan sonra ülkesine geri dönen Yaşlavskaya, burada çok mücadeleler vermiş ve bu tarihten kalma Mevlevîhane’yi korumayı kendine vazife bilmiş. Kırım’daki Tatar varlığı konusunda ve Mevlevîlikle de ilgili kitaplar yazmış, tahsilli bir pîr-i fanî Elife Hanım. “Anadan üryan” diye tabir ettiği Ukraynalı ve Rus kadınları Mevlevîhaneye sokmuyor, kapıda azarlıyor ve onlara uygun kıyafetler verdikten sonra içeriyi gezmelerine izin veriyor. Çok tatlı bir şive ile Türkçe konuşuyor Yaşlavskaya, aynı zamanda Rusça’yı da çok iyi biliyor.
Gözleve turizm merkezi haline gelmiş. Özellikle Ruslar için uğrak bir mekân burası. Rusya’dan gelen bir çok turist bulunuyor burada. Bunun yanında, hemen merkezde de güzel bir cami yükseliyor, kilisenin tam karşısında. Burada turistler Tatar geleneksel kıyafetleri giyerek poz veriyorlar ve camiyi de geziyorlar.

311858_10150376769507620_1780247724_n

SİMFEREPOL ve BAHÇESARAY

Gözleve’den sonraki durağımız Kırım’ın başşehri Simferepol, yani Akmescit olacak. Sivastopol’u güneybatıda bırakıp Akmescit’e yöneliyoruz. Akmescit’te bizi Kırım Fahri Konsolosu Seyran Osmanov’un yardımcısı Server Bey karşıladı ve ağırladı. Burada Kırım Haber Ajansı’ndan muhabirler ekibimize ilgi gösterip haber yaptılar. Burada dinlenip Akmescit’i de gezdikten sonra tarihî Kırım Hanlığının sarayı olan Hansaray’ın bulunduğu Bahçesaray iline hareket ettik. Simferopol’un 32 km güneybatısında yer alan Bahçesaray’ı mutlaka görmelisiniz. 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Kırım Hanlığı’na başkentlik yapmış bu şehir Kırım Tatarlarının tarihi başkentidir. En önemli görülmesi gereken yerlerin başında Hansaray ve adına şiirler yazılan Gözyaşı Çeşmesi geliyor. Bahçesaray sürgünden dönen Kırım Tatarlarının en yoğun olarak yaşadığı bölge. Bahçesaray’da yaşayan yazar İdris Assanin’i de ziyaret ettik. İdris Bey, Rus Sovyet hapishanelerinde tam 25 yıl mahkûm olarak yaşadıktan sonra vatanına geri dönebilmiş. İdris Bey’in yakındığı bir nokta var, o da Türkiye’nin bölgeye yeterince ilgi göstermemesi. Ayrıca İdris Bey Rusların dilini öğrenmek gerektiğinden de bahsediyor. İlginç bulduğum için aktarmak istiyorum, İdris Bey “Kişi düşmanının dilini mutlaka öğrenmelidir” diyor. Zira İdris Beyin söylediğine göre, bugün Rusya’da hükümet bütün ajanlarına Türkçe öğretiyor. İdris Bey “Biz de onların dillerini öğrenmeliyiz” diyor.

390988_10150376765762620_791015433_n

Hansaray tamamen turistik bir ziyaretgâh haline gelmiş. İçerisi tıklım tıklım turist kaynıyor. Tabiî ki bunların çoğu da Rusya’dan geliyor, Almanlar da ağırlıkta. Hansaray çok iyi korunmuş bir halde. Buranın mescidinden ezan okunuyor. Biz de hemen abdest alıp o camide namaz kılıyoruz. Ne yazık ki, içeride bizden başka kimse yoktu. Hediyelik eşyalar satanlar hep Türkçe konuşuyorlar. Bizim Türkiye’den geldiğimizi anladıklarında, hemen ilgi gösteriyorlar. Hemen merkezde bizi kahraman İsmail Gaspıralı’nın heykeli karşılıyor. Heykelin üstünde İsmail Gaspirinsky yazıyor. Hansaray’a giden yol üzerinde de ünlü Rus yazar Puşkin’in heykeli var. Gaspıralı’yı tanımayanlar olabilir. Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray’a iki saat mesafedeki Avcıköy’de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinsky (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey’in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray’da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansaray ile silinmez izler bırakmış. Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahçesaray’da vefat etmiş. Ertesi gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilmiş.

Simferopol’un ortasından, Kırım’ın en uzun akarsuyu Salgır Nehri geçer. Nehrin her iki yanı park ve bahçelerle, gezinti yollarıyla çevrelidir. Kent, Eski ve Yeni Şehir diye ikiye ayrılır. Şehrin herhangi bir bölümüne 40–45 dakikada rahatlıkla yürünebilir. Kırım geçmişte camilerle bezeliydi. Günümüzdeyse ibadete açık tek camii Kebir’dir. 1804 yılında yaptırılan Kebir Camii özellikle Komünizm döneminde ağır tahribata uğramış. Bir dönem amacı dışında kullanılan camii Kırım Tatarlarının vatanlarına dönüşü restore edilip yeniden ibadete açıldı. Cami 2002’de ikinci kez restore edildi. Simferopol’da ziyaret edilebilecek pek çok müze bulunuyor. Tarih Müzesi, Ülke Müzesi (Kırım Cumhuriyeti Bölge Müzesi) ve Simferopol Sanat Müzesi en ön plana çıkanlar. Kırım Tatar Milli Müzesi de kurulma aşamasında. Simferopol ile Yalta arasında 86 km uzunluğunda troleybüs hattı “Dünyanın En Uzun ve En Yüksekten Geçen Troleybüs Hattı” olma özelliğine sahip. Dağları aşıp kıyı kentlerine tren hattı ile ulaşmak yerine alternatif olarak 1950’lerde inşa edilmiş. Hava kirliliği oluşturmayan ve oldukça ucuz olan troleybüs ile yolculuk yaklaşık iki saat sürüyor. 753 rakımlı Angarskiy Geçidi hattın en yüksek noktasıdır.
Bunca gezintiden sonra, artık Kırım’dan geri dönüş yolculuğuna başlama zamanı gelmişti.

386027_10150376769252620_1644224103_n

TRANSDNİESTER (TRANSDİNYEPER) BÖLGESİ

Geri dönüşte Dzahnkoy ve Kherson üzerinden bu sefer Odessa’yı paralel geçip Tiraspol kapısından Moldova’nın başşehri Kişinev’e gideceğiz. Ancak Tiraspol kapısından Kişinev’e gidecekken karşımızda Moldova sınırı yerine, farklı bir ülkenin bayrakları ile bezeli bir sınır buluyoruz. Haritalarımızı tekrar tekrar kontrol ediyoruz, ancak durum anlaşılır gibi değil. İlk anda harita okuma ve tercümanlık görevi bende olduğu için ekip arkadaşlarım şaşkınlık içinde bana bakıyorlar “Nereye geldik?” der gibi. Ancak kesinlikle doğru yerde bulunduğuma emin olduğum için, hemen inip kapıdaki görevlilere durumu soruyorum. Yarım yamalak İngilizceleriyle buranın Moldova olmadığını ve bağımsız Transdniester (Transdinyeper) bölgesi olduğunu açıklıyorlar. Burası ayrılıkçı Moldovalıların, Moldova’ya bağlı olmak istemedikleri için Rus askerleri ile birlikte özerkliklerini ilân ettikleri bölge. 1992 yılında Sovyetlerden sonra yapılan toprak dağılımlarında sorun teşkil eden yerlerden biri de bu bölgeymiş meğer. Burada yaşayan halkın çoğunluğu Rus olduğu için Moldova’ya bağlı olmak istemiyorlar, çözümü de böyle bağımsız bir ülke kurmakta bulmuşlar. Bu bilgileri tabiî sonradan öğreniyoruz, askerlere sorduğumda durumu pek açıklayamıyorlar, onlardan ülkeleri ile ilgili bir broşür istiyorum, broşürleri olmadığını söylüyorlar. En azından bir internet sitesi var mı diye sorduğumda da, bizi saatlerce güldüren bir cevap verdiler: “Ülkemizin adını Google’a yazın oradan gerekli bilgileri bulursunuz”…

311018_10150376768642620_1796557065_n

Bu şekilde adam başı 25’er Euro ödeyerek bu ülkeye giriyoruz. Zaten kapının kuruluş amacı da o olsa gerek. İnsanlardan para almak. Arabamızla ilerlerken Moldova’ya giriş kapısını arıyoruz haliyle. Orta yaşın üstünde bir vatandaşın yanında durarak sormak istiyoruz. “Moldova ne tarafta?” Adam gayet sakin bir şekilde “Moldova burası ya” deyip yanımızdan ayrılıyor. Herhalde akşam haberlerini izlemiyor, başka bir ülkenin kurulduğundan habersiz diye düşünüp daha genç birine soruyoruz. Bu genç olaylardan haberdar, bize hemen Moldova kapısını tarif ediyor. Bununla da kalmayıp, bu ülkenin durumunu soruyoruz kendisine, olayları 1992 yılından bugüne kadar sırasıyla anlatıyor. Teşekkür edip kapıya doğru yolumuza devam ediyoruz. Bu ülkeyi 10 dakikada doğudan batıya kat edip diğer taraftan Kişinev’e doğru geçmek üzere bu sefer gerçekten Moldova kapısına vardığımızda, Moldova’daki sarhoş güvenlik görevlisi bu absürd durumu özetleyecek son noktayı koyuyor. Diyalog aynen şu şekilde cereyan ediyor:
Görevli: Nereden geliyorsunuz?
Ben: Transdniester’den.
Dostoyevski’nin romanlarındaki Saint Petersburg sarhoşlarının edasıyla ıslak bir kahkaha atarak:
Görevli: Haaa! Şu Muz Cumhuriyeti mi? (“Banana Republika” diyor aynen…)

Karpatlar, Transilvanya, Oradea…
KARPATLAR

Yaşadığımız ilginç deneyimin etkisinde güle güle Kişinev’i geride bırakıp, İaşi kapısından yeniden Romanya’ya geçmek üzere yolumuza devam ediyoruz. Bu arada Moldova’nın yemyeşil köylerinden geçerken buralara hayran kalıyoruz. Her biri birbirinden güzel tabiat manzaralarını geride bırakıyoruz. İaşi’ye gecenin bir yarısı varıyoruz ve ertesi günkü zorlu yolculuğumuza hazırlanıyoruz.

Ertesi gün sabahtan hemen yola koyuluyoruz. Hedefimiz Romanya’yı doğudan batıya boydan boya kat ederek Macaristan’a ulaşmak. Bunun için İaşi’den başlayarak Bacau, Targu Mures, Cluj Napoca şehirlerini geçerek yine Romanya’nın Oradea şehrinden Macaristan’ın başşehri Budapeşte’ye gideceğiz. Tabiî bunu gerçekleştirmek kolay değil, çünkü söz konusu bölge Orta ve Batı Karpatları aşmak anlamına geliyor. Karpatlar demişken, bu sırada Karpatların Maradonası olarak ünlenen Hagi’nin de köyünün çok yakınlarından geçeceğimizi öğreniyoruz. Tam bir gün süren Karpat yolculuğumuzda, harika tabiat manzaraları bizi karşılıyor. Romanya’nın bu bölgeleri, Avrupa Birliği finansmanıyla oluşturulan örnek yerleşim yerlerini de barındıran bir bölge. Avrupalıların yayla turizmi için de en gözde mekânlarından biri. Dağ, bayır, ova hep düzgün ve yemyeşil. Her tarafta otlar muntazaman biçiliyor. Bu sebeple tek bir sararmış ot bulamıyorsunuz. Ayrıca biçilmiş otlar da bir araya getirilip balyalanıyor. Bu da çok hoş bir manzara oluşturuyor. Her yer saman balyaları ile dolu. Bunlar kuruyunca, fazlaları da yakıldığı için, burnunuza sürekli bir yanık ot kokusu geliyor. Avrupa Birliği, aynı zamanda yolları da yaptırıyor Romanya’da. Bu sebeple, sürekli bir inşaat çalışması var. Romanya’nın en doğusundan en batısına kadar hiç mübalâğasız hemen her bir kilometrede bir yol çalışması var. Bu sebeple uzun yol daha da uzuyor.

320698_10150376778552620_2038306008_n

Dağ köylülerini görüyoruz zaman zaman. Çoğunluğu sadece ot yolmakla meşgul. Ziraat yapılacak alan pek yok burada, çünkü daha çok bölge yayla turizmi için düşünülmüş. Yemyeşil dağlar arasında, dereler çağlıyor. Muntazam kulübeciklerin etrafında insanlar ot yolmaya devam ediyorlar tırpanlarıyla. Sonra da bunları düzgünce balyalıyorlar. Ayrıca hayvancılık da çok gelişmiş durumda, hayvanlar da öyle. Zira Romanya’da karşılaştığımız her at ve sığır neredeyse insanı ürkütecek derecelerde büyük görünüyor. Gözlerimiz daha mütevazi boyutta olanlara alıştığı için midir nedir, bu hayvanlar bize çok ilginç geliyor. Bu arada yeşil dağların eteklerinde bir sağa, bir sola koşuşturup duran ve özgürlüğün tadını çıkaran yılkı atlarına rastlıyoruz. İçimiz geçiyor onları görünce. Hemen durup deklanşöre basıyoruz.

TRANSİLVANYA

Bu arada Romanya’nın kuzeybatı bölümünü kaplayan, güneyinde Karpatların “Güney Transilvanya Alpleri” adıyla anılan bölümü ile Oltenia bölgesinden, batıda Transfagaraşan adıyla anılan Doğu Karpatlar ile Moldova bölgesinden ayrılan coğrafî bölge olan Transilvanya’dan da geçiyoruz. Transilvanya Hollywood’un Kont Drakula’sının memleketi olması hasebiyle bizim tarafından vampirler şehri olarak bilinse de esasında burası bugünkü Romanya sınırlarında kalan ormanlık ve şatolarıyla ve şaşalı yapılarıyla ünlü sevimli bir bölgedir. Bu bölgenin Batı kısmı Ardel olarak da bilinir. Transilvanya’nın doğusunda yer alan Banat bölgesi de üzüm bağları ile meşhurdur.
Transilvanya’nın kelime anlamı “ormanlar arası” olarak çevrilebilir. Trans: öte, ilvan: orman, ya: ülke adı yapım eki olmak üzere: ‘Ormanın ötesindeki ülke anlamına gelir. Erdel olarak bildiğimiz bölge uzun süre Osmanlı’ya bağlı bir prenslik olarak varlığını sürdürmüştür. Erdel kelimesi de Macarca’dan geçmedir, zira Macarlar bölgeye Erdely demektedirler. Yani Transilvanya eskiden bir Osmanlı prensliğidir denebilir. Bu bölgede Macar nüfusu da bir hayli fazladır.

ORADEA

Romanya’yı baştan başa geçtikten sonra, artık bu ülkedeki son durağımız Oradea’ya varmış olduk. Buradan Budapeşte’ye geçeceğiz. Ancak Oradea’ya çok geç bir saatte vardık. Karnımız çok acıktığı için hemen yiyecek bir şey aramaya koyulduk. Geç olduğu için her yer kapalı idi, yolda yürüyen bir gence sormak istedik. Yaklaşıp sorduğumuzda ise, büyük bir sürprizle karşılaştık. Zira soru sorduğumuz genç Türk olduğumuzu anladıktan sonra akıcı İngilizcesiyle, “Ben de Müslümanım, ben de Müslümanım” demeye başladı. Oradea gibi bir yerde gecenin bir yarısı bir Müslümana rastlamak büyük sürpriz olmuştu. Hem de bu genç bundan tam 6 yıl önce Müslüman olmuş ve aslen Hıristiyan kökenli bir aileden geliyor. Asıl adı Romeo olan bu genç, sonradan Yusuf adını almış. Bize çok yardımcı oldu. Önce yemek yiyeceğimiz bir yere götürdü, sonra da otel bulmamıza yardımcı oldu. Bunları yaparken çok mutlu görünüyordu ve “Ben çok günahkârım, size iyilik yapmak istiyorum” diyordu sürekli. Yusuf’un vicdanındaki bu ses, hepimizi duygulandırmıştı. Kaderin bir cilvesi olan bu karşılaşmanın verdiği huzur ile Yusuf’la helâlleştikten sonra dinlenmeye çekildik.

, , , , , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar