Mayıs20
Yunanistan Gezisi notlarına kaldığımız yerden devam…
Ya biz de Yunanistan gibi olursak?
Yunanistan’da son 25-30 yılda Avrupaî pahalılıkta bir hayat tarzına teşvik edilen bir toplum üretilmeye çalışılsa da ekonomik çarklar ve sistemler köklü Avrupa ülkeleri kadar güçlü olmadığından bu sistem dahi işe yaramamıştır.
Read the rest of this entry »
Mayıs20
19 Aralık -31 Aralık 2008 tarihleri arasında Yunanistan’ın başşehri Atina’ya yapmış olduğum geziden hasıl olan ve Yeni Asya Gazetesi’nde de yayınlanan notları iki bölüm halinde sizlerle paylaşıyorum…
Read the rest of this entry »
Mayıs10
Lübnan ve Suriye’nin İsrail devleti ile diplomatik ilişkileri bulunmadığı için mecburen Ürdün üzerinden İsrail’e geçiş yapmak üzere geldiğimiz yollardan geri döndük. Lübnan sınırında bıraktığımız aracımıza yeniden kavuşup, önce Suriye üzerinden Ürdün’e geçeceğiz. Ancak Ürdün sınırına 30 kilometre yakınlıkta sol tarafta Busra’nın olduğunu fark ediyoruz. Busra bizim için çok çok önemli mekanlardan biri. Çünkü Peygamber efendimizin 12 yaşlarındayken amcası Ebu Talip’in himayesinde ticaret kervanı ile geldiği ve rahip Bahira’nın kendisini görüp Peygamber olduğunu anladığı belde burası. Hikaye özetle şöyle anlatılır kitaplarda: “Hz. Muhammed (s.a.v), amcası Ebu Talib ile birlikte ticaret için burayı şereflendirmiş. O dönemde burada son peygamberin gelişini bekleyen rahip Bahira isimli biri varmış. Önceden Yahudi olan Bahira Hıristiyan dinini kabul edip o kutlu kişinin gelmesini beklemeye başlamış. Rahip Bahira, küçük Muhammed’in (s.a.v) bulunduğu kervandaki olağanüstülükleri görünce tüm kervanı yemeğe çağırmış. Bu davette Hz. Mahammed’i (s.a.v) görüp amcasına peygamberlik müjdesini vermiş ancak Yahudilerin şerrinden korkarak hemen şehirden ayrılmasını istemiş”. Read the rest of this entry »
Nisan7
Beyrut’a
Selam olsun kalbimden Beyrut’a
Evlerine ve denizine…
Selam olsun Feyruz’a
Şam’dan ayrılırken hedefimiz bir başka Şam. Yani Trablusşam. Gerçi artık kimse oraya Trablusşam demiyor ancak, kadim ismi bu. Suriye’de 8 gün geçirdikten sonra nihayet Lübnan’a geçiş yapma vakti geliyor. Lübnan’da önce Beyrut’a uğrayacak, daha sonra ise Trablus Mevlevihanesi’ni görüntülemek amacıyla Trablus’a doğru yol alacağız.
Lübnan’a Suriye’den girecek olmak bizi biraz tedirgin etti, çünkü Suriye Lübnan’dan çekileli daha 6 ay ancak olmuştu. Acaba sınırda bir tatsızlık yaşanır mı diye düşündük. Sınıra vardığımızda ise beklediğimiz gibi olmasa da önemli bir tatsızlık bizi karşılıyordu. Sınırdaki görevlilerden Lübnan’a arabamızla giremeyeceğimiz haberini aldığımızda ne yapacağımızı şaşırmıştık. Sebebini sorduğumuzda ise Lübnan’a dizel araçların girmesinin kesinlikle yasak olduğunu öğrenecektik. Lübnan yüzölçümü bakımından küçük bir ülke olduğundan hava kirliliğine önlem olarak böyle bir uygulama yapılıyormuş. En azından bize söylenen buydu. Halbuki sınıra gelene kadar kimse bizi bu konuda uyarmamıştı. Suriye’de de kalacağınız her 7 gün için dizel araba sahibiyseniz 100 dolar ödemek koşulu vardı ancak Lübnan’a kesinlikle arabanızla giremiyorsunuz. Biz de mecburen sınırı yürüyerek geçtik ve Beyrut’taki büyük elçiliğe bizi götürmek üzere bir taksi tuttuk. Bu arada günlerden Cuma idi. Ve namaz vakti yaklaşıyordu. Bereket versin ki, taksicimiz kendisinin Müslüman olduğunu ve Cuma namazı için yol üzerindeki bir köye uğrayabileceklerini söyledi. Daha sonra taksiciden Lübnan’da çok sayıda Hıristiyan olduğunu öğrenecektik. Kendisi de gururlanarak “ben ise Müslüman köyündenim” diyordu. Taksi şoförü bize başka şeyler de anlattı. Daha 6 ay öncesine kadar Suriye askerlerinin bu topraklarda olduklarını ve buranın halkına büyük zulümlerde bulunduğunu anlattı. Suriyeli askerler kendilerine karşı çıkanları acımadan öldürüyor, köylülerin ektikleri ekinleri köklerinden kesiyor ve halka büyük zulüm yapıyorlarmış. “Çok şükür şimdi çekildiler” diyor şoförümüz. Suriye askerlerinin kurdukları güvenlik noktalarında şu anda Lübnanlılar duruyorlar. Kontrol noktaları eşliğinde cumayı kılacağımız camiye varıyoruz. Camide güzel bir hutbe dinleme fırsatı yakalıyoruz. İmamın hitabeti oldukça güçlü. Hutbe de alışkın olmadığımız şekilde 30-40 dakika kadar sürüyor. Minber de alışık olmadığımız bir şekilde. Zira Minber yerinde mihrabın yüksekçe sağ tarafına yapılmış bir balkondan sesleniyor imam. Balkona içerden bizim görmediğimiz bir merdivenle çıkılıyor. İmam gençlerin dine olan ilgisizliğinden yakınıyor. Dediği aynen şöyle, “şu yaz aylarında gençlerimizin dünya kupasına gösterdikleri kadar ilgiyi Kur’an’a ve İslama göstermediklerine şahit oluyoruz, bu bizi üzüyor”. Her yerde problemler benzeşiyor. İmam daha sonra daha derin konulara geçiyor. Müslüman ülkelerin birlik olamayışından dem vuruyor, Türkiye’yi de sayıyor bu arada. Ve bizler birlik olamadığımız için yanı başımızda bir avuç Yahudi’nin Müslüman kardeşlerimize rahatça zulümler edebildiğini ve bizim buna seyirci kaldığımızı acı ifadelerle anlatıyor. Daha sonra ise İsrail’e ve onların tuzaklarına lanet okuyarak hutbesine son veriyor.
Cumadan sonra Beyrut’a doğru yol alıyoruz. Beyrut’a vardığımızda yemyeşil örtüyle kaplanmış, haşmetli bir dağın kucağına kurulu ve eteklerini Akdenize uzatmış bir güzellik abidesi karşılıyor bizi. Şehir çok büyüleyici ve etkileyici gerçekten. Lübnan küçük bir ülke toplam nüfusu bizim Ankara kadar, yüzölçümü ise neredeyse Hatay kadar. Ülkecik adeta. Ancak şehirlerin özellikle Beyrut ve Trablus’un konumları bir harika. Hıristiyanların sayısı gerçekten de bir hayli fazla. Şehrin en lüks yerlerinde onlar oturuyorlar. Ticarete hakimler. Bunun yanında Beyrut ve Trablus’ta iç savaşın izleri halen silinmiş değil. Çatışmalar arasında Müslüman halk fakir düşmüş. Bazı binalar halen yıkık vaziyette duruyor. Beyrut’ta fazla oyalanmadan gittiğimiz Trablus’ta da, şehrin kalesine saplanıp kalmış 3 adet roket gördük. Bazı binalarda da mermi izleri aynen duruyor. Bunun yanında Trablus’ta bize Belediye Meclis Üyesi Dr. Halid Tadmori eşlik etti. Babası önemli bir tarih profesörü olan Tadmori, öğrenimini Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık bölümünde tamamlamış. Tam 14 yılını Türkiye’de geçirmiş olan Tadmori’nin halen Türkiye ile sıkı bağlantıları var. Genç yaşına rağmen Trablus’ta çok büyük kültür hizmetleri gerçekleştirmiş. Son olarak Trablus meydanında bulunan ve Abdülhamid’in yaptırdığı saat kulesini restore ettirmiş, üzerindeki Osmanlı tuğralarını yeniletmiş ve bununla da kalmayıp o caddeye Abdulhamid’in isminin verilmesini başarmış. Bu girişimlerine Trablus’ta yaşayan Ermenilerin şiddetle karşı çıktığını anlatan Tadmori, her şeye rağmen geri durmamış ve bütün bu hizmetleri bir bir gerçekleştirmiş. Saat kulesinin açılışı Türkiye’den üst düzey katılımla ve mehter eşliğinde görkemli bir törenle bir süre önce yapılmış. Şimdi ise Tadmori Trablus Mevlevihanesi’nin restorasyonu için uğraştığını anlatıyor. Zira Mevlevihane gerçekten restorasyona muhtaç bir vaziyette bulunuyor. Dr Halid Tadmori’nin asıl gerçekleştirmeyi düşündüğü proje ise bizi heyecanlandırmaya yetiyor. Orta Doğu’daki Osmanlı Eserleri envanterini çıkarmaktan bahsediyor. Oldukça büyük ve müşkülatlı olan bu projeyi gerçekleştirecek enerjiyi ailece Osmanlı hayranı olan Tadmorilerde görmek mümkün.
Sahil şehirleri olan Beyrut ve Trablus modernleşmeden fazlasıyla nasibini almış ve zaman şehirleri gece hayatının da yaşandığı batılı metropollere benzetmiş. Lübnan’da işlerimizi 2 günde tamamlayıp Ürdün üzerinden İsrail’e, kutsal şehir Kudüs’e gitmek üzere yeniden Suriye’ye dönüyoruz.
Nisan7
Kültür Bakanlığının 2007 Dünya Mevlana Yılı Dünya Mevlevihaneleri Belgesel Projesinin Orta Doğu ayağını yürütmek üzere profesyonel bir çekim ekibiyle birlikte Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail ve Mısır’ı kapsayan ve 20 günden fazla süren bir seyahate çıktık. Hudut kapılarında yaşadığımız sıkıntılar sebebiyle beklediğimizden uzun süren seyahatimizde muhteşem Orta Doğu coğrafyasını, kadim medeniyetlerin muazzam eserlerini ve günümüz zalimlerinin istibdat altında inlettiği mazlum Orta Doğuluları görme imkanı bulduk. Gezimizin kayda değer şehirleri Halep, Şam, Beyrut, Kudüs ve Kahire’ydi. Her biri muhteşem geçmişimizle ilgili inanılmaz güzellikte eserler barındıran bu şehirler, bu coğrafyanın üzerleri tozla kaplanmış birer pırlantası gibiydiler. Zira her biri hala gözlerimizde ve yüreklerimizde ışıl ışıl parlıyorlar. Bediüzzaman’ın tabiriyle üzerlerindeki cehalet, zaruret ve ihtilaf tozlarını silkelediklerinde ve istibdat duvarları yıkıldığında inşallah her biri insanlık aleminde birer abide gibi yükselecektir. Çünkü bu coğrafyanın köklerinde barındırdığı yüksek medeniyet ve kültür birikimi bir gün elbet kendini gösterecek ve Peygamberlerin mekânı Orta Doğu yeniden şahlanacaktır. Read the rest of this entry »