<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Umut Yavuz &#187; Seyahatlerim</title>
	<atom:link href="http://umutyavuz.net/kat/seyahatlerim/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://umutyavuz.net</link>
	<description>Umut Dünyası</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Jan 2012 16:10:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2</generator>
		<item>
		<title>Kutsal Kudüs&#8217;te iki gece!</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/kutsal-kuduste-iki-gece.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/kutsal-kuduste-iki-gece.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:31:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=292</guid>
		<description><![CDATA[Kudüs’e vardığımızda hava kararmıştı. Hemen otele yerleştik. Oteller çok pahalı. Bulunduğumuz nokta Mescid-i Aksa’ya 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Kudüs çok düzenli ve temiz bir şehir. Trafik kurallarının işlediği ender Ortadoğu şehirlerinden birisi. Hepimizde bir Mescid-i Aksa heyecanı var. Orada vakit namazlarının kılınabildiğini öğreniyoruz. Bu durum bizi sevindiriyor. Yoldan geldiğimiz için üstümüz başımız fena halde pejmürde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kudüs’e vardığımızda hava kararmıştı. Hemen otele yerleştik. Oteller çok pahalı. Bulunduğumuz nokta Mescid-i Aksa’ya 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Kudüs çok düzenli ve temiz bir şehir. Trafik kurallarının işlediği ender Ortadoğu şehirlerinden birisi. Hepimizde bir Mescid-i Aksa heyecanı var. Orada vakit namazlarının kılınabildiğini öğreniyoruz. Bu durum bizi sevindiriyor. Yoldan geldiğimiz için üstümüz başımız fena halde pejmürde olduğundan o akşam Mescid-i Aksa’ya bu vaziyette gitmeyi istemiyoruz. Ertesi gün daha diri ve yepyeni bir heyecanla gidecektik.<br />
Kudüs akşamları çok serin. Öyle ki sokaklarda neredeyse üşüyoruz. Gündüz yakıcı sıcağa rağmen gecelerin bu denli hoş bir serinlikte olması bizleri şaşırtıyor doğrusu. Kudüs’e girdik gireli her şey ayrı bir hoşlukta görünüyor gözlerimize. Sanki toprağı bir başka renkte, havası bir başka kokuda buranın. İsra Suresinde geçen “Mescid-i Aksalleti barekne havlehu” (Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa) ilahi kelamının manası bu olsa gerek diye düşünüyoruz. <span id="more-292"></span><br />
Kudüs’te ilk gecemizde birkaç kişiden başka Yahudi görmüyoruz. Daha çok Müslümanlar çıkıyor karşımıza. Şehirde çoğunluk Müslümanlardan oluşuyor gibi geliyor bize. Zaten Kudüs’te hiç kimseden nüfus dağılımı konusunda sağlıklı bilgi alamıyoruz. Kimse tam olarak bilmiyor heralde. Ancak edindiğimiz izlenim Müslümanların çoğunlukta olduğu yönünde. Yahudiler şehrin kuytu köşelerindeki lüks evlerinden çıkmıyor olmalılar diye düşünüyorum. Belki bunun sebebi daha çok Müslüman mahallelerinde vakit geçirmemiz de olabilir.<br />
Ertesi gün sabahtan Kudüs sokaklarına koyuluyoruz. İlk hedefimiz Mescidi Aksa’nın yakınlarındaki Mevlevihaneyi bulmak, daha sonra ise Mescidi Aksaya geçeceğiz.<br />
Eski Kudüs Kanuni Sultan Süleyman’ın yadigarı surlar içinde yer alan büyüleyici güzellikte bir şehir. Dar ve taştan sokaklar, hep birbirine bağlanıyor. İslam&#8217;ın kutsal kentlerinden Kudüs, Beytü&#8217;l-Makdis, Mukaddes, el-Kuds ve Kuds-i Şerif gibi adlarla da anılır. İbranice&#8217;de Yeruşalim adıyla bilinir. Müslümanlar gibi Yahudiler ve Hristiyanlarca da kutsal sayılır.<br />
 Kudüs, bugün Siyonist İsrail tarafından işgal edilmiş durumda bulunan Filistin topraklarının ortalarında, Lut gölünün yaklaşık yirmidört km. batısında, Ak Denizden yaklaşık elli km içerde, denizle Şeria ırmağı arasında yer alır. Eski Kent olarak anılan asıl Kudüs, kenarları yaklaşık bir km uzunluğundaki kare biçiminde surlarla çevrilidir. İkisi kapanmış durumda yedi kapısı bulunan Eski Kent, Kuzeydeki Şam kapısı ile batıdaki Yafa kapısından başlayarak merkezde kesişen iki ana cadde ile dört bölüme ayrılır. Kuzey doğudaki bölüm Müslüman, kuzey batıdaki bölüm Hıristiyan, Güney doğudaki bölüm Yahudi ve Güney batıdaki bölüm Ermeni mahallesi durumundadır.<br />
 Kudüs&#8217;e kutsallık veren yapılar Haremu&#8217;ş-Şerif içinde yer alır. Kentten duvarlarla ayrılan Haremu&#8217;ş-Şerif&#8217;te ünlü Mescidu&#8217;l-Aksa ve Kubbetü&#8217;s-Sahra bulunmaktadır. Mescidu&#8217;l-Aksa, uzun süre Müslümanların kıblesi olan, Hz. Süleyman tarafından yapılmış Beytu&#8217;l-Makdis&#8217;in yerinde yükselir. Hz. Peygamber (asm)&#8217;in Mirac sırasında uğrak yeri olan bu mekanın hemen yakınında da bazı kutsal emanetlerin korunduğu Kubbetü&#8217;s-Sahra vardır. Mescidü&#8217;l Aksa&#8217;nın doğusunda ikinci Mabet&#8217;ten kalan duvarın bir bölümünü oluşturan Ağlama Duvarı, Yahudilerin en kutsal mekanıdır. Hz. İsa&#8217;nın çarmıha gerildiği sanılan yerle Hz. Meryem&#8217;in mezarının bulunduğu yerde yapılan kiliseler de Kudüs&#8217;ü Hristiyanlar gözünde kutsallaştırmakta, bir ziyaret mahalli durumuna getirmektedir.<br />
 İskender&#8217;in İssos&#8217;ta kazandığı zaferden (M.Ö.333) sonra Kudüs ilk kez Batı siyasetinde önem kazandı. İskender&#8217;in ölümü üzerine Kudüs Ptolemaisos l.Soter&#8217;in payına düştü. (M.Ö 198)&#8217;de ise I. Selevkos Nikator&#8217;un soyundan gelen hanedanın eline geçti.<br />
 Bu dönemde Yunan etkisinin güçlenmesi ve Selevkos kralı Antiokhos IV. Epiphanes&#8217;in Beytu&#8217;l-Makdise saldırması (M.Ö.108) Kudüslülerin ayaklanmasına neden oldu. M.Ö.167 Ayaklanma sonunda Selevkoslar kovuldu ve Hasmon hanedanı kuruldu.<br />
 M.Ö. 63&#8242;te Roma kralı Pompeus Kudüs&#8217;ü ele geçirdi. Yahudi ulusçuluğu ile Roma arasındaki çatışma Büyük Herodes&#8217;in ustaca politikalarıyla engellendi. M.Ö. 40&#8242;ta Roma Senatosu kendini Celile valisi ilan etmiş olan Herodes&#8217;i Yahuda kralı yaptı. Herodes&#8217;in 36 yıllık krallığı sırasında Kudüs büyük bir gelişme gösterdi ve genişledi. Romalılar Herodes&#8217;i oğlu Arkhelaos&#8217;u krallıktan indirdiler ve yerine bir vali atadılar. Kudüs&#8217;ün beşinci Romalı valisi Pontius Pilatus Hz. İsa&#8217;yı mahkum eden kararı onaylamasıyla tanındı.<br />
 M.S. 66&#8242;da Yahudiler Roma&#8217;ya karşı ayaklandılar. 70&#8242;te Romalılar kente girerek Beytü&#8217;l-Makdis&#8217;le birlikte her yeri yaktılar. Kent 130&#8242;da bir ölçüde yeniden iskan edildi. Yahudiler 132-135 arasında Roma&#8217;ya karşı yeniden ayaklandılar. Kanlı biçimde bastırılan bu ayaklanma sırasında Yahudiler toplu biçimde katledildi, hayatta kalanlar ise dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı. Hadrianus burada Roma tarzında bir kent oluşturmaya girişti. Onun uyguladığı planın ana çizgileri 20. yüzyıla kadar ulaştı.<br />
 Constantinus 313&#8242;te Hristiyanlığı resmen tanıdı. Constantinus&#8217;u annesi Azize Helena&#8217;nın 326&#8242;da Kudüs&#8217;e giderek Gerçek Haç&#8217;ı bulması, başta Kamâme kilisesi olmak üzere birçok ünlü kilisenin yapılmasına neden oldu ve böylece kent Hıristiyanlığın kutsal merkezi olarak geliştiği yeni bir döneme girdi. Bu dönem 614&#8242;te Sasani istilasında Kudüslülerin kılıçtan geçirilmesi ve kiliselerin yıkılmasıyla sona erdi.<br />
 Kudüs’teki en önemli yapı Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın 1538-1540 yılları arasında Haçlılar dönemine ait sur kalıntıları üzerine yaptırdığı Eski Kent surlarıdır. Geçmişi yer yer Bizans, Herodes, hatta Hasmon dönemlerine kadar uzanan surların yüksekliği yaklaşık oniki, kalınlığı bir metredir. Kentin sokakları, ana caddeler dışında genellikle dar ve dolambaçlıdır. Taştan yapılan evlerinin odaları, zemininde genellikle bir sarnıç bulunan merkezi bir avluya açılır. Kent, çeşitli üsluplardaki cami, sinagog, kilise ve sivil yapılarıyla mimari açıdan tam bir mozaik görünümündedir.<br />
 Beş bin yılı aşan tarihiyle dünyanın en eski kentlerinden birisi olan Kudüs&#8217;ün ve de ilk Mısırlı hükümdarlarının adlarına M.Ö. 19-18. yüzyıl Mısır metinlerinde ve M.Ö.14. yüzyıldan kalan Amarna Mektupları&#8217;nda rastlanmaktadır. Bu metinlerdeki bilgilere göre kentin adının ilk biçimi Urusalim&#8217;dir ve bunun &#8220;Allah&#8217;ın kurduğu (yer)&#8221; anlamına geldiği tahmin edilmektedir.<br />
 Tarihi verilerden izlenebildiği kadarıyla Yabusiler denilen karışık bir halkın yaşadığı Kudüs&#8217;ü M.Ö. 1000 dolaylarında Hz. Davud ele geçirerek kırallığının başkenti yaptı. Oğlu Hz. Süleyman Kudüs&#8217;ü genişleterek Beytü&#8217;l Makdis adıyla ünlü Birinci Mabed&#8217;i inşa ettirdi. Böylece Kudüs o dönem İslâm merkezi oldu. M.Ö.922&#8242;de Mısır firavunu I. Şesonk, M.0.850&#8242;de Filistinlilerle Araplar, M.Ö. 786&#8242;da İsrailli Yaoş kenti yağmaladılar. Hizkiya kenti surlarla çevirdi ve Gihon Kaynağından su getirmek için yer altından bir kanal açtırdı. M.Ö.701&#8242;de Asurlu Sinahheriba kenti haraca bağladı. M.Ö.614&#8242;te Kudüs kralı Babil&#8217;e sürgün edildi ve kent yağmalandı. M.Ö.586&#8242;da Nabukadnezar Beytü&#8217;l Makdisi ve kenti tümüyle yaktı ve Yahudileri Babil&#8217;e sürdü. Sürgünü II. Kyros M.Ö. 538&#8242;de sona erdirdi. Kudüs&#8217;e dönen Yahudiler M.Ö. 515&#8242;te Beytü&#8217;l-Makdis&#8217;i ikinci adıyla yeniden inşa ettiler. M.Ö. yaklaşık 444&#8242;te Nehemya&#8217;nın kent surlarını yeniden yaptırmasıyla Kudüs&#8217;ün konumu güç kazandı.<br />
 Kudüs, Hz. Ömer döneminde Müslümanlarca fethedildi (638). Ünlü Beytü&#8217;l Makdis&#8217;in yerinde Mescid-i Aksa diye bilinen mescid yapıldı. Emevilerden Abdülmelik bin Mervan, Mescid-i Aksa&#8217;yı genişleterek bazı kutsal emanetlerin de korunduğu ünlü Kubbetü&#8217;s Sahra&#8217;yı inşa ettirdi. Kent, 969&#8242;da Fatımilerin eline geçti. Halife Hakim 1010&#8242;da Kudüs&#8217;teki tüm kiliselerin yıkılmasını emretti. Haçlılar 1099&#8242;da kenti istila ederek burada Kudüs Krallığını kurdular. Müslümanların kente girmelerini yasaklayan Kudüs Krallığı 1187&#8242;de Salahaddin Eyyubi tarafından yıkıldı. 13. yüzyılın ortalarında Yahudiler yeniden Küdüs&#8217;e dönerek kendi mahallelerini kurdular. 1517&#8242;de Yavuz Selim&#8217;in fethiyle Kudüs&#8217;ün 400 yıl süren Osmanlı dönemi başladı. Kanuni döneminde büyük bir gelişme gösteren kentte yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa&#8217;nın oğlu İbrahim Paşa Kudüs&#8217;ü 1831&#8242;de ele geçirdi ise de Osmanlılar 1840&#8242;ta geri aldılar. Kudüs&#8217;ün Siyonistlerce işgali süreci 19. yüzyılın sonlarında başladı. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan Yahudiler 19. yüzyıl başlarında kurulan Siyonist örgütlerce Filistin topraklarına göçe teşvik edildiler. Rusya&#8217;da yaşayan bazı Yahudilerin göçmesiyle Filistin&#8217;de ilk Yahudi yerleşme bölgesi kuruldu (1882). 1905&#8242;te Rusya&#8217;daki ihtilal hareketleri nedeniyle ortaya çıkan ağır baskılardan kaçan Yahudilerin de Filistin&#8217;e göçmesi üzerine buradaki Yahudi nüfusu 90 bine ulaştı. Bu sayı 1925&#8242;te 110, Hitler&#8217;in Almanya&#8217;da iktidarı ele geçirmesiyle Almanya&#8217;dan yapılan göçlerle 1939&#8242;da 450 bini buldu. 1917&#8242;de Kudüs ve Filistin topraklarını işgal ederek 1948&#8242;e kadar ellerinde tutan İngilizler, Yahudilerin yerleşmelerine büyük kolaylıklar sağladılar. Bu sıralarda İngiltere ve ABD desteğini arkasına alan Siyonist terör örgütleri Filistin&#8217;in Müslüman halkına karşı terör ve katliam hareketine başladılar. Uluslararası alanda yaptıkları çalışmalar sonunda 1947&#8242;de BM&#8217;den Filistin&#8217;de bir Arap-Yahudi devleti kurulması yönünde bir karar çıkartan Siyonistler, İngilizlerin bölgeyi boşaltmaları üzerine Filistin topraklarının büyük bir bölümü ile Kudüs&#8217;ün yarısını işgal ederek İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiler (1948). Haziran 1967&#8242;deki Altı Gün Savaşı&#8217;nın ardından İsrail Kudüs&#8217;ün tamamını işgal etti ve burasının &#8220;sonsuz ve bölünmez&#8221; başkentleri olduğunu açıkladılar. 1987’de ise Arapların ilk direnişi yani ilk intifada başladı. Söz konusu mücadele bugün iyice zayıflayarak devam etmektedir. Zira Kudüs tamamen duvarlar ile çevrilmiş ve izole edilmiştir.<br />
Tarih Kudüs’ü böyle anlatırken bizde Mevlevihaneyi Kudüs’ün Kuzeyindeki Şam Kapısı’ndan girerek kolaylıkla buluyoruz. Biz orada bekleşirken birisinin bizlere Türkçe konuşarak yaklaştığını görüyoruz. Tevafuk bu ya Türk Filistin Dostluk ve Kardeşlik Derneği Başkanı Musa Hijazi ile karşılaşıyoruz. Hijazi bize bir süre eşlik ediyor. Evine misafir ediyor. Kendisi yüksek öğrenimini Türkiye’de tamamlamış. Dolayısıyla Türkçe’yi çok iyi biliyor. Bizlere çok acı şeyler anlattı. 14 yıldır Gazze’deki kızkardeşi ile görüşemediğinden yakındı. Filistin’in küçük küçük parçalara ayrılarak adeta hapsedildiğini ve akrabaların birbirleriyle görüşemediklerini anlattı.<br />
Hijazi ile şehri dolaşırken bizlere sokaklardaki kameraları gösteriyor. Kudüs’ün dar sokaklarında tam 380 adet kamera olduğunu söylüyor ve “şu anda sizlerle bu sokakta konuştuğumuzu biliyorlar” diye de ekliyor. Bazen Müslüman gençlerin gece gizlice bu kemeraları kırdıklarını da tebessümle anlatıyor. İsrail işgal yönetiminin Kudüs üzerinde nasıl bir baskı rejimi kurmuş olduğunu daha yakından anlıyoruz. Daha sonra Musa beyin evine çıkıp Kudüs’e yukardan bakıyoruz. Musa Bey bize çok güzel bir projeden bahsediyor. Kendisinin bizzat ön ayak olduğu proje ile Kudüslü 60 Müslüman genç çiftin Mescidi Aksa’da yapılacak toplu bir törenle Temmuz ayı sonlarında evlendireceklerini anlattı. Bu gençlerin her şeyleri karşılanacak ve baş göz edilecekmiş. Bunu duyunca çok sevindik ve tebrik ettik ancak hemen ardından eklediği kötü haberle sevincimiz kursağımızda kaldı. Bunun için Türkiye’den Deniz Feneri Derneği’nin tam 90 bin dolar yardım tahsis ettiğini söyleyen Hijazi, “Buraya para sokmak mümkün değil, İsrail el koyabilir, dolayısıyla biz de işe resmiyet kazandırmak için araya  TİKA’yı (Türk İşbirliği Ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) sokmak istedik. Böylece Deniz Feneri’nin gönderdiği para güvenle bize ulaşacak ve gençlerimizi evlendirecektik. Her şey yolunda giderken ve biz bütün Kudüs’te bu işi Türklerin yardımıyla yapacağımızı duyurmuşken, TİKA’nın Kudüs temsilcisi değişti ve yeni gelen zat, “benden önceki bütün projeleri durduruyorum, incelemem gerekiyor” diyerek havaleyi bloke ettirdi. Şimdi düğün törenine az kaldı ancak bu para gelmeyince ortada kaldık. Biz de zenginlerden üçer beşer toplayıp denkleştirmeye çalışıyoruz” diyerek acı acı elindeki yardım listesini gösteriyordu. Bu duruma fena halde üzülmüştük. Nasıl olur da böylesi hayırlı bir işe ket vurulabilir, tehir edilebilirdi. Burada söz konusu 60 gencin hayalleri değil miydi? Musa Hijazi’nin asıl endişesi ise halk tarafından Türklerin yardımıyla yapılacağı bilinen bu hayır işinin yapılamaması halinde Kudüs Müslümanlarının gözündeki Türk imajının zedeleneceği yönündeydi. Umarız düğün tarihi gelmeden TİKA’nın bu yanlışı derhal düzeltilir ve sağ salim bu hayır işi yapılabilir. Musa Beyle sohbetten sonra ayrılıyor ve sokaklara geri dönüyoruz. Mevlevihanenin aşağı sokağında oynayan bir kız bir erkek iki Müslüman çocuğa rastlıyoruz. Kendileri ile sohbet ediyoruz. Amca çocukları olduklarını söylüyorlar. Fotoğraflarını çekmemizi istiyorlar. Tam oyuna dalmışken, birden köşeden 2 İsrail askeri çıkageliyor. Neşeyle oyun oynayan çocukların gözünde birden bir korku hissediyorum. Hemen kenara çekiliyorlar. Askerler salına salına sokaktan geçiyor ve köşeden uzaklaşana kadar çocuklar el ele tutuşmuş vaziyette duvarın kenarında sessizce duruyorlar. Askerler uzaklaşınca çocuklara soruyorum:<br />
-           Korkuyor musunuz?<br />
Titrek sesleriyle ve korku dolu gözlerle “Evet” diyorlar. Ve aralarından erkek olanı daha ben sormadan sanki bir kabusu anlatır gibi sesi titreyerek şunları söylüyor:<br />
-           Geçen gün abim kamerayı kırdığı için polisler götürdüler. Dövmüşler. Bunlar kötü insanlar, dikkatli olun.<br />
Bu dehşet sahnenin ardından korkunun sebebini daha iyi anlıyorum. Bu iki masum çocuğun gözlerinde Kudüs’te özenle gizlenmeye çalışan baskı ve zulmü apaçık gördüm. Böylece şehre ilk girişte hissettiğimiz barış ortamının sadece görüntüden ibaret olduğunu anladım. Kudüs patlamaya hazır bir bomba gibi İsrail’in ellerinde duruyordu aslında. İsrail elinde bir koru tutuyordu. Nitekim İsrail’in bütün devlet daireleri adeta birer kale gibi korunuyordu. Siz hiç Sular İdaresinin duvarlarının dikenli telle örüldüğünü yahut giriş ve çıkışta insanların didik didik edildiğini gördünüz mü? İsrail’deki manzara ise tam bu şekilde.<br />
İşgalciler asla kalıcı olamamışlardır.<br />
Müslümanları yıldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Mesela Musa Hijazi burada çoğalan Müslüman nüfusa karşın oturacak ev bulamadıklarından şikayet ediyordu. Bütün mülkler Yahudiler tarafından satın alınmış ve Müslümanlara genişleyecek alan kalmamış. Eski Kudüs’te evlerin üstüne yeni yapılar yapmak İsrail Belediyesi tarafından yasaklanmış. Dolayısıyla insanlar daracık evlerde kalabalık olarak yaşamak zorunda kalıyorlar. Yeni evlenen çiftlerinde oturacak yer bulma problemi var. Biz ellerimizde kamera ile sokakta dolaşırken endişe duyan bir Müslümanın davranışı üzerine Musa Hijazi bize bu söylediklerimizi anlatıyor. Meğer bu zat belediyeden izinsiz evine eklemeler yaptığı için tedirgin olmuş ve bu sebeple endişelenmiş. Yahudiler ellerinden gelen her mülkü satın alıyorlar. Böylece Müslümanlara yaşama alanı bırakmamayı hedefliyorlar. Bu da bir Yahudi politikası… Müslümanlar bu şekilde bölgeden izole edilerek sıkıştırılıyorlar. Filistin’de tam 18 yıldır Mescidi Aksayı göremeyen Müslümanlar varmış. Bu da durumu özetliyor sanırım.<br />
Mevlevihane’den sonra daha doğuya doğru yürüyerek Kudüs’ün dar sokakları arasında Kubbetüssahra’yı altın gibi parıldarken görüyoruz. Birden içimize bir muhabbet doluveriyor. Derhal giriş kapısını bulmak amacıyla adımlarımızı sıklaştırıyoruz. Bu arada öğlen ezanı çınlıyor sokaklarda. Tam giriş kapısını bulmuşken karşımıza bed suratlarıyla iki İsrail askeri dikiliyor. Tam teçhizatlı bu askerlerden meğer Mescid-i Aksa’nın her kapısında 2 adet duruyormuş. Dilediklerini içeri sokuyor, dilediklerini de geri çeviriyorlar. Pasaportlarımıza aheste aheste bakınırken, namaz vaktinin geldiğini ve ezanın neredeyse bitmek üzere olduğunu ve namaza yetişmek için içeri girmemiz gerektiğini söylüyoruz. Askerin bize cevabı ise “vizeniz yok, ülkeye nasıl girdiniz” oluyor. O anda bizlere verilen kağıt vizeleri otelde bıraktığımızı hatırlıyoruz. (İsrail’den sonra Suriye’ye geri döneceğimiz için ve eğer Suriyeliler İsraile gittiğimizi öğrenirlerse bizi sınırdan sokmayacakları için vizemizi özel olarak kağıt üzerine istemiştik. Böylelikle pasaportumuzda İsrail’e dair bir ibare olmayacaktı)<br />
Askere “vize olmadan ülkenize girmemiz mümkün mü?” diye çıkıştıktan sonra durumu izah ettim. Şöyle yanındakine ibranice bir şeyler söyledikten sonra nihayet içeri girmemize izin verdiler. Ancak Mescid-i Aksa’ya girerken böylesi bir muamele görmek bizi fena halde rencide etmişti. Tam bunun üzüntüsünü yaşıyorken bu sefer Mescidin iç giriş kapısında oturan Müslüman görevli çıkageldi ve Müslüman olup olmadığımızı sordu. Müslümanız dememiz tatmin etmemiş olacak ki, bize Fatiha okutmaya ve şehadet getirtmeye başladı. Nazikçe namaza geldiğimizi ve vakiti kaçırmak istemediğimizi söyleyince, “nerelisiniz” diye sordu. Biz de Türküz diye cevap verdik. Bunun üzerine “Ehlen ve Sehlen” diyerek nihayet bizi buyur etti ve böylece Mescid-i Aksa’ya kavuşmak üzereydik.<br />
Çok geniş bir avlunun içinde parıldayan Kubbetüssahra karşıladı bizi önce. Kubbetüssahra aynı zamanda “Dome of the Rock” idi. Yani Muallaka taşının mekanı. Muallaka taşı burada yer alıyor. Hemen içeri girip öğlen namazlarını eda ettik. Allah’ın izni ile Mescid-i Aksa’da kılınan bir vakit namaz 1000 vakit değerindedir. Bu Medine’de 10 bin, Mekke’de ise 100 bin olmakta. Biraz da bu namaza iştiyakla koşmamızın sebebi bu hadisi şerifti aslında. Namazın ardından muallaka taşını incelemeye başladık. Peygamber efendimiz bu havada asılı duran kayanın üstünden göğe yükselmiştir. Rivayete göre eskiden havada asılı duran bu kaya parçasını gören hamile kadınlar çocuklarını düşürdüklerinden etrafı kapatılmış. Şu anda sadece bir tarafı açık vaziyette. Altına girip namaz kılınabiliyor. Yaklaşık 8 metreye 10 metre kadar  bir ebatta olduğunu tahmin ettiğim Muallaka taşı bizi oldukça heyecanlandırıyordu. İmtihan sırrıyla havada asılı kaldığını görmek bizlere nasip olmamıştı gerçi ama bunun böyle olduğu biliniyordu neticede.<br />
Kubbetüssahra’nın içi adeta bir okul gibiydi. Her köşede ders dinleyen çocuklar, kadın ve erkek kümeleri vardı. Mescid-i Aksa içi ve dışıyla her köşesiyle Müslümanların tahassüngahı ve sığınağı olmuş. Bu sebeple İsrailli kapı bekçileri genç Müslümanları içeriye sokmak istemiyorlarmış. Bir ara 45 yaş sınırı bile getirmişler. Sanırım İsrail yönetimi de tıpkı benim gibi Müslümanların dirilişinin Mescid-i Aksa merkezli olacağını hissetmiş olmalılar. Bu sebeple Müslümanların bu mekanda bir araya gelmeleri kendilerini rahatsız ediyor.<br />
Kubbetüssahra’nın paralelinde daha güneyde ise Mescidi Aksa Camisi yer alıyor. Hemen koşarak oraya varıyoruz. Orası da başka başka hisler peyda ettiriyor ruhlarda.<br />
Tam o sırada uzaktan bir ses “bu ecnebileri kim soktu içeriye” diye bağırıyor. Anlaşılan bizlerin Müslüman olmadığını düşünen biri tepkisini dile getiriyordu. Derhal yanına gittim ve nazik bir tavırla Türk olduğumuzu ve elhamdülillah Müslüman olduğumuzu söyledim. Bunun üzerine mahcup bir tavırla hemen özür diledi ve “Ehlen ve Sehlen” dedi. Biz de tebessümle selamlayarak yanından ayrıldık.<br />
Mescidi Aksa’da da namaz kılıp dua ettikten sonra Mescid-i Aksa’nın Batı duvarlarına denk gelen Ağlama Duvarı’na gittik. Ağlama duvarının içine sıkı bir güvenlik kontrolünden sonra girebiliyorsunuz. İçerisi de ziyaretçilerden çok asker kaynıyor. Tam techizatlı askerler hem ortalarda dolanıp güvenliği sağlıyor arada bir de duvara yaklaşıp ağlama seanslarına başlıyor. Ağlama Duvarı Yahudiler için en kutsal mekan. Süleyman Mabedi’nin ayakta kalan en önemli kalıntısı. Ağlama duvarından çıkarken yüksekçe bir yerden fotoğraflamak istiyoruz. Bu arada arka tarafta üzeri brandalarla kaplı bir alan dikkatimizi çekiyor. Yanına gidip brandayı araladığımızda bir arkeolojik kazı alanıyla karşılaşıyoruz. Yahudiler Hz. Süleyman’ın cinlere yaptırdığı Mabedi yeniden ortaya çıkarmak için arkeolojik kazılar yapıyorlar. Hatta bir ara bunun için Mescid-i Aksa’yı yıkacakları iddiaları ile ortalık karışmıştı. Şimdilik bizim gördüğümüz Ağlama Duvarının güneyinde 20-30 metrekarelik bir alanda bu kazıların sürdüğüydü. Mabedin kalıntıları da açık bir şekilde ortaya çıkarılmıştı. Kazının derinliği ise yaklaşık 7-8 metre kadardı. Bunun yanında Mescid-i Aksa’nın güney duvarının tamamında ise daha geniş çaplı kazılar yapılmaya devam ediliyor. Benzer bir kazı da Kudüs surlarının en güney ucunda Zion kapısının hemen sağ tarafındaki bölgede de sürdürülüyor.<br />
Bu bölgedeki gezimizi tamamladıktan sonra Zeytin Dağı’na yürüyerek tırmanarak bir Kudüs silueti fotoğraflamak istiyoruz. Yorucu bir tırmanışın ardından Zeytin Dağının tam üstlerine olmasa da silueti yakalayan bir noktasına kadar varıyoruz. Zeytin Dağı Kudüs’ü tam Doğu’sunda yani Mescid-i Aksa bölümünde kalan orta yükseklikte bir tepe. En önemli özelliği Kudüs’ü cepheden Mescid-i Aksa’yı ön plana alarak görmesi. Diğer bir önemi de dağın eteklerindeki bir türbede Hz. Meryem’in mezarının bulunması. Ayrıca Hz. İsa’nın (as) doğduğu mekan olan Holy Sepulchure Kilisesi’nden başlayan ve güya çarmıha gerilmek üzere yürütüldüğü Çileli Yol (Via Dolorosa) da bu dağın eteklerinde son buluyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/kutsal-kuduste-iki-gece.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Saddam&#8217;ın idamı ve Kerkük</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/saddamin-idami-ve-kerkuk.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/saddamin-idami-ve-kerkuk.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:31:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=294</guid>
		<description><![CDATA[ERKEKLİK BU MUDUR? Saddam idam edilirken etrafındakilerin ekseriyetinin Şiî olduğu anlaşılıyordu. Son anlarında Saddam “hazihil mercele” (erkeklik bu mudur) diyerek, kendisini idam edenlerin hain ve kalleş olduklarını ima ediyordu. İşin aslı şuydu ki, Allah zalimi zalim ile cezalandırıyordu. Nitekim zalim Allah’ın kılıcıdır. Önce onunla zalimden intikam alır, sonra dönüp o zalimden de intikam alır. Bugün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ERKEKLİK BU MUDUR?<br />
Saddam idam edilirken etrafındakilerin ekseriyetinin Şiî olduğu anlaşılıyordu. Son anlarında Saddam “hazihil mercele” (erkeklik bu mudur) diyerek, kendisini idam edenlerin hain ve kalleş olduklarını ima ediyordu. İşin aslı şuydu ki, Allah zalimi zalim ile cezalandırıyordu. Nitekim zalim Allah’ın kılıcıdır. Önce onunla zalimden intikam alır, sonra dönüp o zalimden de intikam alır. Bugün Irak’ta yaşanan durumun özeti budur aslında.<br />
Kerkük’te yaşayan Türkmenler idama çok üzüldüler. Halbuki Türkmenler Saddam zulmünden çok çekmişlerdi. Hatta orada abisi Saddam tarafından yıllarca hapsedilip, öldürülen biri bile “Saddam’ın bunlar tarafından idam edilmesine tahammül edemiyorum ve bu idama üzülüyorum” diyordu. Ekseriyet böyle düşündü Irak’ta. Doğru olan da bu aslında. Saddam idam edilecekse, Irak halkı idam etmeliydi, işgal güçleri değil. Saddam’ın da ima ettiği gibi, bu pek “erkeklik değildi”. Nitekim Saddam kendisini yargılayan bir hakime, “Beni bu Amerikalılar olmasaydı, ne sen, ne de baban buraya getirebilirdi” diye bağırıyordu yargılama sırasında. Neticede bu idam ile Saddam kimilerince şehit ilân edildi. Bütün yaptıklarına rağmen, kendisinden zulüm gören kimileri dahi onun bu haline üzülmüştü.<br />
NE ÖLDÜREN, NE ÖLEN SEBEBİNİ BİLMİYOR&#8230;</p>
<p>Bugün Irak’ta anarşi ve kaosun had safhada olduğunu söylemiştik. Nitekim adam kaçırma ve fidyecilik olayları da halkı tehdit ediyor. Sadece Kerkük’te 200 milyon dolarlık fidye vak’asının yaşandığı söyleniyor. Bunun yanında emniyet ve asayişten söz etmek çok zor. Eline silâh alan herkes istediğini öldürebiliyor. Özellikle, Bağdat’taki radikal Şiîlerin sadece isme bakarak insanları katlettiğinden bahsediliyor. Bazı televizyonlarda yayınlanan videolarda gördük, buna bazı insanlar da şahitlik ettiler. Irak’ta ismi Ömer, Osman ve Bekir olanlar veyahut Sünnî olduğu tesbit edilenler, bazılarınca yargısız ve sorgusuz bir şekilde öldürülebiliyor. Bunun yanında, Kuzey Irak’ta karadan giderken sizi bir PKK teröristi durdurup kimlik sorabilir, eğer beğenmezse öldürebilir de… Bunu da yaşayanlar anlatıyor.<br />
Neticede, Irak’ta tıpkı Peygamberimizin bir ahirzaman hadisinde söylediği gibi, “Ne öldüren neden öldürdüğünü biliyor, ne de ölen neden öldürüldüğünü biliyor”…<br />
İÇ SAVAŞ ÇIKAR MI?</p>
<p>Bugün, ABD Başkanı Bush Irak’a daha fazla asker göndermekten söz ediyor. Nitekim Irak’ta kontrolü sağlamış durumda değiller. Amerikan üslerine sürekli havan toplu saldırılar düzenlenirken, bunun yanında askerlere sürekli olarak bombalı pusular kuruluyor. 3 bin ABD askerinin öldüğünden bahsediliyor, ancak bu rakamın gerçekte daha fazla olduğu da iddia ediliyor. Biz Kerkük’te iken de zaman zaman bomba ve havan topu saldırıları ile silâhlı çatışmalar yaşanmaktaydı ki, bu bölgeler Irak’ın en sakin bölgeleridir.<br />
Irak’ta iç savaş ihtimali herkesi korkutuyor. Biz müşahede ettik ki, bir nev’i soğuk savaş zaten hali hazırda yaşanıyor. Bazı noktalarda ise, bu sıcak savaşa da dönüşüyor. Nüfus ve nüfuz tartışmaları devam ediyor tabiî olarak. Şiî-Sünnî çatışmasının yanında, Kürt peşmergelerinin de kuzeydeki varlığı insanları düşündürüyor. Kuzey’de bulunan ve sayısı 100 binlerle ifade edilen bu peşmergeler, bölge halkı için tehlike oluşturuyor.<br />
Şimdilik hiç kimse iç savaştan söz etmek bile istemese de, durum böyle giderse iç savaş kaçınılmaz gibi görünüyor. Koalisyon güçlerinin varlığı, zaten ortalığın durulmasına fırsat tanımıyor. Çünkü, bu topraklarda yabancı bir gücün varlığına gerçek Iraklılar razı değiller. Ancak bunu fırsat bilip nüfuzlarını arttırmak isteyen gruplar da toprak bütünlüğünü tehdit edince, düşman birden ona çıkıyor tabiî olarak. Ülkeyi işgalcilerden mi kurtaracaklar, yoksa bölünmekten mi?<br />
Bush da işi yüzüne gözüne bulaştırmış görünüyor. Dün destek verdiği Kürt ve Şiî gruplar, yavaş yavaş kendi başına belâ olmaya başladı bile. Nitekim yakında onları kontrol edemeyecek duruma gelecek. Saddam’ın da hikâyesi buna benziyordu esasında. Kontrolden çıkınca kalemini kırdılar.<br />
KERKÜK NE HALDE?</p>
<p>2007 yılının sonbaharında Kerkük&#8217;ün statüsü konusunda yapılacak referandum öncesi Kerkük&#8217;ün demografik yapısı ve nüfus dengesi suni bir şekilde bozulmaya çalışılıyor. Yoğun bir şekilde gerçekleştirilen Kürt göçü sayesinde referandum ile Kerkük&#8217;ün Kürt yönetimine bağlanması hedefleniyor. Kerkük, esasında bir Türkmen bölgesi olmasına rağmen, son bir yılda göç eden 400 bin civarında Kürtle birlikte, bölgede Kürt ağırlığı artmış durumda. Kürt halk, devlet arazilerine ve boş buldukları her alana yerleşmiş durumdalar. Konu ile ilgili görüşme yaptığımız ve bizi gezimiz sırasında himaye eden Irak Türkmen Cephesi partilerinden Türkmen Adalet Partisi’nin Başkanı Enver Bayraktar da bu duruma dikkat çekiyor. Bayraktar Irak’taki Türkmen varlığının haklarının ve Irak’ın bölünmez bütünlüğünün öncelikli meseleleri olduğunu söylüyor. Kerkük’te bugün yaşanan sefalet ve zorluklardan en çok Türkmen vatandaşların etkilendiğini söyleyen Bayraktar, bu konuda Bağdat’ta hak aradıklarını ifade ediyor.<br />
Kerkük Türkmeneli televizyonunda, Kerkük’ün Türkmen olduğuna dair yayınlar yapılıyordu. Halka uzatılan mikrofonların ana teması, “Kerkük Türkmendir” mesajıydı. Bugün, Kerkük’ün fiilen ilân edilmiş olan Kürdistan’a bağlı olmasını, Türkmenler kabul etmiyorlar tabiî olarak. Adalet Partisi Başkanı da “Biz Irak’ın bölünmesine karşıyız. Kerkük Bağdat’a bağlıdır. Irak da bölünmez bir bütündür” mesajı veriyordu.<br />
Ancak fiilî durum bunun tam tersi gibi. Zira Kerkük’te de kontrol tamamıyla Kürtlerin elinde. Kerküklü Türkmenler Bağdat’ın düşüşünden sonra Kerkük’ü peşmergelerin bastığını ve işgal ettiğini ifade ediyorlar. Bu peşmergeler Amerikan yardımı ile daha sonra üniforma giymiş ve kolluk kuvveti durumuna gelmişler. Bugün ise, Kerkük’te bunların sözü geçiyor.<br />
Amerika ve onun işbirlikçileri sözde kontrolü ellerinde bulunduruyorlar, ancak Irak’ın patlamaya hazır bir bomba olduğunun herkes farkında&#8230; Sadece zafer sarhoşluğunda olanlar bu gerçeği görmezden geliyorlar.<br />
Türkmen Adalet Partisi Başkanı’na Irak’ın bölünmesi halinde Türkmenler olarak nasıl bir tepki vereceklerini soruyorum. Başkan, bölünme lâfına bile şiddetle karşı çıkmasına rağmen, ne yazık ki böyle bir ihtimalin olduğunu da kabul ediyor. Böyle bir durumda Kerkük’ün bağımsızlığı için mücadele edeceklerini de sözlerine ekliyor. Bunun için Türkiye’den yardım alıp almayacaklarını sorduğumuzda ise, Türk yetkililerin yardım sözü verdiklerini söylüyor. Bu durumda anlıyoruz ki, Kuzey’de bir Kürt devletinin ilânı halinde Türk askeri kuzeye girip, özellikle bölgede bulunan Türkmenlere yardım edebilir.<br />
Türkmen Adalet Partisi Başkanı Enver Bayraktar, Saddam’ın idamından sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Irak öncelikli gündemimiz olacak” açıklamasının da buna işaret olduğunu ifade ediyordu.<br />
Türkmenler bölünmeye kesinlikle razı değiller. Böyle bir durumda Kerkük’te ciddî bir direniş olacağı açık, ancak burada önemli olan Türkiye’nin takınacağı tutum. Türkiye bugüne kadar Irak’ın iç işlerine karışmamak gibi itidalli bir siyaset güdüyordu. Ancak bundan bölgedeki Türkmenler pek memnun değiller. Onların dedikleri, “Şiîlere İran, Kürtlere ABD, Araplara ise Arap devletleri yardım ediyor, bizim ise yardımcımız yok” şeklinde. Türkiye’nin kendilerine sahip çıkmadığını düşünüyorlar. Ancak bölünme gibi bir durumda Türkiye’nin tutumunun değişeceği ifade ediliyor. Böyle bir temenni Iraklı Türkmenlerde de mevcut.<br />
Bunun yanında Kürdistan olarak ifade edilen bölgelerdeki PKK varlığı da Türkiye’yi rahatsız ediyor. Nitekim Kerkük’te PKK büroları ve kampları olduğu gibi, Kuzey Irak’ta PKK adeta bir kolluk kuvveti gibi görev yapıyor. Bütün bunlar, Türk ordusunun sınır ötesi bir operasyon ihtimalini masanın üstünde tutmasına sebep oluyor. İngiliz gazeteleri geçen günlerde Irak’ta çözümün İran ve Türkiye’nin de sürece dahil edilmesi ile sağlanabileceğini yazdılar. Böylesi bir yöntem, bölünmeyi engeller mi, yoksa tetikler mi tartışılır. Ancak Türkiye’nin İran’ın aksine Irak’ta toprak bütünlüğünden yana bir siyaset izlemesi çok önemlidir. İran ise, çok önem verdiği Irak’ta büyük oyunlar oynuyor. Şiîler için Irak’ın anlamı büyük. Şiîlerin kutsiyet atfettiği bir çok mekân Irak’ta bulunuyor. Tıpkı ABD’nin kutsiyet atfettiği petrol kuyuları gibi… Ve daha bir çok küresel çıkar da Irak’ın geleceği üzerinde bir kara bulut gibi durmaya devam ediyor.</p>
<p> <br />
Kerkük harabe haline geldi</p>
<p>Kerkük, ne yazık ki, bir harabeyi andırıyor bugün. Binalar, yollar, alt yapı ve üst yapı tamamen çökmüş durumda. Şehre çok sınırlı elektrik verilebiliyor. Suyu da içilebilir seviyede değil. Eğitim ve sağlık hizmetleri de durma seviyesinde. Bunun yanında, şehir tahrip edilmiş durumda. Meselâ Kerkük Kalesi çürümeye terk edilmiş. Belediye hiçbir hizmeti yerine getirmiyor. Kerkük ve Kerküklü kendi kaderine terk edilmiş bir halde, kendisine uzanacak yardım elini bekliyor.<br />
Küçük Dalya’nın dramı</p>
<p>Irak’ta adam kaçırma ve fidyecilik olaylarının son dönemde çok arttığı belirtiliyor. Bağdat’ta Risâle-i Nurları Arapça diline çeviren İhsan Kasım’ın Ağabeyi kaçırılmış ve 200 bin dolar fidye ödenmesine rağmen, öldürülmüştü. Irak’ta çeteler bu yolla büyük paralar kazanıyor. Hatta El Kaide dahi, çocuk kaçırarak elde ettiği paralarla cihad ettiğini iddia ediyor.<br />
Kerkük’te tanıdığımız küçük Türkmen kızı Dalya da kaçırılanlardan biri. Annesinin gözü önünde aniden bir arabaya bindirilerek kaçırılmış. Önce mühendis olan babasından 100 bin dolar istenmiş. Ancak maddî durumu çok kötü olan baba bu parayı asla bir araya getiremeyeceğini söylemiş. Çalıp çırpıp parayı denkleştirmesini isteyen merhametsiz çete üyeleri, küçük kızı öldürmekle tehdit etmişler. Ancak ailenin maddî durumunun gerçekten kötü olduğunu anlayınca pazarlıklar sonunda 7 bin dolara razı olmuşlar. Tabiî küçük Dalya bu konuda talihli olanlardan biri. Bizi koruyan Adalet Partisi’nin muhafızları da, özellikle Irak’ta yalnız gezmememiz konusunda uyarıyorlardı. Zira her an kaçırılma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirdik.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/saddamin-idami-ve-kerkuk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı orada artık azınlık.. Plovdiv, Bulgaristan.</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/osmanli-orada-artik-azinlik-plovdiv-bulgaristan.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/osmanli-orada-artik-azinlik-plovdiv-bulgaristan.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:31:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=296</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı bir cihan devletiydi. Hem üç kıt’aya yayılışı, hem de buralarda bıraktığı izlerle bunu ispatlıyor. Bugün ise, bu izlere rastlamak pek mümkün değil&#8230; Size daha önce Mısır’dan Suriye’ye kadar Osmanlının Ortadoğu’da hüküm sürdüğü topraklardan izlenimlerimizi aktarmıştık. Şimdi de Osmanlı’nın her daim yüzünün dönük olduğu Batıdan izlenimlerimizi aktaracağız. Sizin için Osmanlı’nın Balkanlar dediğimiz Doğu Avrupa topraklarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı bir cihan devletiydi. Hem üç kıt’aya yayılışı, hem de buralarda bıraktığı izlerle bunu ispatlıyor. Bugün ise, bu izlere rastlamak pek mümkün değil&#8230; Size daha önce Mısır’dan Suriye’ye kadar Osmanlının Ortadoğu’da hüküm sürdüğü topraklardan izlenimlerimizi aktarmıştık. Şimdi de Osmanlı’nın her daim yüzünün dönük olduğu Batıdan izlenimlerimizi aktaracağız. Sizin için Osmanlı’nın Balkanlar dediğimiz Doğu Avrupa topraklarında hüküm sürdüğü dönemlerden bugüne kalan esintileri gazetenin sütunlarına taşımak niyetindeyiz. Ortadoğu’dan nisbeten güzel hatıralar aktarmıştık, Balkanlarda ise, Osmanlı ruhu adına daha çok unutulmuşluk, yitirilmişlik ve kaybedilmişlik hisleri bulacaksınız. Zira gül devirleri, lale devirleri çoktan bitmiş oralarda, eski topraklarda kara kışlar yaşanmış, şimdi bu kara kışta kaybedilen çiçekler, yeni bir bahara durmanın hasretiyle yanıp tutuşuyor. Demir perdelerin uzun yıllar örttüğü Balkanlardan bahsediyoruz. Kaybedilmiş topraklardan bahsediyoruz&#8230; <span id="more-296"></span><br />
Bir yandan da oralarda Mevlânâ’nın izlerini de aradık durduk. Zira gittiğimiz yerler, aynı zamanda bir zamanlar Mevlevîhanelerin içinde zikir eden dervişlerin yaşadığı yerlerdi. Belki de onların her Mevlevîhane üzerine bıraktığı sikkeler, aynı zamanda Osmanlı’nın da nişanıydı. Şimdi bu manzaralar yerini harap ellere bırakmış.<br />
Bu tabiî ki işin bir yönü, bir başka yönü ise, Batıda gördüğümüz şehirlerin mamurluğu idi. Tıpkı Ziya Paşa gibi biz de: “Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm. Dolaştım mülk-ü İslâm’ı, bütün viraneler gördüm” mısralarını tekrar ettik, bu şehirleri gezerken. Zirâ İslâm beldelerinde müşahede ettiğimiz yıkık hal, Avrupa’ya gelince birden değişiveriyor. Belli başlı ülkelerde, yani gelişmişlik seviyesi yüksek olanlarda mamur beldeler gözleri kamaştırıyor. Her şeyde madalyonun iki yüzü olduğu gibi, bu konuda da mamuriyete bedel, ahlâkî ve manevî haraplık hali de gözlerimizden kaçmadı tabiî ki. Avrupa’nın doğusunda yaşanan maddî yükselişe karşılık, manevî olarak büyük bir alçalış yaşanıyor zirâ. Hele ki komünizmin kara kışından ve demir silindirinden nasibini alan halklarda, bu daha da aşikâr olarak ortaya çıkıyor.<br />
Biraz gecikmiş de olsa Balkanlardan esen “bu seferliğe mahsus ılık rüzgârları” tam da üşüdüğümüz bu günlerde sizinle paylaşmak istiyorum. Geçen aylarda İstanbul’dan Edirne Kapıkule sınır kapısına gelerek başladı, 1 ay sürecek seyahatimiz. Henüz Ortadoğu’da edindiğimiz manevî dinamiklerin etkisi altındayken, tam da Osmanlı’nın yaptığı gibi Balkanlara sefere çıkmak üzereydik. Edirne’den ötesinde bizi neyin beklediğini merak eder bir durumdaydık. Sınır, gurbetçi vatandaşlarımızın evlerine dönüş zamanı olduğundan biraz kalabalıktı. Ancak sınırlarda Ortadoğu’da yaşadığımız eziyeti düşününce, bir kaç saat beklemeler bizim için rutine dönüşmüştü zaten. “Yeter ki geçelim” havasında idik artık&#8230; Nitekim bir kaç saatte sıra bize gelmiş ve önce Türk sınırından, sonra da “komşi”lerin sınırından, ilk durağımız olan Bulgaristan’a geçmiş olduk. Bulgaristan’da gideceğimiz ilk yer Kapıkule’ye 158 km uzaklıkta olan Plovdiv, yani Filibe’ydi. Bu “yanileri” çok sık duyacaksınız, çünkü Balkanlardaki bir çok Osmanlı şehrinin ismi, artık bizim eskiden kullandığımız haliyle değil de, yeni isimleriyle anılıyorlar. Bu bile Balkanlarda Osmanlı izlerinin gün geçtikçe silinmeye yüz tuttuğunun bir göstergesiydi aslında. Biz bu yazıda, bu şehirlerin eski isimlerini de zikredeceğiz, ancak yeni ve şu anda kullanılan isimleriyle anmak herhalde daha gerçekçi olacaktır. Zira artık Filibe, Plovdiv olarak biliniyor. Bunu sınırdan hemen sonra yol sormak için yanına durduğumuz bayan polisin bize verdiği cevaplardan çok iyi anlamış olduk. Zira birkaç defa “Filibe ne tarafta” diye İngilizce sorduğumuz sorulara cevap vermeyen polis, Plovdiv nerede diye sorduğumuzda ise, hemencecik cevap verdi. Anlamadığı için mi, yoksa kasten mi yaptı bilmiyoruz, ancak bu durum bize şehirlerin yeni isimlerini kullanmamız gerektiğini gösteren bir vak’a oldu.</p>
<p>PLOVDİV<br />
Plovdiv’e gelmemizin sebebi burada Mevlevîhane bulunmasıydı. Sınırda işlerimiz uzadığından, gece saat 02.30’da varabildiğimiz Plovdiv’de bize konsolosluğumuzun önerdiği otelde sabahladık. Gerek Plovdiv yolu, gerekse Plovdiv henüz bizim Edirne’mizden farklı bir görüntü arz etmiyordu. Zira daha sınıra 200 km uzaklıkta bile değildik. Konuşulan dil ve insanlar haricinde pek bir değişiklik yoktu. Sabah ilk iş Mevlevîhaneyi bulduk. Plovdiv’in “eski şehir” denilen kısmında bulunan Mevlevîhane, şu anda içkili bir restoran olarak işletiliyor. Bu acı durumun benzeri, yine Plovdiv’in merkezinde yer alan bir caminin başına gelmiş. Caminin minaresi yıkılarak içkili bir İtalyan restoranı haline getirilmiş. Konsolosluk bu cami için çok uğraş vermiş, ancak sahibi elinde tapu bulundurduğu ve çok yüksek miktarda para istediği için bir şey yapılamamış. Mevlevîhane’nin restoran olarak kullanılması ise, nisbeten yapının günümüze kadar sağlam getirilmesinde öncü bir rol oynadığı için, fazla bir şey diyemiyoruz. Zira restoranın sahibi yapıyı olduğu gibi muhafaza etmiş, güzelce restore ettirmiş ve de içine Mevlevî figürleri bile yaptırmış. Restoranın adı da zaten Mevlevîhane… Ayrıca alt kısmını da bir nev’î Mevlevî müzesi haline getirmiş. Bu durumu görünce, biraz da olsun içimiz rahatladı. Mevlevîhanenin bulunduğu muhit oldukça tarihî ve iyi korunmuş bir yer. Bir çok Osmanlı konağına bu muhitte rastlamak mümkün. Hepsi güzelce restore edilmiş, üzerlerine de anıtlar kurulu tarafından tabelalar ile yapım yılları yazılmış. Ayrıca konak sahiplerinin isimleri de bu tabelalarda yer alıyor. Bu konaklardan hiç birinde ise, Osmanlıya dair bir ibareye rastlanamıyor. Bunların bilinçli bir şekilde yok edildiğine şahit oluyoruz. Tabiî bu toprakların bir komünist dönemden geçtiğini hatırlıyoruz her seferinde.<br />
Plovdiv, Bulgaristan’ın güney kesiminde, yukarı Trakya Ovası’nda ve Meriç Nehri’nin iki tarafında yer alıyor. Nüfusu yaklaşık 350 bin olan bu yerleşim birimi, Sofya’dan sonra Bulgaristan’ın en büyük şehri durumunda. 1999 yılında Avrupa Kültür Başşehri ilân edilen bu şehrin geçmişi oldukça eskilere dayanıyor. İlk olarak M.Ö. 6000-4500 yılları arasında kurulduğuna dair rivayetler var. Bu şehirde Irak, Roma, Bizans, Osmanlı ve Bulgarların geçmişine ait eserlere rastlamak hâlâ mümkün. M.Ö. 342 yılında Makedon kralı II. Filip yöreyi alınca, eski bir iskân yeri olan bu yerleşimin çevresini sağlam kale duvarlarıyla çevirip, ismini de ‘Filip’in şehri’ anlamında ‘Philippopolis’ koymuştur. Şehir, 1361 yılında Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa tarafından fethedilince, adı “Filibe” olarak anılır olmuş. 1878’deki Osmanlı-Rus savaşından ve Bulgaristan’ın bağımsızlığından sonra da ‘Plovdiv’ olarak değiştirilmiş şehrin adı. Osmanlı döneminde inşa ettirilen çok sayıda cami, medrese, han, hamam ve kervansaray gibi yapılardan sadece birkaçı gelebilmiş günümüze. Bunlardan birisi halkın “Ulu Cami” veya “Cumaya Camii” dediği Hüdavendigâr Camii. İlk olarak 1425 yılında Murad Hüdavendigâr’ın yaptırmış olduğu bu eser, bir deprem sonucu yıkılmış ve 1785’de I. Abdülhamid tarafından yeniden yaptırılmış. Şehrin diğer önemli bir yapısı, Beylerbeyi Gazi Şehabeddin Paşa’nın yaptırdığı cami, medrese, han, hamam ve mutfaktan oluşan külliye idi. Ancak, Şehabeddin Paşa’nın Filibe’de yalnızca “İmaret Cami” ayakta kalabilmiştir. Mimarî açıdan mutlaka gezilip görülmesi gereken Plovdiv’e, 1979 yılında UNESCO tarafından mimarlık altın madalyası verilmiş.<br />
Plovdiv, büyük, ama sessiz bir şehir. Biz de iki gün geçirdikten sonra Bulgaristan’ın başşehri Sofya’ya doğru yol alıyoruz. Sofya’ya gitmeden evvel de önce Başkova manastırına sonra da Asengrad bölgesinde yer alan bir Türk köyüne Yukarı Baden’e gidiyoruz ve onlara Türkiye’den sevgiler iletiyoruz. Türk köylüleri çiftçilikle uğraşıyor. Yaşlıları Türkçe biliyor, fakat yeni nesil dillerini unutmakla yüz yüze. Köyün camiinde bir araya geldiğimiz insanlarla sohbet ettikten sonra, Sofya’ya olan yolculuğumuza devam ediyoruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/osmanli-orada-artik-azinlik-plovdiv-bulgaristan.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demokrasi kahvehanesi</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/demokrasi-kahvehanesi.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/demokrasi-kahvehanesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:30:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=323</guid>
		<description><![CDATA[ Demokrasi Kahvehanesi 17. yüzyılda inşa edilmiş olan Kumarcılar Hanı&#8217;nın (Osmanlı yapısı olan bu Han&#8217;ın neden bu ismi aldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Çünkü ne yazıkki Kıbrıs aynı zamanda bir Kumar merkezi olarak da biliniyor) hemen bir sokak ilerisinde ilginç bir kahvehane bulunuyor: Demokrasi Kahvehanesi. Demokrasi Kahvehanesi öz Kıbrıslı Türklerin gerçek fotoğrafını yansıtması açısından ilginç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> Demokrasi Kahvehanesi<br />
17. yüzyılda inşa edilmiş olan Kumarcılar Hanı&#8217;nın (Osmanlı yapısı olan bu Han&#8217;ın neden bu ismi aldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Çünkü ne yazıkki Kıbrıs aynı zamanda bir Kumar merkezi olarak da biliniyor) hemen bir sokak ilerisinde ilginç bir kahvehane bulunuyor: Demokrasi Kahvehanesi.<span id="more-323"></span><br />
Demokrasi Kahvehanesi öz Kıbrıslı Türklerin gerçek fotoğrafını yansıtması açısından ilginç bir mekân. Burada Mehmet Kadiri adlı vatandaşla konuşuyoruz ilk olarak. Demokrasi Kahvehanesi adından da anlaşılacağı üzere sıradan bir kahvehane değil. Burada toplanan insanlar her türden siyasî meseleyi özgürce konuşabiliyormuş. Kadiri&#8217;nin söylediği şu: Biz parti yahut görüş ayrımı yapmadan insanların gelip burada Kıbrıs&#8217;ın her türlü problemini konuşmasını istiyoruz. Bu sebeple kahvehaneye bu ismi verdik.&#8221;<br />
Kahvehane&#8217;nin duvarları her türlü siyasi söylemle dolu. Kıbrıs&#8217;ın bağımsızlığını savunandan tutun da, Rumlarla birlikteliğe kadar farklı siyasi görüşlerde insanlar buraya gelip tartışıyorlarmış. En önemli şey ise genelde öz Kıbrıslıların burada bulunması.Bu açıdan burada Kıbrıslıların şikayetlerini ve görüşlerini öğrenme fırsatı buluyoruz.<br />
Buradaki Kıbrıslı vatandaşların en büyük şikayetleri Türkiye&#8217;nin doğu ve güneyinden gelen göçlerin Kıbrıs&#8217;ın kültür yapısını bozması. &#8220;Daha önce burada hiçbir asayiş olayı yaşanmazdı, göçlerden sonra akşamları sokağa rahat çıkamaz olduk&#8221; diyor kahvehanedeki bir başka Mehmet bey.<br />
Türkiye&#8217;nin doğu ve güneydoğusundan gelen, eğitim ve gelir düzeyi düşün TC vatandaşları Kıbrıs’ı kendilerine yeni bir ekmek kapısı olarak görüyorlar haliyle. Ancak buraya gelirken buranın Türkiye’den daha farklı bir kültür yapısına sahip olduğunu göz ardı ederek geliyor ve bir bakıma kendileri dönüşmek yerine, Kıbrıs’ı dönüştürmeyi tercih ediyorlar. İşte öz Kıbrıslı vatandaşların şikayetleri de bu noktada düğümleniyor. Biraz da eğitim seviyesinin düşüklüğünden olsa gerek asayiş olaylarına da en fazla Türkiye’den buraya gelen insanların karışması, adalıları bir hayli rahatsız etmişe benziyor.<br />
Adalıların bir başka şikayeti ise Türkiye’nin gölgesinde olmaktan bıkmaları. Kendilerinin bağımsız bir devlet gibi değil de Türkiye’nin bir vilayeti gibi görülmesinden epey rahatsız olduklarını dile getiriyorlar. Başbakanlık binalarının hemen karşısında bulunan Türkiye Büyükelçiliğini de Türkiye’nin gölgesi altında kalmalarına delil olarak gösteriyorlar. Mehmet Bey şunları söylüyor: “Biz Türk askerinin bizi korumasından şikayetçi değiliz bilakis bundan memnun olabiliriz. Ancak asıl şikayetimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç işlerimize müdahale etmesi”.<br />
Burada Kıbrıslı vatandaşlarda “asker sadece sınırlarımızı beklesin” tarzında bir görüşün hakim olduğunu görüyoruz. Bu ilk bakışta biraz bencilce geliyor, hatta daha ileri tabirle nankörlük diye nitelendirebilecekler bile çıkabilir. Ancak gelin dilerseniz onları dinlemeye devam edelim. Örneğin Mehmet Bey diyor ki: “Bizim hükümetlerimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kukla hükümeti gibi. Biz kendimizi yönetenleri kendimiz seçemiyoruz.”<br />
Sonra da soruyor Mehmet Bey? “Bunun neresi bağımsızlık?<br />
İşte Demokrasi Kahvehanesi’nden yükselen aykırı sesler bu şekilde. Oradan ayrılırken kahvehanedekiler “Bunları yazacaksanız doğru yazın. Türkiye’den gelen hiç bir gazeteci bizim dediklerimizi yazmıyor. Bari siz doğru yazın” diye de tembihlediler. Ben de onların dediklerini noktasına, virgülüne dokunmadan yazdım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/demokrasi-kahvehanesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Lavanta kokulu geceleriyle Girne</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/lavanta-kokulu-geceleriyle-girne.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/lavanta-kokulu-geceleriyle-girne.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:30:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=325</guid>
		<description><![CDATA[Girne Başkent Lefkoşa’ya yaklaşık yarım saat mesafede çok güzel bir sahil şehri. Egzotik limanı, yemyeşil dağları ve sahil şeridi ile tam bir tatil beldesi. Girne’nin MÖ 10. yüzyılda Peleponez’den göçen Akalar tarafından kurulduğu söylenir. İddiaya gore Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia dağlarının adını vermişlerdir. Bir başka görüş ise Girne’ye ilk yerleşenlerin MÖ 9. yüzyılda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Girne Başkent Lefkoşa’ya yaklaşık yarım saat mesafede çok güzel bir sahil şehri. Egzotik limanı, yemyeşil dağları ve sahil şeridi ile tam bir tatil beldesi. Girne’nin MÖ 10. yüzyılda Peleponez’den göçen Akalar tarafından kurulduğu söylenir. İddiaya gore Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia dağlarının adını vermişlerdir. Bir başka görüş ise Girne’ye ilk yerleşenlerin MÖ 9. yüzyılda adanın kıyılarında ticaret kolonileri kuran Fenikeliler olduğudur.<br />
Roma kaynaklarında ise Girne’nin adı Corineum olarak geçmektedir. Bizans döneminde birkaç kez Araplar ve korsanlar tarafından ele geçirilen şehrin tarihi, adanın genel tarihi ile benzerlik gösterir.<br />
Tarihi liman<br />
Girne’de ilk görülmesi gereken yer eski limandır. At nalı şeklinde inşa edilmiş olan liman, şehrin odak noktasındadır. Tarihi Girne Limanı, rengarenk balıkçı tekneleri, limana demir atmış yatları, her daim canlı olan kafe ve restoranları ile turistler için olduğu gibi yerli halk için hayata kaynaklık etmektedir. Liman’ı çevreleyen restoranlarda zengin yemek menüleri ile tarihi limanı seyrederek yemek keyfi yaşamak mümkündür.<br />
Girne Limanı’nın doğu ucunda bulunan Girne kalesi, 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından Arap istilasına karşı şehri korumak amacıyla inşa edilmiş. Kaleye Lüzinyan ve Venedikliler döneminde eklemeler yapılmış. Aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam duran kale, Girne’nin en etkileyici yapıtlarından biri.<br />
Tarihin derinliklerindeki Batık Gemi<br />
Girne Kalesi’ni gezerken hemen kalenin içinde yer alan Batık Gemi Müzesi’ni es geçmek olmaz. Bu müzede sergilenen gemi enkazı bugüne dek dünya üzerinde bulunmuş en eski batık gemi enkazı olma özelliğini taşıyor. Batıktan elde edilen buluntular geminin milattan önce 300 yıllarında bir fırtına sonucu batan bir Suriye ticaret gemisi olduğunu gösteriyor. Bu batık gemiyi seyrederken insanın ister istemez tüyleri ürperiyor çünkü tarihin derinliklerinden gelen böylesi bir gemiyle karşılaşmak insanın aklında mistik düşünceler çağrıştıyor. En çok da Nuh’un gemisi geliyor insanın aklına. Bu bakımdan bu batık gemiyi görmek gerekiyor.<br />
Bellapais Manastırı<br />
Girne’de bulunan bir başka önemli eser de Bellapais Manastırı. Manastır 1158 ve 1205 yılları arasında inşa edilmiş. Kuzey sahillerinin tümüne hükmedebilen görüşü ve güzel dağ manzarası ile Kıbrıs’ta gotik mimari tarzının görülmesi gereken en önemli eserlerinden biridir. Manastır’da bugün konser salonu olarak kullanılan bir de salon mevcuttur ki bu salon savaş yıllarında kurşun yağmuruna tutulmuş bugün halen kurşun izleri bulunmaktadır.<br />
Girne’den anlatacağımız son tarihi eser Saint Hillarion Kalesi olacak. Kale Girne’nin yüksek dağının zirve noktalarından birinden bulunuyor. Kalenin adını Arap istilası sırasında Kudüs’ten kaçan ve ölene dek kalenin tepesindeki bir mağarada münzevi olarak yaşan bir azizden aldığı sanılıyor. 10 yüzyılda bu bölgede bir manastır ve kilise inşa edilmiş, Lüzinyanlar da bu manastırı sonraları kaleye çevirmişlerdir. Saint Hillarion kalesinden müthiş bir Girne manzarası bulmak mümkündür. Çok yüksek olan dağın tepesindeki bu kaleyi karşıdan gören diğer kalelere Girne’ye her hangi bir saldırı yahut akın olacağı zaman mesajlar iletilirmiş. Yani bir bakıma Saint Hillarion kalesi liman şehri Girne’nin gözetleme kulesi görevini de görmekteymiş.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/lavanta-kokulu-geceleriyle-girne.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sofya, Plevne ve Rusçuk&#8230;</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/sofya-plevne-ve-ruscuk.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/sofya-plevne-ve-ruscuk.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:30:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=298</guid>
		<description><![CDATA[SOFYA Sofya’ya akşam vaktinde vardığımızda, şehrin büyüklüğü ve azameti hemen bizi karşılıyor. Sarı parkeli sokaklarında hükümet binaları ve eski kiliseler ile, konaklar yükselen, taştan bir şehir Sofya. Ertesi günün ilk ışıklarıyla Sofya’yı gezmeye başladık. Şehrin en işlek caddelerinden biri olan Luisa Maria caddesinde Banya Başı Camii yükseliyor. Camide vakit namazlarında hatırı sayılır bir cemaat toplanıyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>SOFYA<br />
Sofya’ya akşam vaktinde vardığımızda, şehrin büyüklüğü ve azameti hemen bizi karşılıyor. Sarı parkeli sokaklarında hükümet binaları ve eski kiliseler ile, konaklar yükselen, taştan bir şehir Sofya. Ertesi günün ilk ışıklarıyla Sofya’yı gezmeye başladık. Şehrin en işlek caddelerinden biri olan Luisa Maria caddesinde Banya Başı Camii yükseliyor. Camide vakit namazlarında hatırı sayılır bir cemaat toplanıyor. Bunun da başlıca sebebi civarda oturan çoğunlukla Arap ve Türklerden oluşan göçmenler. <span id="more-298"></span><br />
Balkanlar’ın Paris’i sayılan Sofya’nın sembolü olmak için yarışan birkaç merkez var. Bunlardan biri tarihî Sveti Aleksandr Nevski Katedrali. Katedral, bağımsız Bulgar Kilisesi’nin merkezidir aynı zamanda. Katedralin yakınlarında yer alan Meçhul Asker Anıtı da önemli bir eser. Başkent Belediyesi Sofya, Bankya, Buhovo ve Novi İskır şehirleri ile 34 köyden ibaret. Sofya, ülke ekonomisinde önemli yeri bulunan sanayinin merkezini oluşturuyor. Başkentte 2001 yılı verilerine göre 1 milyon 222 bin 180 kişi yaşıyor. Sofya, bu rakam ile ülke nüfusunun yüzde 18’ini oluşturuyor. Sofya diğer Avrupa başkentlerine oranla daha fazla yeşil alanlara sahip. Şehrin büyük yeşillikleri büyük parklarda bulunurken, küçük yeşil alanları ise, semt parklarında görülebiliyor.<br />
Bulgaristan, Romanya ile birlikte, 2007’den itibaren AB üyesi oldular. Bu durum ülkenin sınırlarından itibaren kendini hissettiriyor. Hemen her yerde AB finansmanlarıyla yapılan bir yenilenme, yahut inşa çalışması görmek mümkün. Ya yollar, köprüler, viyadükler yapılıyor, ya da tarihî eserler onarılıyor bu finansmanla. AB, bu ülkeyi de önemli oranda kalkındırıyor.<br />
Bakanlıkların, parlamento binasının ve diğer devlet dairelerinin bulunduğu bölge şehrin kalbini teşkil ediyor. Burayı sarı parkeli caddelerinden tanımak mümkün. Şehirde kozmopolit ve özgür bir ruh hissediyorsunuz. Sofya bu haliyle, artık bir demirperde başkenti olmadığını söylüyor sanki.</p>
<p>PLEVNE VE RUSÇUK</p>
<p>Sofya’dan sonraki durağımız, tarihimizde çok önemli bir yeri olan Plevne olacak, amacımız Plevne üzerinden Rusçuk’a ulaşmak, oradan da Bulgaristan’ı terk edip Romanya’ya geçiş yapacağız. Plevne, Bulgaristan’ın kuzeyinde Romanya ile sınırı olan bir ildir. Tuna Nehri kıyısında yer alan ilin merkezi Plevne’dir. Plevne’nin il nüfusu 310.449’dur. Plevne deyince akla ilk Gazi Osman Paşa ve Plevne savunması gelir.<br />
Gazi Osman Paşa’nın destan yazdığı Plevne Savunması, Türk tarihi açısından büyük önem taşıyor. Klasik Tabya usûllerine sığmayan bu büyük savunmada, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa, Rusların 50 bin asker ve 184 topuna karşı 23 bin asker ve 53 topla mücadele etmiş ve adını tarihe yazdırmıştı. Gazi Osman Paşa, düşmanın üç saldırısını püskürtmüş, 3. Huruç harekâtında yaralanarak, Vit Irmağı kıyısında yarası sarılırken, esir düşmüştü. Daha sonra Rusya’ya götürülen Gazi Osman Paşa, burada da saygıyla ağırlandı. Rus subayları, yarasına rağmen ayağa kalkan Osman Paşa’yı ‘Bravo’ sesleriyle selâmlarken General Skobeleff, ‘Bu yüz, büyük bir kumandanın yüzüdür. Onu gördüğüme çok sevindim. Gazi Osman Paşa muzaffer bir kumandandır. Teslim olmuş olmasına rağmen, muzaffer sayılacaktır’ demişti. Osman Paşa’nın yarası, Grandük’ün çadırına götürülerek sarılmıştı. Gazi Osman Paşa’yı savaştaki başarısından dolayı kutlayarak kılıcını geri veren Rus Çarı II. Aleksandr ise görüşmede, ‘Benim esirim değil, misafirimsin. Kılıcını sana verdim. Senin gibi cesur, gayretli, yüksek liyâkatli bir kumandanla harp ettiğim için kendimi bahtiyar addederim’ demişti. 1878 yılında serbest bırakılarak İstanbul’a dönen Gazi Osman Paşa, dört kez Seraskerlik makamına getirildi. Bugün Plevne savunmasının yapıldığı tarihî bölge bir açık hava müzesi durumundadır. Burayı yukardan gören bir tepede animasyonlu ve sesli bir tarzda tarihî Plevne savunmasını dinlerken, mücadelenin yapıldığı bayırda tarihî savunmayı yeniden yaşamak mümkündür.<br />
Rusçuk da, Sofya’ya 300 km uzaklıkta bulunan, yine Romanya sınırındaki bir şehirdir. Tuna Nehri kıyısında yer alan ilin merkezi Rusçuk’tur. Şehrin nüfusu 267 bin civarında. Şehrin bugünkü adı Ruse. Osmanlı döneminin renkli ve önemli şehirlerinden biri olan Rusçuk’ta bugün hâlâ Türkler yaşıyor. Şehirde en önemli Osmanlı yapısı olarak Seyyid Mustafa Paşa Camii sayılabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/sofya-plevne-ve-ruscuk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bükreş, Köstence ve Odessa&#8230;</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/bukres-kostence-ve-odessa.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/bukres-kostence-ve-odessa.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:30:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=300</guid>
		<description><![CDATA[BÜKREŞ Rusçuk’ta bir gece geçirdikten sonra, Bulgaristan’ın kuzeyinden Romanya’ya giriş yapıyoruz. Romanya yemyeşil bir ülke. Sınırı geçer geçmez tarım ekonomisinin de çok yaygın olduğunu anlıyorsunuz. Yol kenarlarında Romen vatandaşların kendi ürettikleri sebze ve meyveleri size satmaya çalıştıklarına şahit oluyorsunuz. Çingene nüfusun çok yaygın olduğu Romanya’da, bu vatandaşlar genelde tarımla uğraşıyorlar ve evlerini çok süslü mimarî [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BÜKREŞ<br />
Rusçuk’ta bir gece geçirdikten sonra, Bulgaristan’ın kuzeyinden Romanya’ya giriş yapıyoruz. Romanya yemyeşil bir ülke. Sınırı geçer geçmez tarım ekonomisinin de çok yaygın olduğunu anlıyorsunuz. Yol kenarlarında Romen vatandaşların kendi ürettikleri sebze ve meyveleri size satmaya çalıştıklarına şahit oluyorsunuz. Çingene nüfusun çok yaygın olduğu Romanya’da, bu vatandaşlar genelde tarımla uğraşıyorlar ve evlerini çok süslü mimarî ile inşa ettiriyorlar. Romanya da 2007 itibariyle Avrupa Birliği’ne girdiği için, hummalı çalışmalar göze çarpıyor. Hemen hemen Romanya’nın dört bir tarafında yol çalışmaları var. Ülke adeta bir şantiyeye dönmüş durumda.<br />
Nihayet Bükreş’e vardığımızda, koskocaman bir şehirle karşılaşıyoruz. Çünkü bu şehirde her şey devâsâ ölçekte. Caddeler bir uçağın rahatlıkla inebileceği boyutlarda. Binalar da en az yollar kadar büyük ve süslü inşa edilmiş. Şehirde yeşil alanlar da en az mamur bölgeler kadar çoğunlukta. Kalabalık bir metropol olduğu her halinden belli olan şehirde, bizi bir Türk işadamı karşılıyor. Bauplast’ın Romanya distribütörü olan Ali Karaçayır, Romanya sınırları içinde ev sahipliğimizi üstlendi. Karaçayır, tam bir Türk girişimci. Çok küçük bir sermaye ile sadece bir şirketin mallarını burada pazarlamak üzere geldiği Romanya’da, bugün kendi fabrikasını kurmuş ve kendi ürettiği malları yaygın dağıtım ağıyla Romanyalılara pazarlayan başarılı bir işadamı konumuna yükselmiş. Akıcı ve düzgün konuştuğu Romencesiyle de piyasada tanımadığı kimse olmadığını söylüyor. Bize fabrikasını gezdiren Karaçayır, aynı zamanda Bükreş’i bize gezdirmek üzere yanımıza bir de rehber veriyor. Ali Karaçayır, Romanya’da yüzlerce Türk girişimcinin zamanında büyük yatırımlar yaptığını anlatıyor.<br />
Romenler, Bükreş’e Bucureşti derler. Uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde kalan Bükreş, daha sonra komünist dönem yaşamış. Bunun etkisi şehir üzerinde rahatlıkla hissediliyor. Geniş caddeler, büyük binalar ve raylı ulaşım hatları komünist dönemin birer hediyesi buraya. Zaten Balkanların genelinde aynı manzara ile karşılaşmak mümkün. Çavuşesku yönetimi döneminde üçte biri yerle bir edilip, açılan boşluğa Sovyet tarzı abartılı geniş caddeli, donuk gri yüksek binalı semtlerin ve tabiî bir de o meşhur Çavuşesku Sarayı’nın kondurulduğu şehir Bükreş. Geçmişte barok ve neoklasik tarzdaki binaları, küçük meydanlara açılan dar Arnavut kaldırım kaplı sokaklarıyla pek hoş bir şehirmiş.<br />
Çavuşesku Sarayı, Pentagon’dan sonra, dünyanın en büyük ikinci binası. Hakikaten de yanına gittiğinizde başınız dönüyor. Öyle ki çok uzak bir mesafeden bile fotoğraf makinesinin karesine bir seferde sığdırmakta zorlandım.<br />
Bükreş, gündüz olduğu kadar, geceleri de canlı bir şehir. Bükreş’in nüfusu 2,3 milyon civarında ve Avrupa Birliği’nin yeni gözdesi olma yolunda hızla ilerliyor.<br />
KÖSTENCE<br />
Bükreş’ten ayrılıp Moldova üzerinden Ukrayna’ya geçmek için yola çıkıyoruz. Önceki hedefimiz ise, Moldova yolu üzerinde bulunan Romanya’nın liman ve sahil şehri Constanta, yani Köstence. Köstence önemli Osmanlı şehirlerinden biri. Köstence’nin Mamaia adlı bir de turistik sahili var. Şehirde toplam 5 adet cami bulunuyor. Burada beş vakit ezan sesi duymak mümkün. Ezan sesini takip ederek müftülüğü buluyoruz. Müftü Murat Yusuf’la tanışıyoruz, Hünkâr Camiinin hemen üst katında. Şehirde tam merkezde ayrıca çok güzel bir Kral Camii var. Turistler buraya çok ilgi gösteriyorlar. Camiin minaresine çıkıp geniş bir Köstence manzarası izlemek mümkün. Köstence güzel bir sahil şehri ve tam anlamıyla bir tatil beldesi. Şehirde önemli bir Türk-Tatar azınlık, varlığını devam ettirmekte. Köstence Bükreş’ten sonra en büyük ikinci şehir olma özelliğini hâlâ koruyor.<br />
Köstence’den sonra Ukrayna’ya geçmek amacıyla Moldova sınırına geliyoruz. Bu sırada, saat gecenin geç vaktini gösteriyor. Moldova sınırından kolaylıkla geçtikten sonra, sadece ve sadece 3 km’lik bir yol kat ederek Ukrayna’ya varıyoruz. Sadece 3 km’lik bir mesafe yüzünden ülke değiştirmek zorunda olmak bize garip geliyor. Zira Sovyetler yıkıldıktan sonra burada toprak dağılımında çok karışıklıklar yaşandığı için, bir ülkeden diğerine geçerken, arada başka bir ülkenin 3 km genişlikte de olsa toprak parçasıyla karşılaşmanız mümkün. Eğer buradan geçmeyecek olsanız, girintili çıkıntılı bir coğrafyadan geçerek ve yolunuzu çok uzatarak güneyden Ukrayna’ya geçmeniz mümkün. Ukrayna’ya gidişimizin amacı, Karadeniz’in kuzey sahillerinde bulunan Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne ulaşmak. Kırım’a karayolundan ulaşmak için uzun bir yol almanız gerekiyor. Karadeniz’in öteki ucundaki bu komşumuza varmadan önce, daha gidecek çok yolumuz var.<br />
Moldova’yı 5 dakikada geçtikten sonra Ukrayna sınırından ülkeye giriyoruz. Ukrayna’da ilk gideceğimiz şehir Odessa olacak. Ancak gecenin çok geç bir vaktindeyiz. Ve bu bölge oldukça ıssız. Ukrayna da ne alt yapı, ne de üst yapı şimdiye kadar geçtiğimiz şehirler gibi değil. Hâlâ az gelişmişlik sınırlarında yaşayan bir Doğu Bloku ülkesi görünümü veriyor. Zaten ülkenin bu kesimleri de kırsal alanlara denk geliyor. Mecburen daha fazla yol alamayacağımızı anladıktan sonra, yolun kenarına güvenli bir yere arabamızı çekip, geceyi arabada geçiriyoruz. Sabahın ilk ışıklarını zorlukla buluyoruz. Sabah yeniden Odessa yoluna koyuluyoruz. Odessa’ya giderken ilginç bir şekilde yeniden Moldova’ya giriyor, bir kaç kilometre sonra yeniden Ukrayna’ya geri dönüyoruz. Meğer burası iki ülkenin ortak kullandığı Odessa geçidiymiş. Sovyetler dağıldıktan sonra böyle karmakarışık vaziyette kalan bu ülkelerde iyice tedirginleşiyoruz. Zaten Ukrayna’da sefalet ve fakirlik olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yok. Geçtiğimiz yerlerde çok rahat anlıyoruz bunu. Ukrayna geniş toprakları olan ve nüfusu neredeyse Türkiye kadar olan bir ülke. Ancak biz başşehir Kiev’e yaklaşık 500 km uzaklıktayız. Ülkenin diğer büyük şehri olan Odessa’ya varmaya çalışıyoruz.<br />
ODESSA<br />
Bu arada Tulcea ve İzmayil üzerinden Odessa’ya varmak isterken, Tuna Deltasının da hemen yanından geçiyoruz. Tuna Deltası; Avrupa’nın en geniş sulak alanlarından biridir. Deltanın yaklaşık olarak yüzde yirmisi Ukrayna’da ve yüzde sekseni ise Romanya’da bulunuyor. Tuna Deltası; alüvyonlu adalar, bataklıklar, ırmak kolları, kanallar ve göllerin yer aldığı toplam 150 bin hektarlık bir alanı kaplamakta. Ağustos 1998’de, Deltanın 46 bin hektardan fazla miktardaki alanı, Tuna Deltası Biyosfer Rezervi tarafından kapsanmış. Yaban hayatının ve özellikle kuşların bolluğu, Tuna Deltası’nı eko-turizm için potansiyel bir tatil yeri olarak sunuyor. Bu muhteşem tabiattan geçip öğlen olmadan Odessa’ya varıyoruz ve hemen büyükelçiliği buluyoruz. Daha sonra bir Türk lokantasında karnımızı doyurup, ertesi gün Kırım’ın Gözleve şehrine yapacağımız zorlu yolculuk için dinlenmeye çekiliyoruz.<br />
Odessa Ukrayna`nın en önemli ticaret limanı ve üçüncü büyük şehri. 14. y.y.’dan itibaren Osmanlı tarafından kontrol edilen bölge, 1794 Çarlık Rusya’sı döneminde Odessa’nın kurulması ile Karadeniz coğrafyasının en büyük limanı haline gelir. 1803 yılında Dük Richelieu’nün vali olarak atanmasından sonra şehir, batı ile Rusya arasındaki en büyük ticaret merkezi olur. 1894 yılında Rus İmparatorluğunun Moskova, St.Petersburg ve Varşova’dan sonra dördüncü büyük şehridir artık Odessa. 2.Dünya Savaşında şehir 907 gün Alman kuvvetleri tarafından işgal edilir. 1942 yılında da kahramanlık ünvanını alır ve şehir baştan başa tekrar imar edilir.<br />
Ticaretin beraberinde getirdiği ekonomik güçle Odessa, san’at ve kültür alanında, özellikle Sovyetler döneminde önem kazanmıştır. Bir milyonun üzerindeki nüfusu ile 160 kilometrekare alanı kaplayan şehir, Karadeniz kıyılarındaki tabiî plajları, otelleri ve sağlık merkezleri ile birçok turisti kendisine çekiyor. Kestane ve ıhlamur ağaçları ile bezenmiş caddelerindeki kafeler, yaz aylarında Odessa’yı Avrupa’nın en renkli şehirlerinden biri haline getiriyor. Deribasovskaya Caddesi ve Arkadya Bölgesi yaz aylarındaki turistik çekim merkezleri. Aynı zamanda Odessa Operası, Sanat Müzesi, Potemkin Merdivenleri ve Puşkin Müzesi görülmeye değer yerler arasında.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/bukres-kostence-ve-odessa.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kırım, Yevpatorya, Simferepol, Transdniester</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/kirim-yevpatorya-simferepol-transdniester.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/kirim-yevpatorya-simferepol-transdniester.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:30:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=302</guid>
		<description><![CDATA[KIRIM &#8211; YEVPATORYA (GÖZLEVE) Odessa’dan sonra Kherson üzerinden Karadeniz sahilini takip ederek ve Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne bağlanan darboğazı geçmek suretiyle hafif doğuda önce Yevpatorya (Bahçesaray), sonra ise daha doğuda başşehir Simferepol’e, yani Akmescit’e varıyoruz. Ukrayna’dan Kırım’a geçerken farklı bir ülkeye geçtiğiniz hissine kapılmayın, zira Kırım sadece temsilî özerklik verilmiş bir bölge. Zira tamamıyla Ukrayna’ya bağlı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KIRIM &#8211; YEVPATORYA (GÖZLEVE)<br />
Odessa’dan sonra Kherson üzerinden Karadeniz sahilini takip ederek ve Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne bağlanan darboğazı geçmek suretiyle hafif doğuda önce Yevpatorya (Bahçesaray), sonra ise daha doğuda başşehir Simferepol’e, yani Akmescit’e varıyoruz. Ukrayna’dan Kırım’a geçerken farklı bir ülkeye geçtiğiniz hissine kapılmayın, zira Kırım sadece temsilî özerklik verilmiş bir bölge. Zira tamamıyla Ukrayna’ya bağlı olan bu bölgenin, sadece sözde kalan bir özerkliği bulunuyor. Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin nüfusu toplam 2 milyon 400 bin civarındadır. Bu nüfusun yüzde 11’i Kırım Tatarı, yüzde 60’ı Rus, yüzde 24’ü Ukraynalı, geriye kalan yüzde 5’i de ağırlığı farklı Tatar ırklarından oluşan karışık bir etnik yelpazede dağılmaktadır. Ukrayna’nın idarî bölümlenmesinde Kırım Özerk Cumhuriyeti (KÖC) ve Akyar (Sivastopol) şehir yönetimi ayrı idarî birimler olarak kabul görüyor ve nüfus sayımları da buna göre ayrı ayrı ilân ediliyor. <span id="more-302"></span><br />
Kırım’a gidecek olanlara, THY’nin İstanbul-Akmescit seferlerini tavsiye ediyorum, çünkü karayolu ile ulaşmak gerçekten çok zor. Zira 1.700 km’lik Türkiye &#8211; Bulgaristan &#8211; Romanya &#8211; Moldova &#8211; Ukrayna – Kırım kara yolunu kullanmak zorundasınız. Bunun dışında TIR’lar için haftada en az bir sefer Ro-Ro taşımacılığı için Zonguldak-Gözleve Limanlarına sefer düzenlenmekte. Ayrıca İstanbul Karaköy Limanından da haftada en az üç sefer Akyar, Yalta ve Gözleve limanlarına yolcu gemileri seferleri yapılıyor.<br />
Zorlu karayolu seferinden sonra nihayet ilk olarak Yevpatoria’da, yani Gözleve’deyiz. Gözleve’ye akşama doğru vardık. Gözleve de bir tatil beldesi. Burada bulunan Mevlevîhaneyi gezdik ve kayıt altına aldık. Mevlevîhane şu anda kültür merkezi olarak Elife Yaşlavskaya isimli bir Tatar Hanımefendi tarafından korunuyor. Elife Hanımın hikâyesi çok ilginç. Ailesi ile birlikte Kırım’dan sürgün edilenlerden o da. Uzun yıllar Özbekistan’da sürgün yaşadıktan sonra ülkesine geri dönen Yaşlavskaya, burada çok mücadeleler vermiş ve bu tarihten kalma Mevlevîhane’yi korumayı kendine vazife bilmiş. Kırım’daki Tatar varlığı konusunda ve Mevlevîlikle de ilgili kitaplar yazmış, tahsilli bir pîr-i fanî Elife Hanım. “Anadan üryan” diye tabir ettiği Ukraynalı ve Rus kadınları Mevlevîhaneye sokmuyor, kapıda azarlıyor ve onlara uygun kıyafetler verdikten sonra içeriyi gezmelerine izin veriyor. Çok tatlı bir şive ile Türkçe konuşuyor Yaşlavskaya, aynı zamanda Rusça’yı da çok iyi biliyor.<br />
Gözleve turizm merkezi haline gelmiş. Özellikle Ruslar için uğrak bir mekân burası. Rusya’dan gelen bir çok turist bulunuyor burada. Bunun yanında, hemen merkezde de güzel bir cami yükseliyor, kilisenin tam karşısında. Burada turistler Tatar geleneksel kıyafetleri giyerek poz veriyorlar ve camiyi de geziyorlar.<br />
SİMFEREPOL ve BAHÇESARAY<br />
Gözleve’den sonraki durağımız Kırım’ın başşehri Simferepol, yani Akmescit olacak. Sivastopol’u güneybatıda bırakıp Akmescit’e yöneliyoruz. Akmescit’te bizi Kırım Fahri Konsolosu Seyran Osmanov’un yardımcısı Server Bey karşıladı ve ağırladı. Burada Kırım Haber Ajansı’ndan muhabirler ekibimize ilgi gösterip haber yaptılar. Burada dinlenip Akmescit’i de gezdikten sonra tarihî Kırım Hanlığının sarayı olan Hansaray’ın bulunduğu Bahçesaray iline hareket ettik. Bahçesaray sürgünden dönen Kırım Tatarlarının en yoğun olarak yaşadığı bölge. Bahçesaray’da yaşayan yazar İdris Assanin’i de ziyaret ettik. İdris Bey, Rus Sovyet hapishanelerinde tam 25 yıl mahkûm olarak yaşadıktan sonra vatanına geri dönebilmiş. İdris Bey’in yakındığı bir nokta var, o da Türkiye’nin bölgeye yeterince ilgi göstermemesi. Ayrıca İdris Bey Rusların dilini öğrenmek gerektiğinden de bahsediyor. İlginç bulduğum için aktarmak istiyorum, İdris Bey “Kişi düşmanının dilini mutlaka öğrenmelidir” diyor. Zira İdris Beyin söylediğine göre, bugün Rusya’da hükümet bütün ajanlarına Türkçe öğretiyor. İdris Bey “Biz de onların dillerini öğrenmeliyiz” diyor.<br />
Bu ziyaretten sonra Hansaray’a gittik. Hansaray tamamen turistik bir ziyaretgâh haline gelmiş. İçerisi tıklım tıklım turist kaynıyor. Tabiî ki bunların çoğu da Rusya’dan geliyor, Almanlar da ağırlıkta. Hansaray çok iyi korunmuş bir halde. Buranın camiinden ezan okunuyor. Biz de hemen abdest alıp o camide namaz kılıyoruz. Ne yazık ki, içeride bizden başka kimse yoktu.<br />
Hediyelik eşyalar satanlar hep Türkçe konuşuyorlar. Bizim Türkiye’den geldiğimizi anladıklarında, hemen ilgi gösteriyorlar. Bahçesaray mutlaka görülmesi gereken bir yer. Hemen merkezde bizi kahraman İsmail Gaspıralı’nın heykeli karşılıyor. Heykelin üstünde İsmail Gaspirinsky yazıyor. Hansaray’a giden yol üzerinde de ünlü Rus yazar Puşkin’in heykeli var.<br />
Gaspıralı’yı tanımayanlar olabilir. Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray’a iki saat mesafedeki Avcıköy’de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinsky (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey’in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray’da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansaray ile silinmez izler bırakmış. Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahçesaray’da vefat etmiş. Ertesi gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilmiş.<br />
Bunca gezintiden sonra, artık Kırım’dan geri dönüş yolculuğuna başlama zamanı gelmişti.<br />
TRANSDNİESTER BÖLGESİ<br />
Geri dönüşte Dzahnkoy ve Kherson üzerinden bu sefer Odessa’yı paralel geçip Tiraspol kapısından Moldova’nın başşehri Kişinev’e gideceğiz. Ancak Tiraspol kapısından Kişinev’e gidecekken karşımızda Moldova sınırı yerine, farklı bir ülkenin bayrakları ile bezeli bir sınır buluyoruz. Haritalarımızı tekrar tekrar kontrol ediyoruz, ancak durum anlaşılır gibi değil. İlk anda harita okuma ve tercümanlık görevi bende olduğu için ekip arkadaşlarım şaşkınlık içinde bana bakıyorlar “Nereye geldik?” der gibi. Ancak kesinlikle doğru yerde bulunduğuma emin olduğum için, hemen inip kapıdaki görevlilere durumu soruyorum. Yarım yamalak İngilizceleriyle buranın Moldova olmadığını ve bağımsız Transdniester bölgesi olduğunu açıklıyorlar. Burası ayrılıkçı Moldovalıların, Moldova’ya bağlı olmak istemedikleri için Rus askerleri ile birlikte özerkliklerini ilân ettikleri bölge. 1992 yılında Sovyetlerden sonra yapılan toprak dağılımlarında sorun teşkil eden yerlerden biri de bu bölgeymiş meğer. Burada yaşayan halkın çoğunluğu Rus olduğu için Moldova’ya bağlı olmak istemiyorlar, çözümü de böyle bağımsız bir ülke kurmakta bulmuşlar. Bu bilgileri tabiî sonradan öğreniyoruz, askerlere sorduğumda durumu pek açıklayamıyorlar, onlardan ülkeleri ile ilgili bir broşür istiyorum, broşürleri olmadığını söylüyorlar. En azından bir internet sitesi var mı diye sorduğumda da, bizi saatlerce güldüren bir cevap verdiler: “Ülkemizin adını Google’a yazın oradan gerekli bilgileri bulursunuz”&#8230;<br />
Bu şekilde adam başı 25’er Euro ödeyerek bu ülkeye giriyoruz. Zaten kapının kuruluş amacı da o olsa gerek. İnsanlardan para almak. Arabamızla ilerlerken Moldova’ya giriş kapısını arıyoruz haliyle. Orta yaşın üstünde bir vatandaşın yanında durarak sormak istiyoruz. “Moldova ne tarafta?” Adam gayet sakin bir şekilde “Moldova burası ya” deyip yanımızdan ayrılıyor. Herhalde akşam haberlerini izlemiyor, başka bir ülkenin kurulduğundan habersiz diye düşünüp daha genç birine soruyoruz. Bu genç olaylardan haberdar, bize hemen Moldova kapısını tarif ediyor. Bununla da kalmayıp, bu ülkenin durumunu soruyoruz kendisine, olayları 1992 yılından bugüne kadar sırasıyla anlatıyor. Teşekkür edip kapıya doğru yolumuza devam ediyoruz. Bu ülkeyi 10 dakikada doğudan batıya kat edip diğer taraftan Kişinev’e doğru geçmek üzere bu sefer gerçekten Moldova kapısına vardığımızda, Moldova’daki sarhoş güvenlik görevlisi bu absürd durumu özetleyecek son noktayı koyuyor. Diyalog aynen şu şekilde cereyan ediyor:<br />
Görevli: Nereden geliyorsunuz?<br />
Ben: Transdniester’den.<br />
Dostoyevski’nin romanlarındaki Saint Petersburg sarhoşlarının edasıyla ıslak bir kahkaha atarak:<br />
Görevli: Haaa! Şu Muz Cumhuriyeti mi? (“Banana Republika” diyor aynen&#8230;)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/kirim-yevpatorya-simferepol-transdniester.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karpatlar, Transilvanya, Oradea&#8230;</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/karpatlar-transilvanya-oradea.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/karpatlar-transilvanya-oradea.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:30:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=304</guid>
		<description><![CDATA[KARPATLAR Yaşadığımız ilginç deneyimin etkisinde güle güle Kişinev’i geride bırakıp, İaşi kapısından yeniden Romanya’ya geçmek üzere yolumuza devam ediyoruz. Bu arada Moldova’nın yemyeşil köylerinden geçerken buralara hayran kalıyoruz. Her biri birbirinden güzel tabiat manzaralarını geride bırakıyoruz. İaşi’ye gecenin bir yarısı varıyoruz ve ertesi günkü zorlu yolculuğumuza hazırlanıyoruz. Ertesi gün sabahtan hemen yola koyuluyoruz. Hedefimiz Romanya’yı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KARPATLAR<br />
Yaşadığımız ilginç deneyimin etkisinde güle güle Kişinev’i geride bırakıp, İaşi kapısından yeniden Romanya’ya geçmek üzere yolumuza devam ediyoruz. Bu arada Moldova’nın yemyeşil köylerinden geçerken buralara hayran kalıyoruz. Her biri birbirinden güzel tabiat manzaralarını geride bırakıyoruz. İaşi’ye gecenin bir yarısı varıyoruz ve ertesi günkü zorlu yolculuğumuza hazırlanıyoruz.<span id="more-304"></span><br />
Ertesi gün sabahtan hemen yola koyuluyoruz. Hedefimiz Romanya’yı doğudan batıya boydan boya kat ederek Macaristan’a ulaşmak. Bunun için İaşi’den başlayarak Bacau, Targu Mures, Cluj Napoca şehirlerini geçerek yine Romanya’nın Oradea şehrinden Macaristan’ın başşehri Budapeşte’ye gideceğiz. Tabiî bunu gerçekleştirmek kolay değil, çünkü söz konusu bölge Orta ve Batı Karpatları aşmak anlamına geliyor. Karpatlar demişken, bu sırada Karpatların Maradonası olarak ünlenen Hagi’nin de köyünün çok yakınlarından geçeceğimizi öğreniyoruz. Tam bir gün süren Karpat yolculuğumuzda, harika tabiat manzaraları bizi karşılıyor. Romanya’nın bu bölgeleri, Avrupa Birliği finansmanıyla oluşturulan örnek yerleşim yerlerini de barındıran bir bölge. Avrupalıların yayla turizmi için de en gözde mekânlarından biri. Dağ, bayır, ova hep düzgün ve yemyeşil. Her tarafta otlar muntazaman biçiliyor. Bu sebeple tek bir sararmış ot bulamıyorsunuz. Ayrıca biçilmiş otlar da bir araya getirilip balyalanıyor. Bu da çok hoş bir manzara oluşturuyor. Her yer saman balyaları ile dolu. Bunlar kuruyunca, fazlaları da yakıldığı için, burnunuza sürekli bir yanık ot kokusu geliyor. Avrupa Birliği, aynı zamanda yolları da yaptırıyor Romanya’da. Bu sebeple, sürekli bir inşaat çalışması var. Romanya’nın en doğusundan en batısına kadar hiç mübalâğasız hemen her bir kilometrede bir yol çalışması var. Bu sebeple uzun yol daha da uzuyor.<br />
Dağ köylülerini görüyoruz zaman zaman. Çoğunluğu sadece ot yolmakla meşgul. Ziraat yapılacak alan pek yok burada, çünkü daha çok bölge yayla turizmi için düşünülmüş. Yemyeşil dağlar arasında, dereler çağlıyor. Muntazam kulübeciklerin etrafında insanlar ot yolmaya devam ediyorlar tırpanlarıyla. Sonra da bunları düzgünce balyalıyorlar. Ayrıca hayvancılık da çok gelişmiş durumda, hayvanlar da öyle. Zira Romanya’da karşılaştığımız her at ve sığır neredeyse insanı ürkütecek derecelerde büyük görünüyor. Gözlerimiz daha mütevazi boyutta olanlara alıştığı için midir nedir, bu hayvanlar bize çok ilginç geliyor. Bu arada yeşil dağların eteklerinde bir sağa, bir sola koşuşturup duran ve özgürlüğün tadını çıkaran yılkı atlarına rastlıyoruz. İçimiz geçiyor onları görünce. Hemen durup deklanşöre basıyoruz.<br />
TRANSİLVANYA<br />
Bu arada Romanya’nın kuzeybatı bölümünü kaplayan, güneyinde Karpatların “Güney Transilvanya Alpleri” adıyla anılan bölümü ile Oltenia bölgesinden, batıda Transfagaraşan adıyla anılan Doğu Karpatlar ile Moldova bölgesinden ayrılan coğrafî bölge olan Transilvanya’dan da geçiyoruz. Transilvanya Hollywood’un Kont Drakula’sının memleketi olması hasebiyle bizim tarafından vampirler şehri olarak bilinse de esasında burası bugünkü Romanya sınırlarında kalan ormanlık ve şatolarıyla ve şaşalı yapılarıyla ünlü sevimli bir bölgedir. Bu bölgenin Batı kısmı Ardel olarak da bilinir. Transilvanya’nın doğusunda yer alan Banat bölgesi de üzüm bağları ile meşhurdur.<br />
Transilvanya’nın kelime anlamı “ormanlar arası” olarak çevrilebilir. Trans: öte, ilvan: orman, ya: ülke adı yapım eki olmak üzere: ‘Ormanın ötesindeki ülke anlamına gelir. Erdel olarak bildiğimiz bölge uzun süre Osmanlı’ya bağlı bir prenslik olarak varlığını sürdürmüştür. Erdel kelimesi de Macarca’dan geçmedir, zira Macarlar bölgeye Erdely demektedirler. Yani Transilvanya eskiden bir Osmanlı prensliğidir denebilir. Bu bölgede Macar nüfusu da bir hayli fazladır.<br />
ORADEA<br />
Romanya’yı baştan başa geçtikten sonra, artık bu ülkedeki son durağımız Oradea’ya varmış olduk. Buradan Budapeşte’ye geçeceğiz. Ancak Oradea’ya çok geç bir saatte vardık. Karnımız çok acıktığı için hemen yiyecek bir şey aramaya koyulduk. Geç olduğu için her yer kapalı idi, yolda yürüyen bir gence sormak istedik. Yaklaşıp sorduğumuzda ise, büyük bir sürprizle karşılaştık. Zira soru sorduğumuz genç Türk olduğumuzu anladıktan sonra akıcı İngilizcesiyle, “Ben de Müslümanım, ben de Müslümanım” demeye başladı. Oradea gibi bir yerde gecenin bir yarısı bir Müslümana rastlamak büyük sürpriz olmuştu. Hem de bu genç bundan tam 6 yıl önce Müslüman olmuş ve aslen Hıristiyan kökenli bir aileden geliyor. Asıl adı Romeo olan bu genç, sonradan Yusuf adını almış. Bize çok yardımcı oldu. Önce yemek yiyeceğimiz bir yere götürdü, sonra da otel bulmamıza yardımcı oldu. Bunları yaparken çok mutlu görünüyordu ve “Ben çok günahkârım, size iyilik yapmak istiyorum” diyordu sürekli. Yusuf’un vicdanındaki bu ses, hepimizi duygulandırmıştı. Kaderin bir cilvesi olan bu karşılaşmanın verdiği huzur ile Yusufla helâlleştikten sonra dinlenmeye çekildik.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/karpatlar-transilvanya-oradea.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Süslü bir Avrupa şehri: BUDAPEŞTE</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/suslu-bir-avrupa-sehri-budapeste.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/suslu-bir-avrupa-sehri-budapeste.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 13:30:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=307</guid>
		<description><![CDATA[BUDAPEŞTE Ertesi gün Macaristan’ın başşehri Budapeşte’ye gitmek üzere yola çıktık. Macaristan’a girer girmez, gerçek bir Avrupa ülkesine geldiğinizi hissediyorsunuz. Yerleşim yerlerinden geçtikçe düzen ve intizam bizi şaşırtıyor. Özellikle yer üstünde hiçbir iletim hattının bulunmaması, elektrik, telefon direklerinin olmayışı çok hoşumuza gitti. Bu şehirlerde alt yapının çok sağlam olduğu her halinden belliydi. Budapeşte’ye varır varmaz, büyük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BUDAPEŞTE<br />
Ertesi gün Macaristan’ın başşehri Budapeşte’ye gitmek üzere yola çıktık. Macaristan’a girer girmez, gerçek bir Avrupa ülkesine geldiğinizi hissediyorsunuz. Yerleşim yerlerinden geçtikçe düzen ve intizam bizi şaşırtıyor. Özellikle yer üstünde hiçbir iletim hattının bulunmaması, elektrik, telefon direklerinin olmayışı çok hoşumuza gitti. Bu şehirlerde alt yapının çok sağlam olduğu her halinden belliydi. Budapeşte’ye varır varmaz, büyük bir şehre geldiğinizi anlıyorsunuz. İnanılmaz san’atlı ve süslü yapılar karşılıyor sizi. Türk konsolosluğunu ve oteli de bulduktan sonra, hemen şehir turuna başlıyoruz. Konsolosluk meşhur Kahramanlar Meydanı’na 5 dakika mesafede olduğu için, ilk olarak bu meydanı geziyoruz. Kahramanlar Meydanı, Budapeşte’nin kalbinin attığı yer aynı zamanda. Burada askerî ve millî törenler düzenleniyor. Bu geniş ve güzel meydanın etrafında mimarîsi çok güzel san’at galerileri yükseliyor. Hemen yanı başında da müthiş ve yemyeşil bir park var. Kahramanlar Meydanı’ndan aşağıya doğru uzanan geniş caddeden 45 dakika yürürseniz şehri Buda ve Peşte diye ikiye bölen Tuna nehrine varırsınız. Ve Tuna’nın iki yakasını bir araya getiren ve gece manzaraları harika olan köprüler görürsünüz. Çeşitli dönem ve tarzlarda inşa edilmiş kilise ve eski yapıların bulunduğu Buda kısmında bulunan kaleden diğer tarafı seyrederken, gözünüze ilk çarpan Tuna’yı birleştiren inci gibi işlenmiş köprüler, parlamento ve opera binaları oluyor. <span id="more-307"></span><br />
Bir de Tuna Nehri üzerinde iki yaka arasında Margarita Adası bulunuyor. Margarita Köprüsünü kullanarak bu adaya geçiş yapabileceğiniz gibi, Kahramanlar Meydanı’nın bulunduğu Buda kısmından da aslanlı köprüyü kullanarak Peşte’ye geçebilirsiniz. Peşte’de kıyının hemen üstünde Gül Baba Türbesi yükseliyor. Osmanlı’dan yadigâr bir kaç eserden biri. Bir de iki adet Osmanlı hamamı var, Buda kısmında, millî parkın yakınlarında. Peşte tepesinde bulunan zeytin dalı tutan kadın heykeli de Buda yamaçlarından çok güzel görünüyor. Bizim İstiklal Caddesi’nin bir eşi de Budapeşte’de Vagi Utca denilen caddede bulunuyor. “Utca” Macar dilince cadde demek zaten. Vagi caddesi üzerinde kozmopolit bir havada yükselen keman sesleri eşliğinde tarih içinde bir yürüyüş yapma imkânı buluyorsunuz. Budapeşte için Avrupa’nın en romantik şehirlerinden biri denilir. Geceleri özellikle çok esrarengizdir. Tuna’yı birleştiren köprülerin gece manzarası görülmeye değerdir. Geniş caddelerinde çok güzel yürüyüş ve bisiklet yolları vardır. Burada en yaygın ulaşım araçları arabalardan sonra paten, bisiklet ve kaykaylardır. Özellikle gençler Budapeşte caddelerinde hep bu araçlarla seyrediyorlar. Bunun yanında hemen herkesin yanında gezdirdiği bir de köpeği var Budapeşte’de. Bu sebeple yürüyüş yollarının kenarları genelde köpeklerin hacet giderdiği yerler haline gelmiş. Ancak belediye elinden geldiğince temiz tutmaya çalışıyor buraları. Geniş caddelerde volta atarken, banklarda uyuyakalmış sarhoşlara rastlamak çok tabiî bir hadise burada. Akşamdan kalanlar günün çoğunu bu banklarda uyuklayarak geçiriyorlar. Tozlanmış tarihî binalar enteresan bir hava katıyor Budapeşte’ye. Binalar hep heykellerle bezeli, binbir suratlı heykeller üzerlerindeki tozdan bezmişcesine kendilerine bakan gözlere tarihi anlatıyor sanki. Bir de park kenarlarını süsleyen inek heykelleri var buranın. Hemen her köşede farklı ve rengârenk bir inek heykeli ile karşılaşıyorsunuz. Bu da belediyenin yeni bir hizmeti. Macarlar başşehirlerini süslemeyi çok seviyorlar anlaşılan. Turistler de bu heykellerin yanında poz veriyorlar. Heykeller işe yaramış gibi&#8230;<br />
Bir de tarihin en eski metro ağı bulunuyor Budapeşte’de. Çok karmaşık olmasıyla ünlü bir metro hattı var şehrin. Şehirde ulaşım sorunu bulunmuyor. Geniş caddelerden vızır vızır geçen motosikletler zaman zaman rahatsız etse de, hoş bir asalet akıyor sokaklardan şehre.<br />
En merkezî caddelerden birinde boylu boyunca Türk büfeleri uzanıyor. Macaristan’da Türk mafyasının çok güçlü olduğunu öğreniyoruz bu arada. Birçok bar ve kafenin işletmesi de Türklere aitmiş. Türk büfelerinde gönlünüzce karnınızı doyurabiliyorsunuz. Zaten Macar yemekleri de bize pek hitap etmiyor. Bu açıdan Türk büfelerinin varlığı insanın içini rahatlatıyor. Bu büfeleri Török kelimesinden anlayabilirsiniz. Török, Macar dilinde Türk demek zira.<br />
Mimarî ve heykel san’atları bakımından Avrupa’daki bütün san’at akımlarının izlerini Budapeşte’de bulmanın mümkün olduğu söylenir. Ki bu durum kendini çok güçlü bir şekilde hissettiriyor.<br />
Bütün bu özelliklerine rağmen, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun üç yadigârından Prag, Viyana ve Budapeşte kıyaslandığında, çoğu kişinin “Budapeşte de neymiş?” dediğini duyar gibi oluyorum. Zira Prag ve Viyana daha iyi korunmuş ve daha gerçek anlamda san’at ve tarihin hayat bulduğu şehirlerdir. Ancak Budapeşte’nin de kendine özgü bir havası olduğu da kabul edilmelidir herhalde.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/suslu-bir-avrupa-sehri-budapeste.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

