Umut Yavuz

Umut Dünyası

Peç, Zigetvar ve Osmanlı şehri Belgrad…

Ekim22

PEÇ

Budapeşte’den sonraki durağımız Macaristan sınırları içinde yer alan Peç (Pecs) şehri olacak. Peç, Almanya’nın Essen şehri ve İstanbul ile birlikte 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilen üç şehirden biri olma özelliğini taşıyor. Şehrin kalbine girer girmez tarihî binalar ve parke döşeli dar sokaklar sizi karşılıyor zaten. Şehrin hemen her yanı san’at galerileri ile dolu, aynı zamanda panel, konferans ve kültür merkezleri de var bu şehirde. Biz oradayken bir festival ve birden fazla kongreye ev sahipliği yapıyordu bu şehir. Hemen merkezinde bulunan bir cami ise, şimdi kiliseye çevrilmiş. Kubbenin üzerindeki hilâl üzerine bir haç oturtulmuş. Ayrıca içerideki bazı âyet ve hadisler de halen duruyor. Şehrin en görkemli yapısı olarak yükselen camimiz şu anda kilise hizmeti veriyor.
Şehirde bulunan diğer cami ise, Yakovalı Hasan Paşa Camii. Burası da müzeye çevrilmiş. Eskiden Mevlevîhane olan bu mekânda, şimdi Mevlevî müzesi bulunuyor. Cami kısmı ise, müzenin bir bölümü olarak muhafaza ediliyor. Buradaki minber ve vaaz kürsüsü Türkiye Diyaneti tarafından bağışlanmış. Cami ibadete açık olmasa da biz yaşlı bayan görevlilerden izin alıp namaz kılıyoruz. Sağolsunlar sorun etmiyorlar bu durumu. Böylece camide uzun bir aradan sonra ilk kez ibadet edilmiş oluyor. Turistler de bu yapıya ilgi gösteriyorlar.

SZEGED veya ZİGETVAR

Peç’den sonraki durağımız tarihî bir savaşa şahitlik eden Szeged şehri olacak. Zigetvar Kalesinin bulunduğu ve Zigetvar savaşının gerçekleştiği şehir burası. Aynı zamanda büyük padişah Kanunî Sultan Süleyman’ın hayatını kaybettiği şehir… Zigetvar Kalesi şu anda turistik olarak kullanılıyor. İçinde bulunan mescit de müzeye çevrilmiş. Burada temsilî bir Türk otağı bile kurulmuş.
Kaleye girişte bulunan tanıtım yazısında ve broşürlerde Türklerin Zigetvar Kalesi günleri “işgal günleri” olarak nitelendirilmiş ve Osmanlı kuvvetleri için “işgalci” tabiri uygun görülmüş. Osmanlı’nın muzaffer olduğu, ancak Macarların da kahramanca savaştığı ve kanlarının son damlasına kadar kale için çarpıştıkları hikâye edilmiş. Kanunî Sultan Süleyman için ise, “zaferi göremeden öldü” denilmiş.
Kalenin bir kaç kilometre açıklarında Szeged şehrinin hemen girişlerinde savaşın meydana geldiği ovaya da bir Macar-Türk dostluk parkı inşa edilmiş. Burada iki ordunun komutanları Kanunî Sultan Süleyman ile Zrinyi Miklos’un iki tarafın hükümetlerince yaptırılan heykelleri ile Kanunî’nin temsilî bir mezarlığı da var. Hemen yakınlarda Türk karargâhının kurulduğu yer bulunuyor. Bu civara gelen Türkler, büyük sultan Kanunî’nin hayatını kaybettiği ve iç organlarının gömülü olduğu bu yeri mutlak surette ziyaret ediyor.

BELGRAD

Zigetvar’dan sonra, artık daha batıya gitmeden yönümüzü güneye Timeşvar yakınlarından NoviSad üzerinden Belgrad’a doğru yönlendiriyoruz. Sırbistan’a geçtikten sonra, iki ülke arasında, yani Sırbistan ile Macaristan arasındaki gelişmişlik farkını yakından görüyoruz. İç savaşlarla çalkalanan Sırbistan halkı, yanı başlarındaki Macarlara göre daha kötü şartlarda yaşamak zorundalar. Sırbistan’da iç siyasî sorunlar henüz bitmiş değil. Bilmeyenler için kısaca özetleyelim: Sırbistan-Karadağ eski Yugoslavya’nın bir arada kalan iki parçası olan Sırbistan ve Karadağ arasında, önce 1992’de Yugoslavya Federal Cumhuriyeti adıyla oluşturdukları, ancak bu tanımın uluslar arası camiada kabul görmemesi üzerine, 4 Şubat 2003’de resmen benimsedikleri birliğin adıdır. Bu birlik içindeki iki ulusal oluşumu teşkil eden Sırbistan (başşehri Belgrad) ve Karadağ (başşehri Podgorica) pek çok alanda kendi politikalarını belirleme serbestliğine sahiptirler. Sırbistan-Karadağ’ın ayrıca iki otonom bölgesi bulunmaktadır. Bunlar Voyvodina (başşehri Novi Sad) ve Kosova’dır (başşehri Priştina). Nüfusun çoğunluğunun Arnavut olduğu Kosova’daki etnik çatışmalar sebebiyle, bu bölgeye NATO birlikleri konuşlandırılmış bulunduğundan, Kosova, Sırbistan-Karadağ yönetiminin fiilen dışındadır. 21 Mayıs 2006’da Karadağ’da yapılan bağımsızlık referandumunda Karadağ halkının % 55,5’lik kısmı bağımsızlık istedi. Sonuçta da Sırbistan-Karadağ, Sırbistan ve Karadağ diye resmen ikiye bölündü. 3 Haziran 2006 günü Karadağ resmen Sırbistan-Karadağ’dan ayrılıp bağımsız bir devlet olmuştur. Sırbistan hükümeti ise, Sırbistan-Karadağ’ın yasal ve siyasî halefi olduğunu ilân etmiştir.
Biz de böyle karışık bir bölgede önce Belgrad’a, oradan da Kosova’ya geçmek niyetindeydik. Belgrad’a Sırbistanlılar Beograd diyorlar. İngilizce söylemiyle ise, Belgrade olan şehrin adı bize de Belgrad olarak geçmiş. Şehir, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği platoda kurulmuş. Orta ve Batı Avrupa’yı Ön Asya ülkelerine bağlayan ana yollar Belgrad’dan geçer. Bu sebeple eskiden beri önemli bir yerleşim merkezidir. Avrupa ve Ön Asya’nın endüstri ve ticaret bölgelerinin de kavşak noktası olması dolayısıyla önemlidir. Ayrıca önemli tarihsel yolların kesişme noktasıdır. 1389 Kosova Muharebesi’nden sonra Osmanlıların nüfuz sahasına giren Sırp Devleti, başşehrini Belgrad’a nakletti (1404). Ancak artan Osmanlı baskısıyla şehir Macarlara bırakıldı. Osmanlılar Belgrad’ı ilk kez II. Murat zamanında (1441) kuşattılar. Ancak II. Murat’ın da katıldığı altı ay süren kuşatma başarılı olmadı. Belgrad ikinci kez Fatih Sultan Mehmet tarafından 1456’da kuşatıldı. Vidin’deki Osmanlı donanması Belgrad önlerine geldi. Ancak ordunun yağmaya erken başlaması ve dağınık olması yüzünden başarı sağlanamadı. Osmanlı ordusu geri çekildi ve kuşatma kaldırıldı.
2. Belgrad seferi Kanunî dönemindedir. Kanunî Sultan Süleyman, 1 Ağustos 1521’de Belgrad önlerindeki ordugâha geldi. Günlerce süren savaştan sonra 8 Ağustos’ta Belgrad alındı. Kanunî, 30 Ağustos’ta Belgrad’a girdi ve şehrin en büyük kilisesini camiye çevirdi. Ayrıca Belgrad’ın imarını emretti. Osmanlı hâkimiyetindeki Belgrad, 16. ve 17. yüzyıllarda giderek gelişti, aynı zamanda önemli bir askerî üs ve ticaret merkezi oldu. 2. Viyana Kuşatması yenilgisini fırsat bilen Avusturyalılar, Belgrad’a kadar ilerlediler ve Osmanlıların toparlanmasına fırsat vermeden şehri kuşattılar. Belgrad Kalesi, 8 Eylül 1688’de Avusturya’nın eline geçti. Osmanlıların yoğun baskısıyla şehir geri alındıysa da, tahribatın boyutları çok büyüktü. Osmanlı kısa sürede şehri imar etti, fakat 1717-1739 ve 1789-1791 yılları arasındaki Avusturya saldırıları ile yeniden tahrip edilmiştir. Belgrad dönem dönem Avusturya’ya (Pasarofça Antlaşması), dönem dönem de Osmanlı hâkimiyetine girmiştir (Ziştovi Antlaşması).
Sırplar Kara Yorgi önderliğinde tarihe Sırp İsyanı diye geçen isyanı başlattılar. Rusların desteklediği Kara Yorgi 13 Aralık 1806’da Belgrad’a girdi. 1812’de Osmanlılar Sırbistan’ı tanıdıysa da 1813’de Rusya’nın Napolyon’la savaşmasından yararlanarak Belgrad’ı yeniden aldı. 1521’de Kanunî döneminde Osmanlı topraklarına katılan Belgrad, 1878 Belgrad Antlaşmasına kadar Osmanlı’da kaldı. Bu tarihten sonra Sırbistan istiklâlini kazandı ve Belgrad başşehir oldu. Bugün hâlâ Belgrad’da Türk tarihinin ve kültürünün izlerini görmek mümkün. Osmanlılardan kalma Bayraklı Camii bugün hâlâ Belgrad’daki Müslümanlara hizmet veriyor. Ancak defalarca yıkılıp yeniden imar edilen bu güzide şehir, Prag, Viyana ve Budapeşte gibi mimarîsi ile değil, derin tarihi, kültürü ve insanları ile ilgiyi çekiyor.
Belgrad, 1. Dünya Savaşı’nda Avusturya’nın işgaline uğradıysa da Sırpların mücadelesiyle Sırbistan’a başşehirlik yapmayı sürdürdü. 2. Dünya Savaşı’nda üç gün devam eden ve 20 bin sivilin ölümüne sebep olan Alman hava bombardımanı şehri harap etti. 1944’de Yugoslav partizanların yardımıyla Talbuhin’in Sovyet birlikleri tarafından kurtarıldı.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra sanayileşme sebebiyle kırsal kesimden aldığı göç, şehrin nüfusunu hızla arttırdı. Günümüzde şehirde oturanların çoğu Sırptır, en büyük azınlıklar Hırvatlar ve Karadağlılardır.
Belgrad günümüzde bir sanayi merkezidir. Makine aletleri, motorlu araçlar, elektrik donanımı, dokuma ve yapı malzemeleri üretilir. Yugoslavya’nın en büyük ticaret merkezi olarak dış ticaretin yarıdan fazlasını elinde tutar.
Belgrad beyaz şehir olarak da bilinir. Çok soğuk olmasıyla ünlüdür. Bu sebeple, sıcacık kahve ve et suyu çorbaların bolca tüketildiği bir yerdir. Yazın ortasında da gitseniz, Belgrad’da Doğu Avrupa’nın bir çok şehri gibi hava kapalı ve serindir. Nitekim biz oradayken, kapalı bir hava ve yağmur bile vardı. Kalemegdan (Kale Meydanı) şehrin en önemli tarihî mekânıdır. Zaten şehir de esasında bu burun etrafında gelişmiştir. İsmi, aynen Türk hakimiyeti zamanında olduğu gibi, muhafaza edilmiştir. Burada bir türbe ve eski mescid de bulunmaktadır. Tuna’nın en yeşil manzaralarını, yine bu Kalemegdan üzerinden seyretmenin keyfine varabilirsiniz.

Kosova ve Bosna Hersek…

Ekim22

PRİŞTİNA-PRİZREN

Belgrad’da iki güne yakın geçirdikten sonra, Kragujevac üzerinden asıl hedefimiz olan Kosova’ya doğru yola koyulduk. Aslında bulunduğumuz noktaya Saray Bosna daha yakın olmasına rağmen, biz önce güneye doğru gidip Kosova’daki işlerimizi halletmek, sonra da kuzey batı istikametine yönelip Bosna Hersek’e geçmeye karar verdik. Bunun sebebi de, sorunlu bir bölge olan Kosova’yı erkenden gezip bitirmekti. Türkiye’yi Almanya’ya bağlayan uzun ve düz E75 karayolundan hızlıca güneye doğru devam ederek, Üsküp’e yaklaştığımız noktadan batıya yönelip Priştina’ya doğru yolumuza devam ettik. Priştina şu anda NATO yönetimindeki Kosova’nın başşehri. Türk askerlerinin de görev yaptığı KFOR (Kosovo Force) yönetiminde bağımsızlığına kavuşan Kosova’ya girişimiz biraz vakit aldıysa da, büyük bir sorunla karşılaşmadık. Kosova’ya girer girmez camilerin yükseldiğini görmek, içimize bir huzur veriyor. Müslüman bir beldeye geldiğimizi anlıyoruz böylece.
Priştina karmaşık bir şehir. Henüz savaşın izleri tam olarak silinmemiş ve şehir gelişmişliğini sağlayamamış. Hızlı, ancak gelişigüzel bir hayat akışı seziliyor caddelerde. Merkezde bulunan parlamento binasının önüne savaşta ölenlerin resimleri asılmış ve acılarının dinmediği belirtilmiş. Priştina’da, hemen merkezde bulunan Adil Usta adında bir kebapçıda Türk usûlü yemekler yiyebilirsiniz. Adil Usta, Türkiye’den Kosova’ya oradaki Türk okulunun aşçısı olarak gelmiş ve sonradan kendi işletmesini kurmuş, şimdi Priştina’ya gelen her Türk burada yemek yiyor. Burası Türk diplomatların ve askerlerin de uğrak mekânı olmuş.
Başşehir Priştina yakınlarındaki Sultan Murad (Hüdavendigâr) türbesine gidiyoruz sonra. Orada KFOR’daki Türk taburundan askerlerin türbenin etrafındaki yaban otlarını temizlediğini görüyoruz. Kendileriyle sıcak bir sohbete giriyoruz. Bu türbe, Türk askerleri gelmeden önce harap haldeymiş. Türkiye’nin girişimleriyle restore edilmiş ve şu anda çok iyi bir halde bulunuyor. Askerlerimiz de sürekli bakımını yapıyorlar zaten. Nitekim Türk askerlerinin Kosova’da varlığı, buradaki Müslümanlar için çok önemli. Türk askerleri kutsal mekânları muhafaza ediyor ve ayrıca muhtaç durumdaki halka da her türlü yardımda bulunuyor. Dindaşlarının zor duruma düşmesine izin vermiyorlar. Sırf bu sebepten Türk askerinin Lübnan’a da gitmesi gerektiğini düşünüyorduk zaten. Nitekim gitmeleri de iyi oldu. Priştina’ya yarım saat mesafede, Prizren var. Prizren’de Türkçe konuşma oranı Priştina’ya göre daha fazla. Ayrıca Prizren savaştan daha az etkilenmiş olacak ki, daha mamur bir şekilde hayatiyetini koruyor. Buradaki yapıları ihya etmede, tabiî ki TİKA’nın girişimlerini de unutmamak gerekir. Dünyanın gittiğimiz her bölgesinde olduğu gibi, burada da TİKA’nın güzel çalışmalarına şahit olduk.
Prizren’den sonra, artık Saray Bosna’ya gitme vakti gelmişti. Bu sebeple biraz geldiğimiz yollardan geri dönerek, Nis, Kraljevo ve Cacak üzerinden Sarajevo’ya, yani Saray Bosna’ya gidiyoruz. Sınıra varmadan 30-40 km’de aracımızdan dumanlar yükselmeye başlayınca, telâşlı bir şekilde kenara çektik. Ve dağ başında yardım beklemeye koyulduk, bizi gören bir Sırp, aracını durdurdu ve yardım etmek istedi. Hemen telefonuna sarılıp tamirci çağırdı. Bir yandan bizim dumandan dolayı endişelendiğimizi anlayıp, içmemiz için su getirdi. Daha önce İstanbul’a geldiğini ve çok beğendiğini söyleyen bu Sırp, bize en çok ihtiyacımız olduğu anda büyük bir yardım yapmıştı. Yardımları için en azından tamirci ücretini vermek istedikse de, kesinlikle kabul etmedi. Arabamızda önemli bir problem olmadığına mutmain olduktan sonra, Saraybosna’ya doğru yolumuza devam ettik.

SARAY BOSNA

Saray Bosna’ya, Sırp sınırından 2 saat sonra varıyorsunuz. Bu arada sayısız tünellerden geçiyorsunuz. Alabildiğine dağlık ve ormanlık bir coğrafya Bosna Hersek. Yemyeşil dağlar ve sarp kayalar arasında yeşil ırmaklar ve nehirler akıyor. Sayamadık, ama belki de yüzden fazla tünel var Saray Bosna yolunda. Bu tüneller 1984 Saray Bosna kış olimpiyatlarının düzenlendiği zamanlarda açılmış ve halen hizmet vermeye devam ediyor.
Saray Bosna harika bir şehir. Yemyeşil dağlar arasında, tarih kokan sıcak bir havası var. Savaşın izleri, artık tamamen silinmiş gibi. Başşehir Saray Bosna gündüz ve gece yaşayan bir şehir. Turist sayısı oldukça fazla. Merkezde etnik farklılıklar pek ayırd edilemiyor. Herkes birbirine karışmış çünkü. Şehrin merkezindeki Millî Kütüphane, Sırp holiganlar tarafından içindeki kitaplarla birlikte yakılmış ve savaşın utanç verici bir abidesi olarak muhteşem mimarîsiyle harap bir şekilde duruyor.
Bosna Hersek’in tek ovası bu şehirde bulunuyor. Fatih, buraları fethetmeden önce pek bir önemi yokmuş Sarajevo’nun, ancak bu dönemden sonra cazibe merkezi olmuş.
1914 yılında Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtının öldürülmesi ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. İşte bu suikast Saray Bosna’daki Latin Köprüsü üzerinde gerçekleşmiştir.
Bosna Hersek’in bir özelliği de çok soğuk olması. Yazın ortasında sıfıra yakın derecelere kadar düştüğü oluyor sıcaklığın. Ayrıca dağlık olması hasebiyle ve de hava şartları yüzünden uçakların iniş yapmada en zorlandığı bölgelerden biri. Çoğu uçak, burası yerine Zagreb’e yönlendiriliyormuş. Şehrin merkezine Başçarşı deniliyor. Başçarşı’da çok güzel bir çeşme ve bir çok da cami bulunuyor. Bunun yanında, Türk hamamı ve de bedesteni de görülmeye değer. Şehir manzarası olarak nadide şehirlerden biri Saray Bosna. Şehrin çevre yolu, dağın eteğinden geçiyor. En güzel şehir manzarası da buralardan seyredilebiliyor. Şehir turist dolu. Merkezde karnınız acıkırsa, en az İnegöl’deki kadar lezzetli “cevab” adındaki köftelerden yemenizi tavsiye ediyoruz. Zaten kokuları sizi mutlaka kendine çekecektir. Başçarşı’daki Ferhadje caddesi boyunca camiler, kiliseler, sinagoglar ve eski yapılar, konaklar serpilmiş şehre. Şimdilerde şehre bir barış havası hakim. Sırplar, Boşnaklar, Hırvatlar bir arada yaşıyorlar.
Bosna’da Türk okulunu da ziyaret ettik ve buradaki eğitim hizmetlerini yerinde görmek imkânı da bulduk aynı zamanda. Saray Bosna Avrupa’nın orta yerindeki Osmanlı şehri olarak hayatiyetini sürdürüyor.

Atina seyahati

Ekim22

ATİNA
Makedonya’dan sonraki durağımız komşumuz Yunanistan olacak. Yunanistan, Makedonya’yı Makedonya olarak kabul etmiyor. O sebeple Makedonya’yı Eski Yugoslav Cumhuriyeti olarak adlandırıyor. Ancak Makedonlar, Yunanlılar kabul etmese de, kendilerine Makedonya demeye devam ediyorlar. Bu anlaşmazlık, Yunan sınırını geçtikten sonra da kendini gösteriyor. Zira Yunanistan kısmında, bizim Türkiye’de Öz-Makedonya olarak tabir edebileceğimiz bir mantıkla, asıl Makedonya’nın bu bölgeler olduğunu gösteren tabelâ ve haritalar mevcut.
Makedonya bölgesi, biliyorsunuz Büyük İskender’in anavatanıdır. Onun adı aynı zamanda Makedonyalı İskender’dir zaten. Hasılı kelâm biz Makedonya’yı geride bırakıp, Atina’ya doğru yolculuğa başlamıştık bile. Ancak Atina çok güneyde kalıyor. Daha yolumuz çoktu. Atina’dan önce Yunanistan’ın Larissa şehrine uğrayıp, bir şeyler yemeyi planlıyoruz. Ancak Pazar günü olduğu için, şehir ölü bir şehir gibi. Larissa büyük bir şehir aslında, ancak bizim yiyecek bir şey bulmamız epey zor oldu. Zaten bütün Avrupa gezisi boyunca en büyük sıkıntı, yiyecek bir şey bulma sıkıntısıydı. Devamını okuyun »

Girit, Hanya ve Selanik…

Ekim22

GİRİT – HANYA
Atina’dan sonra hava yoluyla Girit Adasına gittik. Girit Adasındaki durağımız Hanya’ydı. Ekibimizde Konyalılar da olduğu için, ister istemez “Hanya’yı da, Konya’yı da gördük” esprileri ile Ege denizi üzerinden Girit Adasına ulaştık. Hanya, Iraklion’dan (Heraklion) sonra Adanın ikinci büyük şehri. Tam bir tatil beldesi olan Hanya, insanın içini ısıtacak kadar Akdenizli bir havaya ve sempatiye sahip. Burası aynı zamanda Mevlevîliğin son Mevlevîhanesine ev sahipliği yapmasıyla da önemli bir mekân. Şu anda söz konusu Mevlevîhane bir yetimler yurdu olarak kullanılıyor. Mevlevîhanenin şadırvanı da şehrin en merkezî yerindeki parkın havuzu olma görevini ifa ediyor. Hanya limanı ve sahili ile tatilciler için huzur verici ve şirin bir yer. Şehir, Osmanlı Devleti döneminde Adanın idarî merkezi olmuş, 1898-1908 arasındaki Girit Cumhuriyeti döneminde de başşehir işlevi görmüş. Yunan devlet adamı meşhur Eleftherios Venizelos, Hanya’nın yakın bir köyünde dünyaya gelmiş.
SELANİK
Hanya’dan dönüşte tekrar havayoluyla Atina’ya gidip, oradan da karayoluyla önce Selanik’e uğradık. Selanik son durağımızdı. Selanik’ten sonra İpsala’dan ülkemize geri döndük.
Selanik, (ya da Yunanların söyleyişiyle Thessaloniki) Yunanistan’ın ikinci büyük şehridir. 1430-1912 yılları arasında 500 yıla yakın bir süre boyunca Osmanlı İmparatorluğunun en önemli şehirlerinden biriydi. Selanik’in büyük şehir nüfusu 1 milyona yaklaşmaktadır. En önemli turistik ziyaret yerleri Osmanlılar tarafından inşa edilmiş Beyaz Kule ve Arkeoloji Müzesi’dir. Sahil şeridi de İzmir’in kordonunu andırır. Mustafa Kemal’in doğduğu söylenen evi ile Türk Büyükelçiliği de Selanik merkezinde aynı bahçe içinde yer alır. Selanik’in kalesinden şehir manzarasını izlemek mümkündür.
Selanik 1430 tarihinde padişah II. Murat’ın yönettiği bir Osmanlı ordusu tarafından fethedildi. 15. yüzyıl boyunca şehre Anadolu’dan getirilen çok sayıda Türk yerleşti. 1492 yılında Osmanlılar İspanya’dan kovulan Sefardi Yahudilere kapılarını açtıklarında, Selanik, Yahudilerin yerleşmek için en fazla tercih ettikleri şehir oldu. 17. yüzyılda Sabetay Sevi tarafında başlatılan Sabetayizm hareketi Selanik’teki Yahudiler arasında çok rağbet buldu. Jöntürk hareketi de büyük ölçüde Selanik’te gelişti.
Selanik turunun ardından İpsala kapısından ülkemize dönme vakti geldi. Balkan turuyla birlikte Osmanlı Devleti’nin 500 küsûr yıl boyunca hüküm sürdüğü Kuzey Afrika haricindeki hemen bütün toprakları görmüş olmanın verdiği mutluluk ve hüzün ile karışık duygularla İpsala’dan Türkiye’ye döndük.

Ortadan bölünmüş şehir: Lefkoşa

Ekim22

LEFKOŞA
 Dünyada ortadan ikiye bölünmüş son şehirlerden biri Lefkoşa. Bu sebeple tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşıyor belki de. Yedinci yüzyıla ait Asur kaynaklarında adı Ledra olarak geçiyormuş Lefkoşa’nın. MÖ 300 yılında ise Lefkos adlı hükümdar şehri yeniden inşa ederek kendi adını vermiş. Nicosia ismi ise ilk kez 1192’de yerli halk, adaya saldıran Tapınak Şövalyelerine başkaldırdığı zaman kullanılmış tarihçilere göre. O günlerden beridir de adanın başkenti olmuş Lefkoşa. Şehir 1570 yılında ise Osmanlı egemenliğine geçmiş. Devamını okuyun »

Şam’a gelen bir daha gelirmiş!

Ağustos7

Şam ortadoğu’da dımaşktır,

Giden bir daha gider…

Çünkü o

Çölde yaşanan bir aşktır…

Suriyelilerin büyük çoğunluğu Şam’a “Dımaşk” diyorlar. İngilizcesi de “Damascus” zaten. Şam’a ilk kez giden birisi bu farklılığı görünce şaşırıyor. Ama zamanla alışıyorsunuz. Devamını okuyun »

Etiketler:
Kategori: Seyahatlerim | Yorum yok »

Hama ve Humus durakları

Haziran14

Halep’teki işlerimizi bitirdikten sonra Hama’ya doğru yol almaya başladık. Hama yolunda en önemli mekan Halife Ömer bin Abdulaziz ve eşinin kabirlerinin bulunduğu türbe ve camiydi. Devamını okuyun »

Etiketler: , ,
Kategori: Seyahatlerim | Yorum yok »

Yavru Vatan Yahut Bağımsız Kıbrıs

Mayıs29

Biz Türkiye’den bakınca “yavru vatan” deriz ona. Oraya gidince sahiden de vatanımız olduğunu hissederiz. Ama farklıdır yine de, bize ait olan yönleri bir yana kendine has bir yapısı vardır onun. Devamını okuyun »

Şen olasın Halep şehri…

Mayıs25

32a_0359

Sınırı geçtikten yarım saat sonra Halep’e varıyorsunuz. Sınırı geçmek demişken, sınırlar konusunda dilimizde hep bir “keşke” ve hep bir “ah” dolanıyordu. Ceddimizin at koşturduğu bu mekanlara bugün birer ecnebi gibi duhul etmek yüreğimize dokunmuyor değildi. Ecnebi diyorum çünkü pasaportları mühürletmek için beklediğimiz sıranın önünde Arapça “Ecnebiler” yazıyordu. Diğer kısımda ise “Araplar” ifadesi vardı. Müslüman bir Türkiyeli olarak Ecnebiler adı altında sıraya girmek ağrımıza gitmişti. Ecnebi aslında Arapça’da “Yabancı” anlamına gelmekteydi. Bunun İngilizcesi de “Foreigners” demek oluyordu. Bizde bilinen baskın anlamı ise gayri Müslim’dir. Biz de kurallar gereği bir nevi Müslüman ecnebiler olarak hep o sıraya girdik. Devamını okuyun »

Azerbaycan gezisi notları

Mayıs21

pict8049İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı’nın (İHH) davetlisi olarak Kurban Bayramı’nı idrak etmek üzere Azerbaycan’a bir ziyarette bulunduk.
İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı’nın (İHH) davetlisi olarak Kurban Bayramı’nı idrak etmek üzere Azerbaycan’a bir ziyarette bulunduk. Geçtiğimiz sene yine İHH ile beraber Kurban bayramını Irak’ta karşılamış ve bu esnada da efsanevi lider Saddam Hüseyin’in idam edilişine de kendi ülkesinde şahit olmuştuk. Bu sene İHH’nın Türkiye’deki yardımseverlerden topladığı kurban yardımlarının ve yetim maaşlarının Karabağ Azerileri, Çeçen mülteciler ve Ahıska Türklerine iletilmesi vazifesine iştirak ettik. Bu büyük hayra yerinde şahit olduk ve katkıda bulunmaya çalıştık. Devamını okuyun »

Etiketler: ,
Kategori: Seyahatlerim | Yorum yok »
« Eski YazılarYeni Yazılar »