girne

SEYAHATLER

Kıbrıs Seyahati

20 Ağu , 2014  

Biz Türkiye’den bakınca “yavru vatan” deriz ona. Oraya gidince sahiden de vatanımız olduğunu hissederiz. Ama farklıdır yine de, bize ait olan yönleri bir yana kendine has bir yapısı vardır onun.

Kıbrıs’tan bahsediyoruz. Kıbrıs derken onun da Kuzey kesiminden, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden, yani KKTC’den. Irak gezimizden bir ay sonra yolumuz bu sefer Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti’ne düştü. Burada uluslar arası bir çevre konferansı vesilesiyle bulunuyorduk. İstanbul üşürken Kıbrıs’ta günlük güneşlik bir hava vardı. Baharın başlangıcını yaşadığımız günlerde Kıbrıs’a da her yerde olduğu gibi bahar daha da erken gelmişti. İstanbul’dan Lefkoşa’daki Ercan Havalimanı’na 1saat 15 dakikalık bir uçuşla varıyorsunuz. Ercan, Lefkoşa’ya 20 dakika mesafede KKTC’nin en büyük havalimanı. Lefkoşa da KKTC’nin başkenti. Lefkoşa’yı anlatmadan önce Kıbrıs’a genel bir bakış gönderelim istiyorum.

KKTC biliyorsunuz Kıbrıs adasının kuzey kesiminde yer alan Türk Cumhuriyeti. Bunu Türkiye’de bilmeyen yoktur. Bugün durum böyle ama gelin biz tarihte daha gerilere gidelim. Adanın ilk sakinlerinin Anadolu, Suriye ve Filistin’den MÖ 7000-6500 yılları arasında göç ettikleri sanılıyor. Göçün sebebinin ise doğal afetler ve düşman saldırıları olduğu tahmin ediliyor. Yani ta o devirlerden beridir Kıbrıs bir tenezzüh yeri, bir sığınak ve barış dolu bir korunak olarak görülüyormuş. Biz de İstanbul’un dağdağasından Kıbrıs’ın tenhalığı ve dinginliğine gittiğimizde adanın bu özelliğini müşahade etmiş olduk. Her ne kadar zaman zaman suları ısınsa da Kıbrıs’ın bir barış adası olması gerektiğine kanaat getirdik.

15aKıbrıs Doğu Akdeniz’in en önemli adası. Adını zengin bakır kaynaklarından aldığı sanılıyor. Aynı zamanda konumu ve doğal zenginlikleri sayesinde de Kıbrıs önemli bir ticaret merkeziymiş. Tam da bu sebeple tarih boyunca pek çok uygarlık onu ele geçirmek için çetin savaşlar vermiş. Sırasıyla Mısırlılar, Asurlular, Fenikeliler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Lüzinyanlar, Venedikliler ve Osmanlılar adada hüküm sürmüşler. Hatta Shakespeare’in ünlü eseri Othello’da Venedikliler ile Osmanlıların Kıbrıs adası için verdiği amansız savaş içinde geçen aşk entrikaları anlatılır.

Her dönemde insanların huzur içinde yaşadıkları ada ise günümüzde olduğu gibi zaman zaman gerginliklere sahne olmuş ne yazık ki. Biz insanlar güzellikleri paylaşmak yerine, onun tek sahibi olmak dürtüsüyle hareket ettiğimizden midir nedir, her yeri kana bulamakta üstümüze yok.

Bugün Kıbrıs adasında iki ülke bulunuyor. Her ne kadar Rum kesimi kabul etmese de ülkede Bir Rum bir de Türk yönetimi var. Ada aynı zamanda Avrupa Birliği üyesi. Ancak bu durum da tartışmalı. Rumlar Türk tarafını Kıbrıs Cumhuriyeti’ni işgal edenler olarak tanımlarken, KKTC tarafı ise kendilerinin bağımsız bir devlet olduklarını söylüyor ancak onlar da resmen tanınmamaktan şikâyetçi. Ada Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB üyesi olunca durum daha da karmaşıklaştı haliyle. İkiye bölünmüş tek ülke olarak mı Birliğe girdi yoksa sadece Rum tarafı olarak mı katıldı belli değil ne yazık ki. Bir süre daha da belli olacak gibi görünmüyor.

4 Bayraklı Ada

Kıbrıs sorununun tarihi sürecine ya da bugünkü siyasi duruma fazla girme ihtiyacı hissetmiyorum. Zaten bunlar fazlaca yazılıyor gazetelerde. Daha çok müşahede ettiğimiz ilginçliklerden söz etmek istiyor ve bu ülkeyi biraz da bilmediğimiz yönleriyle, tarihi ve doğal güzellikleriyle, insanlarıyla ve yerel problemleriyle tanımalıyız diye düşünüyorum.

Hiç Kıbrıs’a gitmeden, orada yaşayan halkın düşünce ve duygularını bilmeden, bunları paylaşmadan yani Kıbrıs’ı tanımadan Kıbrıs davası güdenlerin de bu yazıdan istifade etmelerini istiyorum.

Bugünkü KKTC 15 Kasım 1983’te kurulmuş ve başkenti Lefkoşa olarak belirlenmiş. Aynı şekilde Rum kesiminin de başkenti Lefkoşa ya da diğer adıyla Nicosia. Bu bakımdan Lefkoşa’nın çok ilginç bir kaderi var. Çünkü bu şehir tıpkı Berlin gibi ortadan ikiye bölünmüştür. Gerçi bugünlerde şehri ortadan ikiye ayıran Lokmacı Barikatı’nın açılacağı müjdesi alındı ama bizim ziyaretimiz sırasında durum böyleydi.

Tıpkı adanın genelinde olduğu gibi bu şehirde de çok bayraklı bir görünüm yaşanıyordu. Yani Lefkoşa şehrinde 4 ülkenin bayraklarını görmeniz mümkün. Türkiye’nin, KKTC’nin, Yunanistan’ın ve de Kıbrıs Rum Yönetiminin.

Türkiye ve Yunanistan bu ülkelerin bayraklarını kendi bayraklarının gölgesi altında tutmaya devam ediyorlar. Bir de bunlara İngiliz etkisi eklenince ülke karmakarışık bir hâle geliyor doğal olarak.

Evet her yerde ağır bir İngiliz etkisi görünüyor. Adayı karıştıranlar İngilizler olduğu için ve hâlâ İngilizlere ait bölgeler bulunduğundan buradan el çekmişe benzemiyorlar.

Bunun yanında ABD ile BM’nin de eli bulunuyor bu adada. Bir adada neden bu kadar el olur diye soracak olursanız, Kıbrıs’ın stratejik önemi diye cevaplanabilir herhâlde.

Kıbrıs’ta geçirdiğimiz bir haftada zaman zaman beraber seyahat ettiğimiz bir Amerikalı, KKTC’de İngilizce tabirlerin çokluğuna dikkatimi çekmiş ve şaşkınlığını dile getirmişti. Zaten ada sakinlerinin çoğunluğu da İngilizce’yi çok iyi biliyor. Son olarak da Kıbrıs’ta tıpkı İngiltere’de olduğu gibi trafik soldan akıyor.

Trafikten söz açılmışken, Kıbrıs’a ilk defa gidenler için alışması güç olan şeylerden biri de trafiğin sağ yerine soldan akması. Bunun sebebi de İngiliz etkisi işte.

Evet Kıbrıs’a dört bayraklı ada diyebiliriz ama ada üzerinde at koşturanlar dörtten fazla ne yazık ki.

LEFKOŞA

Dünyada ortadan ikiye bölünmüş son şehirlerden biri Lefkoşa. Bu sebeple tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşıyor belki de. Yedinci yüzyıla ait Asur kaynaklarında adı Ledra olarak geçiyormuş Lefkoşa’nın. MÖ 300 yılında ise Lefkos adlı hükümdar şehri yeniden inşa ederek kendi adını vermiş. Nicosia ismi ise ilk kez 1192’de yerli halk, adaya saldıran Tapınak Şövalyelerine başkaldırdığı zaman kullanılmış tarihçilere göre. O günlerden beridir de adanın başkenti olmuş Lefkoşa. Şehir 1570 yılında ise Osmanlı egemenliğine geçmiş.

Girne kapısından girilir

Lefkoşa’yı önce Girne kapısından girerek gezmeye başlıyoruz. Lefkoşa’nın sur içi bölgesine kuzeyden giriş sağlayan bu kapı 1562 yılında Venedikliler tarafından yapılmış. Kemerli bir yapıya sahip olan kapı Lefkoşa’nın en önemli kapılarından biri. Hâlâ bu kapının duvarlarında Venedik ve Osmanlı dönemine ait kitabeler bulmak mümkün. 1821 yılında Osmanlı döneminde tamirat görmüş ve üst kısmına kubbeli bir bekçi odası eklenmiş. 1931 yılında da iki tarafına bugün yürüdüğümüz yollar açılmış. Uzun yıllar Girne yönünden Lefkoşa’ya girmek için sadece bu kapı kullanılıyormuş. Bu kapı şimdi Turizm ve Enformasyon bürosu olarak kullanılıyor. Girne Kapısı’nın hemen ilerisinde solda ise KKTC’nin önemli isimlerinden merhum Dr Fazıl Küçük’ün bir heykeli bulunuyor. Küçük, ömrünü Kıbrıs davasına adamış, 1959 yılında adada bir bütün olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı muavini olmuştu. O zaman Cumhurbaşkanı Rum, muavini ise Türk olmak durumundaydı. Daha sonra ise 1967’de kurulan Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi’nde başkanlık da yaptı. 1973 yılına kadar Cumhurbaşkanı muavini olarak yürüttüğü görevini şimdi Türkiye’de Kıbrıs denilince ilk akla gelen isme, yani Rauf Denktaş’a bıraktı. Dr Küçük 1980’li yılların başında hayatını kaybetti. Küçük, Kıbrıs davasının Türkiye olmadan çözülemeyeceğine inanıyordu ve böyle yaşadı.

16a

Girne kapısından sonra İstanbul caddesi üzerinden doğuya doğru devam edip, caddenin Yeni Cami Caddesiyle kesiştiği yerden döndüğünüzde Yeni Cami’ye ulaşıyorsunuz. Yeni Cami de 14. yüzyılda yapılmış olan bir Latin Katolik Kilisesi’nden camiye dönüştürülmüş. Asıl yapı 1740’da yıkılmış, hemen yanı başına yenisi inşa edilmiş. Bu mahalleye de Yeni Cami adı verilmiş. Yeni Cami Mahallesi’nde Lüzinyan Evi olarak bilinen ve 15. yüzyılda inşa edilmiş olan bir de tarihi konak bulunuyor. Konak günümüzde Osmanlı, Lüzinyan ve Venedik eserlerinin sergilendiği bir müze olarak kullanılıyor.

Buradan daha güneye doğru devam ettiğinizde 14. yüzyılda inşa edilmiş bir kiliseden çevrilen Haydarpaşa Camisi’ni görebilirsiniz. Burası 50’li yıllardan beridir bir sergi salonu olarak kullanılıyor. Caminin hemen çaprazında caddenin daha da aşağısında ise bir Taş Eserler Müzesi yer alıyor. Bu müze az sonra anlatacağım Selimiye Camii’nin avlusunda bulunuyor. Binanın geçmişte adaya uğrayan hacıların ve seyyahların ağırlandığı bir misafirhane olarak kullanıldığı sanılıyor.

Selimiye Camisi şahane

Lefkoşa’da daha bir çok döneme ait tarihi eserler bulmak mümkün. Bunların en önemlileri arasında da eski bir katedral olan Selimiye Camii sayılabilir. St. Sophia Katedrali’nden çevrilen Selimiye Camii 1208 ile 1326 yılları arasında Lüzinyanlar tarafından inşa edilmiş. Bu eser Kıbrıs’taki gotik tarzı mimarinin en önemli örneği olarak tanınıyor. 1570 yılında Osmanlıların Lefkoşa’yı fethinden sonra katedrale bir minare eklenerek Aziz Sofya Camisine dönüştürülmüş, 1954 yılında ise ismi Selimiye Camii olarak değiştirilmiş. Lefkoşa’nın en güzel tarihi abidesi olarak ayakta duran bu yapı, dışardan taş mimarisiyle hayranlık uyandırırken içerden ise bembeyaz tavanıyla göz kamaştırıyor.

Selimiye Camisi’nin güney tarafına düşen kısımda bulunan Bedesten ise Lefkoşa’nın çok kültürlü tarihini yansıtan en önemli eserlerden biri. Selimiye Camisi’nin güney tarafına düşen Bedesten’in temeli 12. yüzyılda Bizanslılar tarafından atılmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise yapıya hep yeni bir şeyler eklenmiş. Rum-Ortodokslar tarafından psikoposluk merkezi, Latin Katolikler tarafından kilise olarak kullanılan bina, Osmanlıların yaptığı mimari değişiklikle bir kapalı çarşıya dönüştürülmüş. Günümüzde kullanılmayacak kadar harap olan bina, AB’nin katkılarıyla restore edilmiş.

Bu civarda aynı zamanda bir de Büyük Hamam bulunuyor. Hamam tam 14. yüzyıla tarihleniyor. Latin Aziz George tarafından inşa edildiği söyleniyor. Şu anda Türk Hamamı olarak faaliyete devam ediyor.

Otantik ve güzel: Büyük Han

Lefkoşa’da bundan başka görülmesi gereken en önemli yerlerden biri de Büyük Han. Büyük Han’ın inşası için emri Kıbrıs’ın ilk Osmanlı yöneticisi Muzaffer Paşa 1572 yılında vermiş. Han’ın mimari yapısı o dönemlerde Anadolu’da inşa edilenlerle birebir benzerlik taşıyor. Tamamıyla taştan inşa edilmiş olan Han’ın içinde tam 68 oda ve 10 dükkan bulunuyor. Büyük Han’ın tam ortasında da çok güzel küçük bir mescid var. Burada hediyelik eşya dükkanları ile otantik restoranlar bulmak mümkün. Salı ve Perşembe akşamları da iç bahçede canlı müzik eşliğinde akşam yemeğinin tadını çıkarmak mümkün.

Lefkoşa’da Selimiye Camii civarındaki bir başka tarihi eser de Derviş Paşa Konağı. 19. yüzyılda inşa edilen konak Türk mimari yapısını tamamıyla yansıtıyor. Konak Kıbrıs’ta yayınlanan ilk Türkçe gazete olan Zaman’ı çıkaran Derviş Paşa’ya ait ve şu anda da Etnografya Müzesi olarak kullanılıyor.

Selimiye Camii’nin civarında bulunan ve Lefkoşa’nın en önemli meydanı olarak bilinen Sütunlu Meydana adını veren Venedik Sütunu Kıbrıs’taki Venedik yönetimine haraç olarak Salamis’teki orjinal yerinden sökülerek buraya getirilmiş. Granitten mamül sütunun üstünde Venediklilere ait özel işaretler bulunuyor.

Dervişlerin mekânı

Lefkoşa’yı anlatırken Mevlevi Tekkesi’nden de bahsetmek gerekir. Dünya üzerinde en iyi korunmuş olan Mevlevi Tekkelerinden biri Lefkoşa’da bulunuyor. Tekke Girne Kapısı’nın yüz metre kadar güneyinde yer alıyor. Tekke 17 yüzyılda inşa edildiğinde şu anda kapladığı alandan daha büyük yer kaplıyormuş ancak günümüze daha küçük bir kısmı kalmış. Buna rağmen yapı iyi korunmuş ve çeşitli restorasyonlara tabi tutulmuş. Yapı şu anda Mevlevi Müzesi olarak kullanılıyor.

Yeşil (ve uzun) Hat

Lefkoşa’ya gelip de Yeşil Hattı görmeden gitmek olmaz. Yeşil Hat Lefkoşa’yı ikiye bölen uzun çizginin adı. Yani şehrin en sıcak noktası. Bu hattın en sıcak yeri de Yiğitler Burcu diye bilinen parkın ayırdığı bölüm. Bu parktan Rum Kesimi’ndeki günlük yaşayışa şahit olabilirsiniz. Bu birleşme ve ayrışma noktasında aradaki tek engel bir tel örgü sadece. Onun haricinde elinizi uzatsanız Rum kesiminden herhangi biriyle tokalaşabilirsiniz. İki ülke işte bu kadar yakın birbirine aslında. Nitekim iki Kıbrıs Türkü genç çaylarını, öğlen yemeklerini yedikten sonra Rum Kesimi’ne bakarak yudumluyorlar. Dünyada bu kadar iç içeyken bölünmüş başka bir şehir kalmadı. En son Berlin, duvarlarla bu şekilde ikiye ayrılmıştı. O da yıllar önce yıkıldı. Gerçi hâlâ Kudüs gibi yerlerde duvarlar inşa ediliyor ancak Kudüs’teki durum Lefkoşa’daki gibi değil. Orada duvar şehrin etrafına çevrilmiş. Burada ise hayatın tam ortasına, şehrin kalbine çekilmiş.

Lokmacı Barikatı

Her ne kadar artık açılmış olsa da, bu manada Lokmacı Barikatı da ilginç bir yer. Orayı da görmeye gidiyoruz tabii ki. 5-6 metre genişliğinde bir cadde burası aslında. Şehrin kalbinin attığı uzun çarşının bir devamı var Rum Kesimi’nde. Türk tarafı uzun süre buradan geçiş sağlamak için girişimlerde bulunmuş. Lefkoşa’da günlük yaşayışın normale dönmesi için iyi bir fikir olacağını düşünmüşler. Nitekim geçişi sağlamak için bir de Lokmacı Köprüsü inşa edilmiş ancak karşı taraf aynı iyi niyette olmadığını bu kapıyı açmayarak göstermişti. Nitekim Lokmacı Köprüsü’de yıkılmıştı. Sonra yerinde bir kontrplak barikat konulmuştu. Bu barikatın bir de bir metre eninde bir kapısı vardı. Neyse ki yapılan çalışmalar sonrasında birkaç sene önce bu barikattan geçişler sağlanmaya başlandı ve böylece iki çarşı birleştirilmiş gibi oldu… Ama yine de Ada’daki ve şehirdeki bölünmüşlük olanca gücüyle hissedilmeye devam ediyor…

DEMOKRASİ KAHVEHANESİ

17. yüzyılda inşa edilmiş olan Kumarcılar Hanı’nın (Osmanlı yapısı olan bu Han’ın neden bu ismi aldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Çünkü ne yazık ki Kıbrıs aynı zamanda bir Kumar merkezi olarak da biliniyor) hemen bir sokak ilerisinde ilginç bir kahvehane bulunuyor: Demokrasi Kahvehanesi.

Demokrasi Kahvehanesi öz Kıbrıslı Türklerin gerçek fotoğrafını yansıtması açısından ilginç bir mekân. Burada Mehmet Kadiri adlı vatandaşla konuşuyoruz ilk olarak. Demokrasi Kahvehanesi adından da anlaşılacağı üzere sıradan bir kahvehane değil. Burada toplanan insanlar her türden siyasî meseleyi özgürce konuşabiliyormuş. Kadiri’nin söylediği şu: Biz parti yahut görüş ayrımı yapmadan insanların gelip burada Kıbrıs’ın her türlü problemini konuşmasını istiyoruz. Bu sebeple kahvehaneye bu ismi verdik.”

Kahvehane’nin duvarları her türlü siyasi söylemle dolu. Kıbrıs’ın bağımsızlığını savunandan tutun da, Rumlarla birlikteliğe kadar farklı siyasî görüşlerde insanlar buraya gelip tartışıyorlarmış. En önemli şey ise genelde öz Kıbrıslıların burada bulunması. Bu açıdan burada Kıbrıslıların şikâyetlerini ve görüşlerini öğrenme fırsatı buluyoruz.

Buradaki Kıbrıslı vatandaşların en büyük şikâyetleri Türkiye’nin doğu ve güneyinden gelen göçlerin Kıbrıs’ın kültür yapısını bozması. “Daha önce burada hiçbir asayiş olayı yaşanmazdı, göçlerden sonra akşamları sokağa rahat çıkamaz olduk” diyor kahvehanedeki bir başka Mehmet bey.

Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundan gelen, eğitim ve gelir düzeyi düşük TC vatandaşları Kıbrıs’ı kendilerine yeni bir ekmek kapısı olarak görüyorlar hâliyle. Ancak buraya gelirken buranın Türkiye’den daha farklı bir kültür yapısına sahip olduğunu göz ardı ederek geliyor ve bir bakıma kendileri dönüşmek yerine, Kıbrıs’ı dönüştürmeyi tercih ediyorlar. İşte öz Kıbrıslı vatandaşların şikâyetleri de bu noktada düğümleniyor. Biraz da eğitim seviyesinin düşüklüğünden olsa gerek asayiş olaylarına da en fazla Türkiye’den buraya gelen insanların karışması, adalıları bir hayli rahatsız etmişe benziyor.

Adalıların bir başka şikâyeti ise Türkiye’nin gölgesinde olmaktan bıkmaları. Kendilerinin bağımsız bir devlet gibi değil de Türkiye’nin bir vilayeti gibi görülmesinden epey rahatsız olduklarını dile getiriyorlar. Başbakanlık binalarının hemen karşısında bulunan Türkiye Büyükelçiliğini de Türkiye’nin gölgesi altında kalmalarına delil olarak gösteriyorlar. Mehmet Bey şunları söylüyor: “Biz Türk askerinin bizi korumasından şikâyetçi değiliz bilakis bundan memnun olabiliriz. Ancak asıl şikayetimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç işlerimize müdahale etmesi”.

Burada Kıbrıslı vatandaşlarda “asker sadece sınırlarımızı beklesin” tarzında bir görüşün hakim olduğunu görüyoruz. Bu ilk bakışta biraz bencilce geliyor, hatta daha ileri tabirle nankörlük diye nitelendirebilecekler bile çıkabilir. Ancak gelin dilerseniz onları dinlemeye devam edelim. Örneğin Mehmet Bey diyor ki: “Bizim hükümetlerimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kukla hükümeti gibi. Biz kendimizi yönetenleri kendimiz seçemiyoruz.”

Sonra da soruyor Mehmet Bey? “Bunun neresi bağımsızlık?

İşte Demokrasi Kahvehanesi’nden yükselen aykırı sesler bu şekilde. Oradan ayrılırken kahvehanedekiler “Bunları yazacaksanız doğru yazın. Türkiye’den gelen hiç bir gazeteci bizim dediklerimizi yazmıyor. Bari siz doğru yazın” diye de tembihlediler. Ben de onların dediklerini noktasına, virgülüne dokunmadan yazdım.

16a (1)GİRNE

Girne Başkent Lefkoşa’ya yaklaşık yarım saat mesafede çok güzel bir sahil şehri. Egzotik limanı, yemyeşil dağları ve sahil şeridi ile tam bir tatil beldesi. Girne’nin MÖ 10. yüzyılda Peleponez’den göçen Akalar tarafından kurulduğu söylenir. İddiaya gore Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia dağlarının adını vermişlerdir. Bir başka görüş ise Girne’ye ilk yerleşenlerin MÖ 9. yüzyılda adanın kıyılarında ticaret kolonileri kuran Fenikeliler olduğudur.

Roma kaynaklarında ise Girne’nin adı Corineum olarak geçmektedir. Bizans döneminde birkaç kez Araplar ve korsanlar tarafından ele geçirilen şehrin tarihi, adanın genel tarihi ile benzerlik gösterir.

Tarihi liman

Girne’de ilk görülmesi gereken yer eski limandır. At nalı şeklinde inşa edilmiş olan liman, şehrin odak noktasındadır. Tarihi Girne Limanı, rengarenk balıkçı tekneleri, limana demir atmış yatları, her daim canlı olan kafe ve restoranları ile turistler için olduğu gibi yerli halk için hayata kaynaklık etmektedir. Liman’ı çevreleyen restoranlarda zengin yemek menüleri ile tarihi limanı seyrederek yemek keyfi yaşamak mümkündür.

Girne Limanı’nın doğu ucunda bulunan Girne kalesi, 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından Arap istilasına karşı şehri korumak amacıyla inşa edilmiş. Kaleye Lüzinyan ve Venedikliler döneminde eklemeler yapılmış. Aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam duran kale, Girne’nin en etkileyici yapıtlarından biri.

Tarihin derinliklerindeki Batık Gemi

Girne Kalesi’ni gezerken hemen kalenin içinde yer alan Batık Gemi Müzesi’ni es geçmek olmaz. Bu müzede sergilenen gemi enkazı bugüne dek dünya üzerinde bulunmuş en eski batık gemi enkazı olma özelliğini taşıyor. Batıktan elde edilen buluntular geminin milattan önce 300 yıllarında bir fırtına sonucu batan bir Suriye ticaret gemisi olduğunu gösteriyor. Bu batık gemiyi seyrederken insanın ister istemez tüyleri ürperiyor çünkü tarihin derinliklerinden gelen böylesi bir gemiyle karşılaşmak insanın aklında mistik düşünceler çağrıştırıyor. En çok da Nuh’un gemisi geliyor insanın aklına. Bu bakımdan bu batık gemiyi görmek gerekiyor.

Bellapais Manastırı

Girne’de bulunan bir başka önemli eser de Bellapais Manastırı. Manastır 1158 ve 1205 yılları arasında inşa edilmiş. Kuzey sahillerinin tümüne hükmedebilen görüşü ve güzel dağ manzarası ile Kıbrıs’ta gotik mimari tarzının görülmesi gereken en önemli eserlerinden biridir. Manastır’da bugün konser salonu olarak kullanılan bir de salon mevcuttur ki bu salon savaş yıllarında kurşun yağmuruna tutulmuş bugün halen kurşun izleri bulunmaktadır.

Girne’den anlatacağımız son tarihi eser Saint Hillarion Kalesi olacak. Kale Girne’nin yüksek dağının zirve noktalarından birinden bulunuyor. Kalenin adını Arap istilası sırasında Kudüs’ten kaçan ve ölene dek kalenin tepesindeki bir mağarada münzevi olarak yaşan bir azizden aldığı sanılıyor. 10 yüzyılda bu bölgede bir manastır ve kilise inşa edilmiş, Lüzinyanlar da bu manastırı sonraları kaleye çevirmişlerdir. Saint Hillarion kalesinden müthiş bir Girne manzarası bulmak mümkündür. Çok yüksek olan dağın tepesindeki bu kaleyi karşıdan gören diğer kalelere Girne’ye her hangi bir saldırı yahut akın olacağı zaman mesajlar iletilirmiş. Yani bir bakıma Saint Hillarion kalesi liman şehri Girne’nin gözetleme kulesi görevini de görmekteymiş.


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar