Umut Yavuz

Umut Dünyası

Kutsal Kudüs’te iki gece!

Ekim22

Kudüs’e vardığımızda hava kararmıştı. Hemen otele yerleştik. Oteller çok pahalı. Bulunduğumuz nokta Mescid-i Aksa’ya 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Kudüs çok düzenli ve temiz bir şehir. Trafik kurallarının işlediği ender Ortadoğu şehirlerinden birisi. Hepimizde bir Mescid-i Aksa heyecanı var. Orada vakit namazlarının kılınabildiğini öğreniyoruz. Bu durum bizi sevindiriyor. Yoldan geldiğimiz için üstümüz başımız fena halde pejmürde olduğundan o akşam Mescid-i Aksa’ya bu vaziyette gitmeyi istemiyoruz. Ertesi gün daha diri ve yepyeni bir heyecanla gidecektik.
Kudüs akşamları çok serin. Öyle ki sokaklarda neredeyse üşüyoruz. Gündüz yakıcı sıcağa rağmen gecelerin bu denli hoş bir serinlikte olması bizleri şaşırtıyor doğrusu. Kudüs’e girdik gireli her şey ayrı bir hoşlukta görünüyor gözlerimize. Sanki toprağı bir başka renkte, havası bir başka kokuda buranın. İsra Suresinde geçen “Mescid-i Aksalleti barekne havlehu” (Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa) ilahi kelamının manası bu olsa gerek diye düşünüyoruz. Devamını okuyun »

Saddam’ın idamı ve Kerkük

Ekim22

ERKEKLİK BU MUDUR?
Saddam idam edilirken etrafındakilerin ekseriyetinin Şiî olduğu anlaşılıyordu. Son anlarında Saddam “hazihil mercele” (erkeklik bu mudur) diyerek, kendisini idam edenlerin hain ve kalleş olduklarını ima ediyordu. İşin aslı şuydu ki, Allah zalimi zalim ile cezalandırıyordu. Nitekim zalim Allah’ın kılıcıdır. Önce onunla zalimden intikam alır, sonra dönüp o zalimden de intikam alır. Bugün Irak’ta yaşanan durumun özeti budur aslında.
Kerkük’te yaşayan Türkmenler idama çok üzüldüler. Halbuki Türkmenler Saddam zulmünden çok çekmişlerdi. Hatta orada abisi Saddam tarafından yıllarca hapsedilip, öldürülen biri bile “Saddam’ın bunlar tarafından idam edilmesine tahammül edemiyorum ve bu idama üzülüyorum” diyordu. Ekseriyet böyle düşündü Irak’ta. Doğru olan da bu aslında. Saddam idam edilecekse, Irak halkı idam etmeliydi, işgal güçleri değil. Saddam’ın da ima ettiği gibi, bu pek “erkeklik değildi”. Nitekim Saddam kendisini yargılayan bir hakime, “Beni bu Amerikalılar olmasaydı, ne sen, ne de baban buraya getirebilirdi” diye bağırıyordu yargılama sırasında. Neticede bu idam ile Saddam kimilerince şehit ilân edildi. Bütün yaptıklarına rağmen, kendisinden zulüm gören kimileri dahi onun bu haline üzülmüştü.
NE ÖLDÜREN, NE ÖLEN SEBEBİNİ BİLMİYOR…

Bugün Irak’ta anarşi ve kaosun had safhada olduğunu söylemiştik. Nitekim adam kaçırma ve fidyecilik olayları da halkı tehdit ediyor. Sadece Kerkük’te 200 milyon dolarlık fidye vak’asının yaşandığı söyleniyor. Bunun yanında emniyet ve asayişten söz etmek çok zor. Eline silâh alan herkes istediğini öldürebiliyor. Özellikle, Bağdat’taki radikal Şiîlerin sadece isme bakarak insanları katlettiğinden bahsediliyor. Bazı televizyonlarda yayınlanan videolarda gördük, buna bazı insanlar da şahitlik ettiler. Irak’ta ismi Ömer, Osman ve Bekir olanlar veyahut Sünnî olduğu tesbit edilenler, bazılarınca yargısız ve sorgusuz bir şekilde öldürülebiliyor. Bunun yanında, Kuzey Irak’ta karadan giderken sizi bir PKK teröristi durdurup kimlik sorabilir, eğer beğenmezse öldürebilir de… Bunu da yaşayanlar anlatıyor.
Neticede, Irak’ta tıpkı Peygamberimizin bir ahirzaman hadisinde söylediği gibi, “Ne öldüren neden öldürdüğünü biliyor, ne de ölen neden öldürüldüğünü biliyor”…
İÇ SAVAŞ ÇIKAR MI?

Bugün, ABD Başkanı Bush Irak’a daha fazla asker göndermekten söz ediyor. Nitekim Irak’ta kontrolü sağlamış durumda değiller. Amerikan üslerine sürekli havan toplu saldırılar düzenlenirken, bunun yanında askerlere sürekli olarak bombalı pusular kuruluyor. 3 bin ABD askerinin öldüğünden bahsediliyor, ancak bu rakamın gerçekte daha fazla olduğu da iddia ediliyor. Biz Kerkük’te iken de zaman zaman bomba ve havan topu saldırıları ile silâhlı çatışmalar yaşanmaktaydı ki, bu bölgeler Irak’ın en sakin bölgeleridir.
Irak’ta iç savaş ihtimali herkesi korkutuyor. Biz müşahede ettik ki, bir nev’i soğuk savaş zaten hali hazırda yaşanıyor. Bazı noktalarda ise, bu sıcak savaşa da dönüşüyor. Nüfus ve nüfuz tartışmaları devam ediyor tabiî olarak. Şiî-Sünnî çatışmasının yanında, Kürt peşmergelerinin de kuzeydeki varlığı insanları düşündürüyor. Kuzey’de bulunan ve sayısı 100 binlerle ifade edilen bu peşmergeler, bölge halkı için tehlike oluşturuyor.
Şimdilik hiç kimse iç savaştan söz etmek bile istemese de, durum böyle giderse iç savaş kaçınılmaz gibi görünüyor. Koalisyon güçlerinin varlığı, zaten ortalığın durulmasına fırsat tanımıyor. Çünkü, bu topraklarda yabancı bir gücün varlığına gerçek Iraklılar razı değiller. Ancak bunu fırsat bilip nüfuzlarını arttırmak isteyen gruplar da toprak bütünlüğünü tehdit edince, düşman birden ona çıkıyor tabiî olarak. Ülkeyi işgalcilerden mi kurtaracaklar, yoksa bölünmekten mi?
Bush da işi yüzüne gözüne bulaştırmış görünüyor. Dün destek verdiği Kürt ve Şiî gruplar, yavaş yavaş kendi başına belâ olmaya başladı bile. Nitekim yakında onları kontrol edemeyecek duruma gelecek. Saddam’ın da hikâyesi buna benziyordu esasında. Kontrolden çıkınca kalemini kırdılar.
KERKÜK NE HALDE?

2007 yılının sonbaharında Kerkük’ün statüsü konusunda yapılacak referandum öncesi Kerkük’ün demografik yapısı ve nüfus dengesi suni bir şekilde bozulmaya çalışılıyor. Yoğun bir şekilde gerçekleştirilen Kürt göçü sayesinde referandum ile Kerkük’ün Kürt yönetimine bağlanması hedefleniyor. Kerkük, esasında bir Türkmen bölgesi olmasına rağmen, son bir yılda göç eden 400 bin civarında Kürtle birlikte, bölgede Kürt ağırlığı artmış durumda. Kürt halk, devlet arazilerine ve boş buldukları her alana yerleşmiş durumdalar. Konu ile ilgili görüşme yaptığımız ve bizi gezimiz sırasında himaye eden Irak Türkmen Cephesi partilerinden Türkmen Adalet Partisi’nin Başkanı Enver Bayraktar da bu duruma dikkat çekiyor. Bayraktar Irak’taki Türkmen varlığının haklarının ve Irak’ın bölünmez bütünlüğünün öncelikli meseleleri olduğunu söylüyor. Kerkük’te bugün yaşanan sefalet ve zorluklardan en çok Türkmen vatandaşların etkilendiğini söyleyen Bayraktar, bu konuda Bağdat’ta hak aradıklarını ifade ediyor.
Kerkük Türkmeneli televizyonunda, Kerkük’ün Türkmen olduğuna dair yayınlar yapılıyordu. Halka uzatılan mikrofonların ana teması, “Kerkük Türkmendir” mesajıydı. Bugün, Kerkük’ün fiilen ilân edilmiş olan Kürdistan’a bağlı olmasını, Türkmenler kabul etmiyorlar tabiî olarak. Adalet Partisi Başkanı da “Biz Irak’ın bölünmesine karşıyız. Kerkük Bağdat’a bağlıdır. Irak da bölünmez bir bütündür” mesajı veriyordu.
Ancak fiilî durum bunun tam tersi gibi. Zira Kerkük’te de kontrol tamamıyla Kürtlerin elinde. Kerküklü Türkmenler Bağdat’ın düşüşünden sonra Kerkük’ü peşmergelerin bastığını ve işgal ettiğini ifade ediyorlar. Bu peşmergeler Amerikan yardımı ile daha sonra üniforma giymiş ve kolluk kuvveti durumuna gelmişler. Bugün ise, Kerkük’te bunların sözü geçiyor.
Amerika ve onun işbirlikçileri sözde kontrolü ellerinde bulunduruyorlar, ancak Irak’ın patlamaya hazır bir bomba olduğunun herkes farkında… Sadece zafer sarhoşluğunda olanlar bu gerçeği görmezden geliyorlar.
Türkmen Adalet Partisi Başkanı’na Irak’ın bölünmesi halinde Türkmenler olarak nasıl bir tepki vereceklerini soruyorum. Başkan, bölünme lâfına bile şiddetle karşı çıkmasına rağmen, ne yazık ki böyle bir ihtimalin olduğunu da kabul ediyor. Böyle bir durumda Kerkük’ün bağımsızlığı için mücadele edeceklerini de sözlerine ekliyor. Bunun için Türkiye’den yardım alıp almayacaklarını sorduğumuzda ise, Türk yetkililerin yardım sözü verdiklerini söylüyor. Bu durumda anlıyoruz ki, Kuzey’de bir Kürt devletinin ilânı halinde Türk askeri kuzeye girip, özellikle bölgede bulunan Türkmenlere yardım edebilir.
Türkmen Adalet Partisi Başkanı Enver Bayraktar, Saddam’ın idamından sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Irak öncelikli gündemimiz olacak” açıklamasının da buna işaret olduğunu ifade ediyordu.
Türkmenler bölünmeye kesinlikle razı değiller. Böyle bir durumda Kerkük’te ciddî bir direniş olacağı açık, ancak burada önemli olan Türkiye’nin takınacağı tutum. Türkiye bugüne kadar Irak’ın iç işlerine karışmamak gibi itidalli bir siyaset güdüyordu. Ancak bundan bölgedeki Türkmenler pek memnun değiller. Onların dedikleri, “Şiîlere İran, Kürtlere ABD, Araplara ise Arap devletleri yardım ediyor, bizim ise yardımcımız yok” şeklinde. Türkiye’nin kendilerine sahip çıkmadığını düşünüyorlar. Ancak bölünme gibi bir durumda Türkiye’nin tutumunun değişeceği ifade ediliyor. Böyle bir temenni Iraklı Türkmenlerde de mevcut.
Bunun yanında Kürdistan olarak ifade edilen bölgelerdeki PKK varlığı da Türkiye’yi rahatsız ediyor. Nitekim Kerkük’te PKK büroları ve kampları olduğu gibi, Kuzey Irak’ta PKK adeta bir kolluk kuvveti gibi görev yapıyor. Bütün bunlar, Türk ordusunun sınır ötesi bir operasyon ihtimalini masanın üstünde tutmasına sebep oluyor. İngiliz gazeteleri geçen günlerde Irak’ta çözümün İran ve Türkiye’nin de sürece dahil edilmesi ile sağlanabileceğini yazdılar. Böylesi bir yöntem, bölünmeyi engeller mi, yoksa tetikler mi tartışılır. Ancak Türkiye’nin İran’ın aksine Irak’ta toprak bütünlüğünden yana bir siyaset izlemesi çok önemlidir. İran ise, çok önem verdiği Irak’ta büyük oyunlar oynuyor. Şiîler için Irak’ın anlamı büyük. Şiîlerin kutsiyet atfettiği bir çok mekân Irak’ta bulunuyor. Tıpkı ABD’nin kutsiyet atfettiği petrol kuyuları gibi… Ve daha bir çok küresel çıkar da Irak’ın geleceği üzerinde bir kara bulut gibi durmaya devam ediyor.

 
Kerkük harabe haline geldi

Kerkük, ne yazık ki, bir harabeyi andırıyor bugün. Binalar, yollar, alt yapı ve üst yapı tamamen çökmüş durumda. Şehre çok sınırlı elektrik verilebiliyor. Suyu da içilebilir seviyede değil. Eğitim ve sağlık hizmetleri de durma seviyesinde. Bunun yanında, şehir tahrip edilmiş durumda. Meselâ Kerkük Kalesi çürümeye terk edilmiş. Belediye hiçbir hizmeti yerine getirmiyor. Kerkük ve Kerküklü kendi kaderine terk edilmiş bir halde, kendisine uzanacak yardım elini bekliyor.
Küçük Dalya’nın dramı

Irak’ta adam kaçırma ve fidyecilik olaylarının son dönemde çok arttığı belirtiliyor. Bağdat’ta Risâle-i Nurları Arapça diline çeviren İhsan Kasım’ın Ağabeyi kaçırılmış ve 200 bin dolar fidye ödenmesine rağmen, öldürülmüştü. Irak’ta çeteler bu yolla büyük paralar kazanıyor. Hatta El Kaide dahi, çocuk kaçırarak elde ettiği paralarla cihad ettiğini iddia ediyor.
Kerkük’te tanıdığımız küçük Türkmen kızı Dalya da kaçırılanlardan biri. Annesinin gözü önünde aniden bir arabaya bindirilerek kaçırılmış. Önce mühendis olan babasından 100 bin dolar istenmiş. Ancak maddî durumu çok kötü olan baba bu parayı asla bir araya getiremeyeceğini söylemiş. Çalıp çırpıp parayı denkleştirmesini isteyen merhametsiz çete üyeleri, küçük kızı öldürmekle tehdit etmişler. Ancak ailenin maddî durumunun gerçekten kötü olduğunu anlayınca pazarlıklar sonunda 7 bin dolara razı olmuşlar. Tabiî küçük Dalya bu konuda talihli olanlardan biri. Bizi koruyan Adalet Partisi’nin muhafızları da, özellikle Irak’ta yalnız gezmememiz konusunda uyarıyorlardı. Zira her an kaçırılma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirdik.

Osmanlı orada artık azınlık.. Plovdiv, Bulgaristan.

Ekim22

Osmanlı bir cihan devletiydi. Hem üç kıt’aya yayılışı, hem de buralarda bıraktığı izlerle bunu ispatlıyor. Bugün ise, bu izlere rastlamak pek mümkün değil… Size daha önce Mısır’dan Suriye’ye kadar Osmanlının Ortadoğu’da hüküm sürdüğü topraklardan izlenimlerimizi aktarmıştık. Şimdi de Osmanlı’nın her daim yüzünün dönük olduğu Batıdan izlenimlerimizi aktaracağız. Sizin için Osmanlı’nın Balkanlar dediğimiz Doğu Avrupa topraklarında hüküm sürdüğü dönemlerden bugüne kalan esintileri gazetenin sütunlarına taşımak niyetindeyiz. Ortadoğu’dan nisbeten güzel hatıralar aktarmıştık, Balkanlarda ise, Osmanlı ruhu adına daha çok unutulmuşluk, yitirilmişlik ve kaybedilmişlik hisleri bulacaksınız. Zira gül devirleri, lale devirleri çoktan bitmiş oralarda, eski topraklarda kara kışlar yaşanmış, şimdi bu kara kışta kaybedilen çiçekler, yeni bir bahara durmanın hasretiyle yanıp tutuşuyor. Demir perdelerin uzun yıllar örttüğü Balkanlardan bahsediyoruz. Kaybedilmiş topraklardan bahsediyoruz… Devamını okuyun »

Demokrasi kahvehanesi

Ekim22

 Demokrasi Kahvehanesi
17. yüzyılda inşa edilmiş olan Kumarcılar Hanı’nın (Osmanlı yapısı olan bu Han’ın neden bu ismi aldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Çünkü ne yazıkki Kıbrıs aynı zamanda bir Kumar merkezi olarak da biliniyor) hemen bir sokak ilerisinde ilginç bir kahvehane bulunuyor: Demokrasi Kahvehanesi. Devamını okuyun »

Lavanta kokulu geceleriyle Girne

Ekim22

Girne Başkent Lefkoşa’ya yaklaşık yarım saat mesafede çok güzel bir sahil şehri. Egzotik limanı, yemyeşil dağları ve sahil şeridi ile tam bir tatil beldesi. Girne’nin MÖ 10. yüzyılda Peleponez’den göçen Akalar tarafından kurulduğu söylenir. İddiaya gore Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia dağlarının adını vermişlerdir. Bir başka görüş ise Girne’ye ilk yerleşenlerin MÖ 9. yüzyılda adanın kıyılarında ticaret kolonileri kuran Fenikeliler olduğudur.
Roma kaynaklarında ise Girne’nin adı Corineum olarak geçmektedir. Bizans döneminde birkaç kez Araplar ve korsanlar tarafından ele geçirilen şehrin tarihi, adanın genel tarihi ile benzerlik gösterir.
Tarihi liman
Girne’de ilk görülmesi gereken yer eski limandır. At nalı şeklinde inşa edilmiş olan liman, şehrin odak noktasındadır. Tarihi Girne Limanı, rengarenk balıkçı tekneleri, limana demir atmış yatları, her daim canlı olan kafe ve restoranları ile turistler için olduğu gibi yerli halk için hayata kaynaklık etmektedir. Liman’ı çevreleyen restoranlarda zengin yemek menüleri ile tarihi limanı seyrederek yemek keyfi yaşamak mümkündür.
Girne Limanı’nın doğu ucunda bulunan Girne kalesi, 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından Arap istilasına karşı şehri korumak amacıyla inşa edilmiş. Kaleye Lüzinyan ve Venedikliler döneminde eklemeler yapılmış. Aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam duran kale, Girne’nin en etkileyici yapıtlarından biri.
Tarihin derinliklerindeki Batık Gemi
Girne Kalesi’ni gezerken hemen kalenin içinde yer alan Batık Gemi Müzesi’ni es geçmek olmaz. Bu müzede sergilenen gemi enkazı bugüne dek dünya üzerinde bulunmuş en eski batık gemi enkazı olma özelliğini taşıyor. Batıktan elde edilen buluntular geminin milattan önce 300 yıllarında bir fırtına sonucu batan bir Suriye ticaret gemisi olduğunu gösteriyor. Bu batık gemiyi seyrederken insanın ister istemez tüyleri ürperiyor çünkü tarihin derinliklerinden gelen böylesi bir gemiyle karşılaşmak insanın aklında mistik düşünceler çağrıştıyor. En çok da Nuh’un gemisi geliyor insanın aklına. Bu bakımdan bu batık gemiyi görmek gerekiyor.
Bellapais Manastırı
Girne’de bulunan bir başka önemli eser de Bellapais Manastırı. Manastır 1158 ve 1205 yılları arasında inşa edilmiş. Kuzey sahillerinin tümüne hükmedebilen görüşü ve güzel dağ manzarası ile Kıbrıs’ta gotik mimari tarzının görülmesi gereken en önemli eserlerinden biridir. Manastır’da bugün konser salonu olarak kullanılan bir de salon mevcuttur ki bu salon savaş yıllarında kurşun yağmuruna tutulmuş bugün halen kurşun izleri bulunmaktadır.
Girne’den anlatacağımız son tarihi eser Saint Hillarion Kalesi olacak. Kale Girne’nin yüksek dağının zirve noktalarından birinden bulunuyor. Kalenin adını Arap istilası sırasında Kudüs’ten kaçan ve ölene dek kalenin tepesindeki bir mağarada münzevi olarak yaşan bir azizden aldığı sanılıyor. 10 yüzyılda bu bölgede bir manastır ve kilise inşa edilmiş, Lüzinyanlar da bu manastırı sonraları kaleye çevirmişlerdir. Saint Hillarion kalesinden müthiş bir Girne manzarası bulmak mümkündür. Çok yüksek olan dağın tepesindeki bu kaleyi karşıdan gören diğer kalelere Girne’ye her hangi bir saldırı yahut akın olacağı zaman mesajlar iletilirmiş. Yani bir bakıma Saint Hillarion kalesi liman şehri Girne’nin gözetleme kulesi görevini de görmekteymiş.

Sofya, Plevne ve Rusçuk…

Ekim22

SOFYA
Sofya’ya akşam vaktinde vardığımızda, şehrin büyüklüğü ve azameti hemen bizi karşılıyor. Sarı parkeli sokaklarında hükümet binaları ve eski kiliseler ile, konaklar yükselen, taştan bir şehir Sofya. Ertesi günün ilk ışıklarıyla Sofya’yı gezmeye başladık. Şehrin en işlek caddelerinden biri olan Luisa Maria caddesinde Banya Başı Camii yükseliyor. Camide vakit namazlarında hatırı sayılır bir cemaat toplanıyor. Bunun da başlıca sebebi civarda oturan çoğunlukla Arap ve Türklerden oluşan göçmenler. Devamını okuyun »

Bükreş, Köstence ve Odessa…

Ekim22

BÜKREŞ
Rusçuk’ta bir gece geçirdikten sonra, Bulgaristan’ın kuzeyinden Romanya’ya giriş yapıyoruz. Romanya yemyeşil bir ülke. Sınırı geçer geçmez tarım ekonomisinin de çok yaygın olduğunu anlıyorsunuz. Yol kenarlarında Romen vatandaşların kendi ürettikleri sebze ve meyveleri size satmaya çalıştıklarına şahit oluyorsunuz. Çingene nüfusun çok yaygın olduğu Romanya’da, bu vatandaşlar genelde tarımla uğraşıyorlar ve evlerini çok süslü mimarî ile inşa ettiriyorlar. Romanya da 2007 itibariyle Avrupa Birliği’ne girdiği için, hummalı çalışmalar göze çarpıyor. Hemen hemen Romanya’nın dört bir tarafında yol çalışmaları var. Ülke adeta bir şantiyeye dönmüş durumda.
Nihayet Bükreş’e vardığımızda, koskocaman bir şehirle karşılaşıyoruz. Çünkü bu şehirde her şey devâsâ ölçekte. Caddeler bir uçağın rahatlıkla inebileceği boyutlarda. Binalar da en az yollar kadar büyük ve süslü inşa edilmiş. Şehirde yeşil alanlar da en az mamur bölgeler kadar çoğunlukta. Kalabalık bir metropol olduğu her halinden belli olan şehirde, bizi bir Türk işadamı karşılıyor. Bauplast’ın Romanya distribütörü olan Ali Karaçayır, Romanya sınırları içinde ev sahipliğimizi üstlendi. Karaçayır, tam bir Türk girişimci. Çok küçük bir sermaye ile sadece bir şirketin mallarını burada pazarlamak üzere geldiği Romanya’da, bugün kendi fabrikasını kurmuş ve kendi ürettiği malları yaygın dağıtım ağıyla Romanyalılara pazarlayan başarılı bir işadamı konumuna yükselmiş. Akıcı ve düzgün konuştuğu Romencesiyle de piyasada tanımadığı kimse olmadığını söylüyor. Bize fabrikasını gezdiren Karaçayır, aynı zamanda Bükreş’i bize gezdirmek üzere yanımıza bir de rehber veriyor. Ali Karaçayır, Romanya’da yüzlerce Türk girişimcinin zamanında büyük yatırımlar yaptığını anlatıyor.
Romenler, Bükreş’e Bucureşti derler. Uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde kalan Bükreş, daha sonra komünist dönem yaşamış. Bunun etkisi şehir üzerinde rahatlıkla hissediliyor. Geniş caddeler, büyük binalar ve raylı ulaşım hatları komünist dönemin birer hediyesi buraya. Zaten Balkanların genelinde aynı manzara ile karşılaşmak mümkün. Çavuşesku yönetimi döneminde üçte biri yerle bir edilip, açılan boşluğa Sovyet tarzı abartılı geniş caddeli, donuk gri yüksek binalı semtlerin ve tabiî bir de o meşhur Çavuşesku Sarayı’nın kondurulduğu şehir Bükreş. Geçmişte barok ve neoklasik tarzdaki binaları, küçük meydanlara açılan dar Arnavut kaldırım kaplı sokaklarıyla pek hoş bir şehirmiş.
Çavuşesku Sarayı, Pentagon’dan sonra, dünyanın en büyük ikinci binası. Hakikaten de yanına gittiğinizde başınız dönüyor. Öyle ki çok uzak bir mesafeden bile fotoğraf makinesinin karesine bir seferde sığdırmakta zorlandım.
Bükreş, gündüz olduğu kadar, geceleri de canlı bir şehir. Bükreş’in nüfusu 2,3 milyon civarında ve Avrupa Birliği’nin yeni gözdesi olma yolunda hızla ilerliyor.
KÖSTENCE
Bükreş’ten ayrılıp Moldova üzerinden Ukrayna’ya geçmek için yola çıkıyoruz. Önceki hedefimiz ise, Moldova yolu üzerinde bulunan Romanya’nın liman ve sahil şehri Constanta, yani Köstence. Köstence önemli Osmanlı şehirlerinden biri. Köstence’nin Mamaia adlı bir de turistik sahili var. Şehirde toplam 5 adet cami bulunuyor. Burada beş vakit ezan sesi duymak mümkün. Ezan sesini takip ederek müftülüğü buluyoruz. Müftü Murat Yusuf’la tanışıyoruz, Hünkâr Camiinin hemen üst katında. Şehirde tam merkezde ayrıca çok güzel bir Kral Camii var. Turistler buraya çok ilgi gösteriyorlar. Camiin minaresine çıkıp geniş bir Köstence manzarası izlemek mümkün. Köstence güzel bir sahil şehri ve tam anlamıyla bir tatil beldesi. Şehirde önemli bir Türk-Tatar azınlık, varlığını devam ettirmekte. Köstence Bükreş’ten sonra en büyük ikinci şehir olma özelliğini hâlâ koruyor.
Köstence’den sonra Ukrayna’ya geçmek amacıyla Moldova sınırına geliyoruz. Bu sırada, saat gecenin geç vaktini gösteriyor. Moldova sınırından kolaylıkla geçtikten sonra, sadece ve sadece 3 km’lik bir yol kat ederek Ukrayna’ya varıyoruz. Sadece 3 km’lik bir mesafe yüzünden ülke değiştirmek zorunda olmak bize garip geliyor. Zira Sovyetler yıkıldıktan sonra burada toprak dağılımında çok karışıklıklar yaşandığı için, bir ülkeden diğerine geçerken, arada başka bir ülkenin 3 km genişlikte de olsa toprak parçasıyla karşılaşmanız mümkün. Eğer buradan geçmeyecek olsanız, girintili çıkıntılı bir coğrafyadan geçerek ve yolunuzu çok uzatarak güneyden Ukrayna’ya geçmeniz mümkün. Ukrayna’ya gidişimizin amacı, Karadeniz’in kuzey sahillerinde bulunan Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne ulaşmak. Kırım’a karayolundan ulaşmak için uzun bir yol almanız gerekiyor. Karadeniz’in öteki ucundaki bu komşumuza varmadan önce, daha gidecek çok yolumuz var.
Moldova’yı 5 dakikada geçtikten sonra Ukrayna sınırından ülkeye giriyoruz. Ukrayna’da ilk gideceğimiz şehir Odessa olacak. Ancak gecenin çok geç bir vaktindeyiz. Ve bu bölge oldukça ıssız. Ukrayna da ne alt yapı, ne de üst yapı şimdiye kadar geçtiğimiz şehirler gibi değil. Hâlâ az gelişmişlik sınırlarında yaşayan bir Doğu Bloku ülkesi görünümü veriyor. Zaten ülkenin bu kesimleri de kırsal alanlara denk geliyor. Mecburen daha fazla yol alamayacağımızı anladıktan sonra, yolun kenarına güvenli bir yere arabamızı çekip, geceyi arabada geçiriyoruz. Sabahın ilk ışıklarını zorlukla buluyoruz. Sabah yeniden Odessa yoluna koyuluyoruz. Odessa’ya giderken ilginç bir şekilde yeniden Moldova’ya giriyor, bir kaç kilometre sonra yeniden Ukrayna’ya geri dönüyoruz. Meğer burası iki ülkenin ortak kullandığı Odessa geçidiymiş. Sovyetler dağıldıktan sonra böyle karmakarışık vaziyette kalan bu ülkelerde iyice tedirginleşiyoruz. Zaten Ukrayna’da sefalet ve fakirlik olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yok. Geçtiğimiz yerlerde çok rahat anlıyoruz bunu. Ukrayna geniş toprakları olan ve nüfusu neredeyse Türkiye kadar olan bir ülke. Ancak biz başşehir Kiev’e yaklaşık 500 km uzaklıktayız. Ülkenin diğer büyük şehri olan Odessa’ya varmaya çalışıyoruz.
ODESSA
Bu arada Tulcea ve İzmayil üzerinden Odessa’ya varmak isterken, Tuna Deltasının da hemen yanından geçiyoruz. Tuna Deltası; Avrupa’nın en geniş sulak alanlarından biridir. Deltanın yaklaşık olarak yüzde yirmisi Ukrayna’da ve yüzde sekseni ise Romanya’da bulunuyor. Tuna Deltası; alüvyonlu adalar, bataklıklar, ırmak kolları, kanallar ve göllerin yer aldığı toplam 150 bin hektarlık bir alanı kaplamakta. Ağustos 1998’de, Deltanın 46 bin hektardan fazla miktardaki alanı, Tuna Deltası Biyosfer Rezervi tarafından kapsanmış. Yaban hayatının ve özellikle kuşların bolluğu, Tuna Deltası’nı eko-turizm için potansiyel bir tatil yeri olarak sunuyor. Bu muhteşem tabiattan geçip öğlen olmadan Odessa’ya varıyoruz ve hemen büyükelçiliği buluyoruz. Daha sonra bir Türk lokantasında karnımızı doyurup, ertesi gün Kırım’ın Gözleve şehrine yapacağımız zorlu yolculuk için dinlenmeye çekiliyoruz.
Odessa Ukrayna`nın en önemli ticaret limanı ve üçüncü büyük şehri. 14. y.y.’dan itibaren Osmanlı tarafından kontrol edilen bölge, 1794 Çarlık Rusya’sı döneminde Odessa’nın kurulması ile Karadeniz coğrafyasının en büyük limanı haline gelir. 1803 yılında Dük Richelieu’nün vali olarak atanmasından sonra şehir, batı ile Rusya arasındaki en büyük ticaret merkezi olur. 1894 yılında Rus İmparatorluğunun Moskova, St.Petersburg ve Varşova’dan sonra dördüncü büyük şehridir artık Odessa. 2.Dünya Savaşında şehir 907 gün Alman kuvvetleri tarafından işgal edilir. 1942 yılında da kahramanlık ünvanını alır ve şehir baştan başa tekrar imar edilir.
Ticaretin beraberinde getirdiği ekonomik güçle Odessa, san’at ve kültür alanında, özellikle Sovyetler döneminde önem kazanmıştır. Bir milyonun üzerindeki nüfusu ile 160 kilometrekare alanı kaplayan şehir, Karadeniz kıyılarındaki tabiî plajları, otelleri ve sağlık merkezleri ile birçok turisti kendisine çekiyor. Kestane ve ıhlamur ağaçları ile bezenmiş caddelerindeki kafeler, yaz aylarında Odessa’yı Avrupa’nın en renkli şehirlerinden biri haline getiriyor. Deribasovskaya Caddesi ve Arkadya Bölgesi yaz aylarındaki turistik çekim merkezleri. Aynı zamanda Odessa Operası, Sanat Müzesi, Potemkin Merdivenleri ve Puşkin Müzesi görülmeye değer yerler arasında.

Kırım, Yevpatorya, Simferepol, Transdniester

Ekim22

KIRIM – YEVPATORYA (GÖZLEVE)
Odessa’dan sonra Kherson üzerinden Karadeniz sahilini takip ederek ve Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne bağlanan darboğazı geçmek suretiyle hafif doğuda önce Yevpatorya (Bahçesaray), sonra ise daha doğuda başşehir Simferepol’e, yani Akmescit’e varıyoruz. Ukrayna’dan Kırım’a geçerken farklı bir ülkeye geçtiğiniz hissine kapılmayın, zira Kırım sadece temsilî özerklik verilmiş bir bölge. Zira tamamıyla Ukrayna’ya bağlı olan bu bölgenin, sadece sözde kalan bir özerkliği bulunuyor. Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin nüfusu toplam 2 milyon 400 bin civarındadır. Bu nüfusun yüzde 11’i Kırım Tatarı, yüzde 60’ı Rus, yüzde 24’ü Ukraynalı, geriye kalan yüzde 5’i de ağırlığı farklı Tatar ırklarından oluşan karışık bir etnik yelpazede dağılmaktadır. Ukrayna’nın idarî bölümlenmesinde Kırım Özerk Cumhuriyeti (KÖC) ve Akyar (Sivastopol) şehir yönetimi ayrı idarî birimler olarak kabul görüyor ve nüfus sayımları da buna göre ayrı ayrı ilân ediliyor. Devamını okuyun »

Karpatlar, Transilvanya, Oradea…

Ekim22

KARPATLAR
Yaşadığımız ilginç deneyimin etkisinde güle güle Kişinev’i geride bırakıp, İaşi kapısından yeniden Romanya’ya geçmek üzere yolumuza devam ediyoruz. Bu arada Moldova’nın yemyeşil köylerinden geçerken buralara hayran kalıyoruz. Her biri birbirinden güzel tabiat manzaralarını geride bırakıyoruz. İaşi’ye gecenin bir yarısı varıyoruz ve ertesi günkü zorlu yolculuğumuza hazırlanıyoruz. Devamını okuyun »

Süslü bir Avrupa şehri: BUDAPEŞTE

Ekim22

BUDAPEŞTE
Ertesi gün Macaristan’ın başşehri Budapeşte’ye gitmek üzere yola çıktık. Macaristan’a girer girmez, gerçek bir Avrupa ülkesine geldiğinizi hissediyorsunuz. Yerleşim yerlerinden geçtikçe düzen ve intizam bizi şaşırtıyor. Özellikle yer üstünde hiçbir iletim hattının bulunmaması, elektrik, telefon direklerinin olmayışı çok hoşumuza gitti. Bu şehirlerde alt yapının çok sağlam olduğu her halinden belliydi. Budapeşte’ye varır varmaz, büyük bir şehre geldiğinizi anlıyorsunuz. İnanılmaz san’atlı ve süslü yapılar karşılıyor sizi. Türk konsolosluğunu ve oteli de bulduktan sonra, hemen şehir turuna başlıyoruz. Konsolosluk meşhur Kahramanlar Meydanı’na 5 dakika mesafede olduğu için, ilk olarak bu meydanı geziyoruz. Kahramanlar Meydanı, Budapeşte’nin kalbinin attığı yer aynı zamanda. Burada askerî ve millî törenler düzenleniyor. Bu geniş ve güzel meydanın etrafında mimarîsi çok güzel san’at galerileri yükseliyor. Hemen yanı başında da müthiş ve yemyeşil bir park var. Kahramanlar Meydanı’ndan aşağıya doğru uzanan geniş caddeden 45 dakika yürürseniz şehri Buda ve Peşte diye ikiye bölen Tuna nehrine varırsınız. Ve Tuna’nın iki yakasını bir araya getiren ve gece manzaraları harika olan köprüler görürsünüz. Çeşitli dönem ve tarzlarda inşa edilmiş kilise ve eski yapıların bulunduğu Buda kısmında bulunan kaleden diğer tarafı seyrederken, gözünüze ilk çarpan Tuna’yı birleştiren inci gibi işlenmiş köprüler, parlamento ve opera binaları oluyor. Devamını okuyun »

« Eski Yazılar