Umut Yavuz

Umut Dünyası
Browsing Felsefi Yazılar

Varlık âlemlerinde fikrî bir seyahat

Nisan7

İnsan bu âlemi kendi gördüğü algı dünyasına yansıyan şekliyle anlamlandırmaya çalışıyor ve bu süreç içerisinde, içinde bulunduğu ortama, etrafında olan biten hadiselere de birer anlam vermeye çalışıyor. Bu, zaten yaratılışın da ortaya koyduğu bir arayışın sonucudur.
Kâinatın Hecesi adlı güzel eserin yazarı Dr. Hakan Yalman ile yazarımız Umut Yavuz’un varlık felsefesi üzerine yaptığı hasbihalin mahsulüdür:
Genç Yaklaşım Dergisi’nden alıntıdır.
Umut Yavuz: Varlığı anlamada nasıl bir yol takip etmeli?
Hakan Yalman: Varlık aslında insan hayatının çok önemli bir kavramı. Ancak zaman içerisinde insanı problemler sırasının gerisine itmenin sıkıntısını yaşıyoruz. Yani bizzat hayatın kendi iç yapısının getirdiği işleyişler ve daha sonra faydalanma noktasından algılanan bir varlık anlayışı, hayatı şekillendiriyor. Aslında bir çocuğun gelişim sürecine benzer şekilde kolektif şuurun, yani bütün insanlığın ortak aklının kendi içinde de bir süreç yaşanıyor. Varlık kendi açılımını o sürecin içerisinde insanın zihin dünyasında genişletirken bir de insanın içinde bulunduğu ve yıldızların, gökyüzünün, dağların oluşturduğu bir alem söz konusu…
U.Y: Bir anlamı olmalı
H.Y: İnsan bu âlemi kendi gördüğü algı dünyasına yansıyan şekliyle anlamlandırmaya çalışıyor ve bu süreç içerisinde, içinde bulunduğu ortama, etrafında olan biten hadiselere de birer anlam vermeye çalışıyor. Bu, zaten yaratılışın da ortaya koyduğu bir arayışın sonucudur. İnsanoğlu, bu anlamlandırma süreci içerisinde mesela iyi ve kötü ruhlardan ve bunların etkilerinden bahseder ve o dönemlerin –antik çağ kastediliyor- dünyasında çok makul karşılanan daha sonraları ise mantıksız bulunan bunun gibi bir çok düşünce vardır. Daha sonra mesela güneşin ve yıldızların bir mesaj verdiği şeklindeki yaklaşımlar ortaya çıkar. Dünyayı bir kubbe şeklinde kaplayan fanus biçimindeki bir gökyüzü tahayyülü vardır. İşte algıların genişlemesiyle bağlantılı olarak insanın hem kendini, hem varlığı tanımladığı, varlık âlemine, dünyaya, kendi dünyasına, kendi benliğine anlam yüklediği bir sürecin daha sonraki zaman diliminde de sürekli yaşandığını görüyoruz. Gökyüzünün, dünyanın, insan bedeninin keşfi… Belli bir döneme kadar açıp içine bakmadığınız ve dışarıdan yorumlarla tanımlamaya çalıştığınız bir beden. Bu ortak aklın her bir ferdin benliğinde bir yansıması oluyor. Yuvarlak bir dünya anlayışı. Güneş sisteminin bir parçası olmamız, yani dünya merkezciliğinin ortadan kalktığı bir süreç. İnsan artık daha derinlemesine tanımlanıyor.
Tanımlar… Tanımlar… Tanımlar
U.Y: Bir taraftan makro alem dediğimiz uzay sistemi tanımlanırken, diğer yandan da mikro alem dediğimiz bir alem söz konusu. Atom altı alemler… Burada akla gelen bir soru var: Ben içinde bulunduğum alemde nasıl bir varlık alemine muhatabım?
H.Y: Özellikle 19. yüzyılda bilim maddeyi keşfetme ve varlığı sebep sonuç ilişkisi içinde açıklama sürecine giriyor. Aristo ile başlayan, maddeyi kendi içerisinde tanımlama arayışı uzantısında insanlık artık bir yaratıcının gerekliliğine ihtiyaç duymayacak şekilde varlığa hükmedebilme, onu yönlendirebilme ve onu tanımlayabilme noktasına geldiği düşüncesine kapılıyor ve bu, materyalist bakışın çok güçlü olduğu bir süreçtir. 19. yy’da özellikle sanayi devrimiyle birlikte, sürecin kendisine mahkum olmama, sürece yön verme, sonucunu kestirebildiği işlerin sebebine tesir ederek sonucu bizzat tahmin etme ya da belirleme gibi bir irade ortaya çıkıyor. Bu çok güçlü bir benlik algısı doğuruyor. Ve insanlığın kolektif şuuru bu noktada adeta firavunlaşıyor. Ve varlığa hükmedebildiği konumu kazandığını düşünüyor.
Daha sonra ise artık her şeyin temeline ve özüne iniş yaşanıyor. Aranan şey ise şu: Bu temelin altında Pisagor’un düşündüğü gibi temel bir yapıtaşı var, ama bunun şekli nasıl? Yani bunda bir şüphe yok ve bu temel yapı taşı da basit ve küçük. O dönemin insanı, aslında şunu düşünüyor, kayalardan çakıl taşlarına inmek, çakıl taşlarından da küçük kum tanelerine… İşte oraya ulaştığınızda ve onları algılayacak teknik imkânlara sahip olduğunuzda ve aradaki bağları da çözümlediğinizde artık en temelinden en üstüne kadar bütün varlığı çözmüş oluyorsunuz. Yani en küçük yapı taşını çözümleyerek bütünü de çözmüş olmak…
O kadar da kolay değil!
U.Y: Ama bu böyle olmuyor. Bunun böyle olacağını uman insanlar oraya ulaştıklarında aslında yepyeni bir yapı ile karşılaşmış olmanın şaşkınlığını yaşıyorlar. Buranın kuralları bizim bildiğimiz dünyanın kurallarından, özelliklerinden çok farklı. Bu apayrı bir alem. Zaman kavramı farklı. Bu Kuantum alemi. Yani atom altı alem…
H.Y: Aslında “kuantum” “kuanta”nın, yani partikülün çoğulu. Taneciğe benzer özelliğini belli etmek için kuanta (partikül) denilmiş. Bu küçük yapıtaşları beklenen küçük yapıtaşları değiller. Çok farklı özellikleri var, bir eksen etrafında dönüyorlar ama bizim bildiğimiz eksen kavramından çok farklı. Ne zaman nerede tespit edileceği belli olmayan, aynı anda hem yeri, hem hareket şekli tespit edilemeyen bir maddeler dünyası. Flu oluşu, yani net olmayışı gibi garip özellikleri var.
Düzen dediğin nedir ki?
U.Y: Bu kadar küçük zaman dilimlerinde bu kadar süratli işleyişler ve çok net tespit edilemeyen bir alemde bizim artık maddenin kararlılığından, maddeye yön vermekten ve madde ile varlığı şekillendirebileceğiniz, varlık tanımı yapabileceğiniz ve bu tanımları madde üzerine bina edebileceğiniz, en azından algılar alanında tanımlayabileceğiniz bir zeminden çok uzaktayız. Bunu kabul edelim, etmeyelim, o alanda artık algıladığımız dünyanın özelliklerini görmüyoruz. Buna kaos da deniyor.
H.Y: Kaos-düzen ikilemindeki ana problem şu: Düzen tanımı bizim kendi oluşturduğumuz bir tanım. Algıladığımız dünyayı tanımlıyoruz ondan sonra o tanıma düzen adı veriyoruz. O tanıma uymayan işleyişlere “düzensiz” şeklinde bir yakıştırmada bulunuyoruz. Acaba bizim tanımladığımız düzen gerçekten de düzen mi?
Mesela yukarıdan bıraktığımız şeyin belli bir ivme ile yere düşmesi ve her zaman bıraktığınızda yere düşmesi düzen tanımının bir parçasıdır. İnsanda kendi tanımladığı dünyanın belirliliklerine uyum arayışı vardır. O belirlilikler oranında, ve bunlara uyum sağladığı oranda varlığı kendine yakın hissediyor. Tıpkı varlığa hükmedebilme, onu şekillendirebilme ve yönlendirebilme, bir sonraki anda ne olacağını kestirebilme ve öncesine müdahale ederek sonucu da yönlendirebilme arayışı olduğu gibi. Tohumu attığınız zaman fidan biter. Nedensellik ilkesinde yoğun olarak hissedilir bu. “İşlemiyorsa benim yaptığım bir şeyde eksiklik var demektir” mantığı…
Bu tabii atom altı dünyada umulduğu gibi işlemiyor. Çok kurallı olan ve buradan bıraktığınızda daha sonra nerede olacağını kestirebileceğiniz bir ortam yok. Bu da insanı çok rahatsız ediyor. Bu sebeple ona “düzensiz” deyip farklı bir alan şeklinde tanımlıyor. Zaten bu top yekûn insanlık aklının bir savunma mekanizması gibidir. Metafizik tanımı da buna benzer bir tanım. Yani kendi fizik dünyasında çözümleyemediği zaman, dışa atarak, Descartes’in kartezyen yapısına benzer bir şekilde, bir alana indirgeyip o alanda tanımlamak. Bu daha kolay. Yani bütünü kuşatan bir tanımlama yapamadığınız zaman iç dünyanızda sizin istediğiniz tanımları yapabilmenin rahatlığını yaşıyorsunuz. Yani tam bir ego tatmini.
Yaratıcıyı inkâr veya maddeyi inkâr
U.Y: İnsanlığın ortak şuuru böyle ikilemler içinde boğulurken, bir yandan süregelen tevhid akımına da bakmak gerekiyor. Tevhid şuuru ne diyor bu konularda?
H.Y: Aslında tevhidde şöyle bir çizgi varsayılabilir: Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e (asm) kadar gelen bir süreç var ve o süreç içerisinde kırılmalar, sapmalar ve bir arayış hali yok. Bir yanda Hz. İbrahim’in (as) varlığa muhatap oluşunda (Onun ay, güneş ve yıldızlarla muhatabiyeti), varlığı anlamlandırma süreci içerisindeki bütün çözümleri vahye dayandırmanın bir rahatlığı yaşanıyor. Sisteme üstten bütünsel olarak bakışın her zamanı kuşatıcı bir izah tarzı vardır. Zaman içerisinde birbirini çürüten, değişen, yeni dönem içerisinde farklılaşan bir sürece mukabil, sürekli açılan kâinat sayfasına hep aynı bakışın getirdiği bir rahatlık var. Bunun içerisinde de bir fikri zenginlik yaşanıyor tabii ki.
Durum böyle iken, tevhidi temsil eden dünyada da materyalizmin kendisini ciddi hissettirmesinin sıkıntısını yaşıyoruz son zamanlarda. Yani bir taraftan Allah’ın var olduğuna inanmak, diğer taraftan da maddeyi batılıların anladığı tarzda anlamak… Bu akım İslâm alemini de etkilemiş. Bu güçlü bir rüzgar. Tevhidin bakışını ana sistemden uzaklaştırarak, metafizik yaklaşıma benzer bir yaklaşımı kendi dünyasında yaşamanın sıkıntısını İslam dünyası yaşadı, yaşıyor. İşte bu noktada Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da ortaya koyduğu en önemli bakış açısı maddi alemi yaratıcıyla bağlantılı olarak algılamaktır.
U.Y: Halbuki -felsefenin yaptığı şekilde yaratıcıyı madde hesabına inkar etmek gibi-, tevhid tarafının düştüğü problem de maddeyi yaratıcı hesabına inkar etmek olmuştur.
H.Y: Bu sofestai anlamında olmasa da maddeyi yaratıcıdan kopuk bir şekilde algılayıp müstekreh, çirkin, üzerinde durulmaması gereken belki sadece istifade edilebilecek bir yapıya indirgemektir. Bu anlayış büyük çelişkiler doğuruyor. İçinde bulunduğunuz, istifade etmek istediğiniz ve etkisini hayatınızda çok güçlü bir şekilde hissettiğiniz bir alanı kabul etmemek, insanın kendi içerisinde çelişmesini doğuruyor. Bediüzzaman ise burada varlığın aslında bir kitap olduğunu her an Yaratıcı tarafından yazıldığını ve her yeni günün bu kitapta yazılan yeni bir sayfa olduğunu söylemiştir. Kainatın okunacak bir kitap şeklinde algılanması gerektiğini söylemiştir. Bu aslında tam anlamıyla Hz Muhammed’in (asm) ortaya koyduğu bakış açısıdır. İslâm’ın ilk dönemlerinden sonra ise varlık ile yaratıcı arasındaki bağlarda bir kopukluk yaşanmış ve varlığın kendi içinde tanımlanarak yaratıcı ile irtibatının sağlandığı küllenmiş süreç ve bunun insanlara yaşattığı sıkıntıların ortadan kaldırılması için bir anlamda Bediüzzaman’ın bakışı gereklidir.
Maddede kendi içinde işleyen bir teklik varken, madde belli bir dualite (ikilik) içerisinde algılanmazsa çözüm çok zorlaşıyor. Bir arka plan var ve o arka plan, maddenin tanımlarının olmadığı bir alan. Buna anlamlar alanı, manalar alanı ya da Eflatun’un dediği gibi idealar dünyası denebilir. Sınırlanmamış, soyut gerçekliklerin iç içe var olduğu bir alan. Bu algı dünyamızla keşfedemeyeceğimiz, belki de sadece hissedebileceğimiz bir alan. Bediüzzaman’ın meleküt dediği alan.
Bediüzzaman buna meleküt veya daire-i itikad diyor. İmani veya sezgisel yaklaşımlarla ulaşabileceğimiz bir alan bu. Bir de bu alanın uzantısında maddi alem her şeyin şekliyle, görüntüsüyle, hareketiyle işlediği alan var. İşte bu iki alan arasında aslında atom altı dünyaya inildikçe şu ortaya çıkıyor ki, maddenin özünde katı bir yapı yok ve gittikçe flulaşan, gittikçe soyutluğa doğru giden, maddenin kendi iç yapısında elle tutulamayan, buharlaşan bir özellik arz eden bir yapıya ulaşıyoruz.
Her şey, her şeyle alakalı
U.Y: Çok net tanımlı olmayan bir arka plan var atom altında. Bu noktada bir de her şeyin, her şeyle irtibatlı olduğu ortaya çıkıyor. Ne alakası var, diyemiyoruz.
H.Y: Üstelik irtibatların da yakınlıkla alakası yok. Mekan ve zaman mesafesinin etkilemediği bir irtibat var. Örneğin, Kuantumda var bu. Her an her şey birbiriyle bağlantılı olmalı. Hareketler bağımsız olamaz. 1 milyar ışık yılı uzakta bir yıldız var. Oradaki atom ile bizim vücudumuzdaki atomlar irtibat halinde. Ancak burada ciddi bir problem var. En büyük hız ışık hızı. 15 milyar yılda ışık bu mesafeyi kat ediyor ama aynı uzaklıktaki iki atom rahatça iletişim kurabiliyor. Anlık bir zaman diliminde irtibat sağlanıyor. Burada telepati mi var diye de bir soru akıllara geliyor. Çünkü maddi dünyada bunu izah edecek herhangi bir sistem bulunmuyor.
Bediüzzaman bu telepati olabileceği söylenen hali Yaratıcıya vermenin rahatlığını yaşıyor. Sınırlar kalkıyor, zaman ve mekân kalkıyor.
Bir ressam bizim gözlerimizin göreceği, saniyede 24 karelik bir görüntüyü bir anda çizerse biz sanki onu sinemada oynuyor gibi görebiliriz. Kâinat perde üzerinde bir tablo olarak algılanırsa, bütün kainatı saniyenin 1/24’ünde baştan sona aynı anda çizecek bir kudret kalemi tahayyül edersek, bir anda bütün kudretin aynı anda bunu şekillendiriyor olması lazım.
U.Y. Bediüzzaman da bunu Allah’ın kudret kaleminden başka bir iradenin gerçek kılmasının mümkün olmadığını belirtir ve maddede boğulan felsefecileri işaret ederek: Onların içinde boğuldukları meseleler benim ayağımı dahi ıslatamadı diyebilmiştir…
Dipnot: Bilim her bir zaman diliminde bazı şeyleri gerçeklik olarak algıladı. Dünyanın düz olduğunu düşünenler bir yanılgı içindeydi. Şu anda esas gerçekliğe ulaşıldı mı? Bunlar sadece süreç içerisinde belli zamanlarda algıların oluşturduğu birer gerçeklik. Yarın bir gün kuantumun ötesinde bir kuantum, varlığa bakışımızı belki çok değiştirecek. Ama değişmeyen tek gerçeklik var o da yaratıcıya muhatab olmaktır. Yaratıcıyı algılamak veya anlamlandırmak… Kuantum hiçbir şeyin sonu değil. Bize şu an çok çarpıcı gelen birçok şey, belki dünyanın uzaydaki konumu ile ilgili yorumlarımız ve tanımlarımız dahi değişecek. O yüzden kainatı idare eden şu anki algıladığımız dünyada tablonun bize yansıttığı güzelliği algılamak gereklidir. Yaratıcının kuantuma mahkum olmadığını her an algı dünyamıza yeni ve farklı yorumlar sunabileceğini de unutmamak lazım. Bize yansıyan güzelliklerin farkında olarak da mutlu olmak lazım.

Bir “kul” nasıl “asil” olur?

Nisan7

“Evet Sevgili insan sen kimsin ki Tanrı’yla çekişmeye kalkıyorsun. Hiç eser kendisini yapan ustayla beni niçin yapıyorsun diye konuşur mu? Aynı topraktan bir çanağı güzel, diğerini değersiz yapmak çömlekçinin elinde değil mi?”
“Evet Sevgili insan sen kimsin ki Tanrı’yla çekişmeye kalkıyorsun. Hiç eser kendisini yapan ustayla beni niçin yapıyorsun diye konuşur mu? Aynı topraktan bir çanağı güzel, diğerini değersiz yapmak çömlekçinin elinde değil mi?”
Bunlar Augustinus’un, insanın Tanrı’yı eleştirme hakkı olmadığını söylerken aktardığı Pavlus’un Romalılara yazdığı bir mektupta geçen ifadeler.
İnsanın yaratıcısıyla olan irtibatını böyle görmeyi tercih etmiş Augustinus. Bu ifadeler içinde eleştirilebilecek çok yön var elbette. Öncelikle insan ile yaratıcısı arasındaki ilişki bir usta ile eseri arasındaki ilişkiden mi ibarettir bunu sorgulamak lazım. İkinci eleştiri noktası ise eserden birinin değerli, diğerinin ise değersiz yaratılması meselesi.
Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen bu soru ve sorunlar halen bazı zihinleri kurcalamaktadır. Netekim insanın yaratılmış olmayı bile kabullenmeyecek bir ego düzeyine çıktığı asırlardan birinde yaşıyoruz. Bu ego düzeyi tarih boyunca zaman zaman zirve noktalarda yaşanmıştır. Bu zirvelerin en tepesinde de hep tanıdık isimler vardır zaten. Bakınız Firavun, Nemrut, Ebu Cehil vs..
Yaratılmış olmayı zül kabul eden ve kendisine yaratana isyan etmeyi telkin eden bu egoizm düşüncesi, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiye değinilmesini zorunlu kılmaktadır.
İnsana bir hediye olarak verilen iradenin amacı dışında ve aşırı bir şekilde istimal edilmesi ile ortaya çıkan bir sapkın durum sözkonusudur burada. Zira insan en zayıf bir yapıda olmasına rağmen, kendisine verilen küçük iradenin ve içine üflenen ulvî ruhun dayandığı kaynak yönüyle ve bunun etkisiyle kendini olduğundan daha büyük görmekte ve dolayısıyla bir his yanılgısına düşmektedir.
Halk arasında “küçük tepeleri ben yarattım” şeklinde tasvir edilen ruh hali buna en iyi örneklerden biridir. Bu çerçevede kibirin de “şeytanın en sevdiği günah” olarak meşhur olması manidardır.
Burada öncelikle insanın yaratılış itibariyle genel yapısını inceleme altına almak gerekmektedir. Daha sonra yine Augustinus’a yönelik eleştirilerimizi sıralayabiliriz.
Risale-i Nur gibi çeşitli kaynaklarda insanın yaratılış itibariyle aciz ve zayıf olduğu ifade edilmektedir. Burada insan yaratıcısı ile bu acizliği, fakirliği ve zayıflığı nisbetinde yakınlık kurmakta ve O’na sığınmaktadır.
Doğrusu şu ki insan gerçek manada aciz ve zayıftır. Binlerce arzusu ve ihtiyacı olduğu halde, daha dünyaya geldiği ilk günden itibaren hep başkalarına muhtaç bir görünüm arzetmektedir. İlerleyen yaşlarında kendi ayakları üzerinde durmayı başardığı hengâmda ve benlik bilincinin zirveye yükseldiği dönemde dahi nefsinden ileri gelen binlerce ihtiyacını karşılamakta zorlanmakta ve “ancak elinin uzanabildiğine” sahip olabilmektedir. Yine aynı şekilde dünyayı yönettiğini iddia eden insan gözle görünmeyen küçücük bir mikropa mağlup olabilmekte, aynı şekilde afetler, hastalıklar, belalar, kazalar ve musibetler hep insanları içinden çıkılması güç ve acınası bir acziyete sevketmektedir.
Milyarlarca yıldız ve gezegenlerin kontrolü insanın elinde olmadığı gibi, dünyanın kontrolü de insanın elinde değildir. Aynı şekilde insan kendi bedeninin içindeki herhangi bir hücreyi dahi sevk ve idare edecek yeteneğe sahip değildir. Dolayısıyla ne kendi içinde, ne kendi dünyasında ne de kainatın herhangi bir noktasında bir tasarrufu olduğu gibi, bunlara müdahale ve yönlendirme şansı da bulunmamaktadır. Yani bir gezegen hatta dünya hasbelkader yörüngeden çıkacak olsa insanın elinden birşey gelmeyecektir. Bu handikapı insan hayatının her alanında gözlemlemek mümkündür.
En güçlü görünen insan dahi kendi zaaflarının farkındadır, bunun için kendiyle başbaşa kalması anlamaya yetecektir.
Şimdi bu şekilde aciz ve zayıf bir yapıya sahip olan bir insanın aynı şekilde asil bir duruşa sahip olabilmesi için birşeyler yapması gerekmektedir. Aksi halde herkese el açan, boyun büken ve bu sebeple sürekli ezik olan bir insan portresi ortaya çıkacaktır ki bu da insaniyet bakımından hoş bir durum değildir. İşte bu noktada insanın yaratıcısı ile olan ilişkisi gündeme gelecektir ki bu ilişkinin ana teması insanın acziyeti sebebiyle kendisini yaratan Allah’a dayanması ve Allah’a dayanmakla birlikte başka hiçbir şeye boyun eğmemesi olarak özetlenebilir. Böyle bir duruşla insan, kainatta hiçbir şey karşısında ezik duruma düşmeyen ve sadece kendisini yaratana karşı eğilen bir tutum sergileyecek ve “Hür ve asil bir kul” olacaktır. Bu sebeple “Allah’a kul olan başka hiçbir şeye kul olmaz” denilmektedir. İşte bu ruh hali aciz ve zayıf olan insanın durabileceği en dik duruştur.
Hemen buradan filozof Augustinus’un görüşlerine de değinebiliriz. Augustinus insanın yaratıcısını eleştirme hakkı olmadığını çünkü aralarında bir usta-eser ilişkisi bulunduğunu ifade ediyor. Bir eser ustasını eleştirebilir mi hiç?
İlk bakışta mantıklı gelebilecek bu önermede temel bir hata var. Şöyle ki herhangi bir usta eserini yaparken ona kendi kuşatıcı iradesinden bir parça yahut yüce ruhundan bir ruh vermiyor. Dolayısıyla Yaratıcı ile insan arasındaki ilişkide bir usta ile eseri arasındakinden çok daha farklı bir durum söz konusudur. Çünkü Yaratan insana kendinden özellikler vermiş ve bunları kendisini tanıması, bilmesi, iman ve ibadet etmesi için hediye etmiştir. Neticesinde de ona mutlak saadeti vaadetmektedir.
Augustinus’a yöneltilebilecek diğer bir eleştiri de Allah’ın yarattığı insanlar arasında yaratılış bakımından bir değer tasnifinde bulunmasının söz konusu olmadığıdır. (Zira Augustinus başta da belirttiğimiz gibi bir ustanın kendi eserleri arasında kimini daha az değerli şekilde yapabilme iradesinden bahsetmektedir).
Gerçek şu ki; Kur’ân-ı Kerim’de yaratılan insanlar arasındaki tek üstünlük belirtisinin takvadan ileri gelebileceği ifade edilir. Takva ise en genel manada hayatında Allah’ın rızasını gözetmektir. Dolayısıyla Allah için insanlar arasında değer sıralaması ancak bu şekilde yapılabilir. Bu durumun diğer ilahi dinlerde de benzer şekilde olduğu görülür.
Neticede insanın Yaratıcısını eleştirme gibi bir durumu Augustinus’un da ifade ettiği gibi yoktur. Ancak bu durum insanın çaresizliğinden değil bilakis Yaratıcısı karşısında şikayet edecek bir durumda olmayışından kaynaklanıyordur. Çünkü o yokken var edilmiş ve bütün nimetler ayaklarına serilmiştir. Ayrıca yaratılma hikmetlerine uygun yaşadığı takdirde hesapsızca nimetlendirilmek ve mutlak saadeti elde etmekle müjdelenmiştir.
Bu bakımdan insan için yaratılmış olmak, şahsında bulunan acziyet ve fakrını kendini yaratanın gücü ve kudretine dayanarak gidermek imkanı sunmaktadır. Yani insan için yaratılmış olmak zül olmaktan öte, asil ve dik duruşunun en sarsılmaz teminatıdır.

Sahi ben kimim?

Nisan7

Herşey “ben kimim?” sorusuyla başladı.
Ben kimim sahi!
Nasıl tanımlıyorum kendimi?
Herşey “ben kimim?” sorusuyla başladı.
Ben kimim sahi!
Nasıl tanımlıyorum kendimi?
Adım ve soyadımla mı? Babamın adıyla mı, doğduğum yerle mi? Doğum günümle mi?
Hangisi gerçek benliğimden bir parça taşıyor?
-Ben Umut Yavuz. 1984 Antakya doğumluyum…
Oldu mu şimdi? Bu ben miyim?
Bu beni tanımlamaya yeter mi hiç!? O halde nasıl tanımlamalıydım kendimi?
Daha kendimi tanımlayamazken başkalarının beni tanımasını, anlamasını bekliyorum. Ben ne ismimle ne de doğduğum şehirle tanımlamamam. Bunların ötesindeyim çünkü. Kompleksim.
“Ben yaptığım iş değilim
Bankadaki param değilim
Cüzdanımın içindekiler değilim
Giydiğim marka değilim
Bindiğim araba değilim”…
Biliyorum bunların hiçbiri olmadığımı… Ancak vazgeçmemem gerektiğini de biliyorum.
Kendime defalarca sorsam da cevabını alamadığım bir soru bu. Çünkü nasıl bir cevap vermem gerektiğini bilemiyorum. Kim olduğumu anlatırken olduğum kişiyi mi anlatmalıyım yoksa hep olmak istediğim kişiyi mi?
Ben yaptıklarım mıyım, ideallerim mi?
Söylediklerim miyim, düşündüklerim mi?
Ben olduğum gibi miyim, yoksa göründüğüm gibi mi?
Olduğum kişiyi anlatmaya kalksam, bunu nasıl başarabilirdim ki?
Milyonlarca ihtimalden biriyim. İradeli bir seçimin sonucu dahi olsam, neticede milyonlarca başka ihtimallerin içinde doğmuşum. Yeryüzünün başka her santimetrekaresinde dünyaya gelmiş olma ihtimalim vardı. Başka herhangi bir halde olma olasılığım vardı. Bunu yadsıyamam.
Evet bulunduğum durumu kendim seçmedim. Kimliğimi ben şekillendirmedim. İsmimi bile ben koymadım.
Hep başkaları karar vermedi mi benim adıma şimdiye kadar? Şimdi de çoğu zaman tanıyamadığım benliğim karar vermiyor mu benim yerime.
Kendime güveniyorum derken takındığım ikinci kişilik kim?
Hep yedekte beklettiğim farklılığım kim?
Aynaya bakarken bile görmekten kaçtığım kusurlarıma ne demeli. İçten içe beni yese de, idealleştirilmiş ve imajiner bir benlik taşımıyor muyum çoğu zaman?
Yoksa sorularımı beni ben yapana mı sormalıyım? Dünyaya getirene ve yanına gideceğime. Beni benden iyi tanıyana. Şah damarımdan yakın olana, arşa sığmayıp onu seven şu kalbime sığabilene mi sormalıydım?
Evet evet. Başka türlü içinden çıkamam…
Ben kimim?
Ne gereksiz bir soru bu. Ve ne kadar da gerekli. Ve ne kadar da zor. Ve ne kadar da basit.
Herkes sormalı kendine bu soruyu. Sorgulamalı aynanın karşısına geçip. Bütün öznelerden ve nesnelerden sıyrılıp şöyle demeli:
-Sahi ben kimim?

Zaman felsefesine zamanınız var mı?

Nisan7

Zaman kadar kafaları karıştıran başka bir mefhum olmasa gerek. O mu insana bağlı, insan mı ona bağlı kimse çözebilmiş değildir. Tutamaz insan zamanı, zaman da tutamaz insanı bazen ama… Zamana mukayyed olmadan yaşamak mümkün olabilir mi diye düşünür insan, ona bağımlı değilsen, ona hükmedebilirsin mantık olarak.
Bir gün kaç saattir?
Zaman kadar kafaları karıştıran başka bir mefhum olmasa gerek. O mu insana bağlı, insan mı ona bağlı kimse çözebilmiş değildir. Tutamaz insan zamanı, zaman da tutamaz insanı bazen ama… Zamana mukayyed olmadan yaşamak mümkün olabilir mi diye düşünür insan, ona bağımlı değilsen, ona hükmedebilirsin mantık olarak.
Örneğin:
Dünya dönüşünü durdursa, rüzgarlar esmese ve neticesinde yapraklar dahi kıpırdamasa… Sonra kalplerimizin tik takları bir anlığına sükut etse, yeryüzünün üzerinde yürüyen bütün canlılar hareketlerini dondursalar, yıldızlar kaymasa, güneş yer değiştirmese semada… Bir de bu durağanlığa hücrelerimizdeki organeller ile maddelerin yapıtaşlarını oluşturan atomların etrafında dönen elektronlar da katılsalar… Bütün kâinatın bir anlığına yağlı boya bir tablo gibi donakaldığını farzetsek mesela… Böylesi bir durumda zamanın geçtiğini nasıl anlardık?
Donuk bir tablo olsaydı kâinat, insan için zaman mefhumunun bir anlamı olur muydu yine? Olmazdı çünkü insan için zaman iki hareket arasında geçen süreden ibarettir.
Bu durum zamanın aslında bilinçten bağımsız olmadığının göstergesidir. Onun akmadığı bir ortamın imkânlı olduğunun göstergesidir. O halde zamanın akışı zorunlu değildir. Nitekim uzayın bazı noktalarında farklı zaman akışları da bu görüşü desteklemektedir. Einstein da zaten ikiz kardeşlerin birinin dünyada, diğerinin ise uzayın farklı bir yerinde bulunduklarını farzederek, yıllar sonra iki kardeşten birinin diğerinden farklı yaşlarda olacağını öne sürmüştür. Çünkü uzayın başka yerinde zaman dünyadakinden daha farklı akacaktır.
Diğer yandan:
Kimisi için bir dakika yıllara bedel olur, kimisi için saatler saniye hükmünde geçer. Güzel anlar çabuk biter, acılı dakikalar ise asırlar gibi sürer. Bazen olur ki zamanın hükmü kişiye göre farklılık gösterir. Durumuna göre bazen bir milisaniye bile çok kıymetli olurken, zaman zaman da insan günlerini, hatta yıllarını boşa sarfedebilir.

Bu durum da zamanın göreceli olduğunun bir başka ifadesidir.
Felsefeciler çok laf üretmekten zevk alır gibi görünürler ama esasında her söylediklerinin bir bilimsel dayanağı vardır. Zira zaman görecelidir diyen; bir felsefeci olduğu kadar, bir fizikçidir aynı zamanda. O, zamanın üç boyutun haricinde farklı bir boyut olduğunu da düşündürmüştür insan zihnine.
Öyle ya hayatımızda her durumu farklı boyutlarda yaşarız. Örneğin yürüme hareketini insan iki boyutta gerçekleştirir. Öne-arkaya ve de sağa-sola… İnsan uçmayı keşfettiğinde ise hareketine üçüncü bir boyutu da katmış olur böylece. Aşağı veya yukarıya… Hayatın bir de zaman boyutu vardır ki, bu da dördüncü boyuttur insan için.
Uzay düzleminin bir bükülmesinden ibarettir zaman. İçe doğru bükülen uzayda fiziksel boyutların dışında dördüncü bir boyut oluşur böylece, bu da zaman boyutudur ve zaman, mekânla ve de hareket ile aynı anda varlığını sürdürür. Mekânda seyir mümkün ise doğru rezonansı yakaladığınızda zamanda da hareket mümkündür der bir başka bilim kurgucu. O zaman makinesinin de mucididir aynı zamanda. H.G. Wells bir deli değildir, o sadece teorik olarak zamanda ileri yahut geri gitmenin mümkün olduğunu düşünmüş ve bu düşüncesini modellemiştir. Bu model de bir zaman makinesidir.
Ancak insan zamanda sadece durağandır fiziksel olarak. Geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan bir süreçtir zaman. Öyleyse insan sadece ve sadece şimdide vardır. Öncesi ve sonrası onun için zayi ve meçhuldür. Yani yitirilmiş ve bilinmezdir. Gelecek sadece bir ihtimaldir insan için bu noktada. Geçmişe hatıralarla, geleceğe ise hayallerle yolculuk yapabilir. Bunlar mukayyed insan için geçerli şeyler tabii ki. Peki zaman üzerinde gerçekten bir yolculuk mümkün müdür?
Zaman düz bir çizgi değildir bazılarına göre. O bir çok anların birleşmesinden oluşmuştur. Tıpkı sinema filmleri gibi. Sinema filmleri de her bir donuk karenin bir biri ardına hızlıca dizilişidir esasında. Bir çok durağanlıktan bir akıcılık meydana gelir böylece, bunu da film makinesi gerçekleştirir. Zaman da bütün karelerin bir araya gelmesidir ve bu bütün karelerin bir arada bulunduğu bir sarmal gibi düşünülebilir, öyle olunca da nasıl ki filmde bir önceki kareye yahut bir sonraki kareye gitmek mümkünse zamanda da bir sonraki kareye geçmek mümkün olabilir.
Esasında insan her gece zamanda yolculuğa çıkmaktadır da farkında değildir. Nasıl mı? Biliyorsunuz ışığın belli bir hızı vardır. Uzay da tahmin ettiğimizden çok büyüktür. Biz gece gökyüzüne baktığımızda binlerce yıldız görürüz çıplak gözle. Bu gördüğümüz yıldızların ışıklarının bize ulaşması elbette belli bir süre gerektirir. Biliyoruz ki güneşin bile ışığı bize 8 dakika 20 saniye sonra ulaşır. Yani biz güneşi doğduktan tam 8 dakika 20 saniye sonra görebiliriz ancak. Çünkü biz insanlar, bir cismi görebilmemiz için onun yaydığı ışığın gözümüze ulaşması gerekir. Bütün cisimleri ancak bu şekilde görebiliriz. Aynı şekilde binlerce ışık yılı uzaklıktaki yıldızların da ışıklarının gözümüze ulaşması için yıllar geçmesi gerekebilir. Yani dün gece sizin gökyüzüne bakarken gördüğünüz yıldızlar esasında şimdi orada olmayabilirler. Biz onların günler, aylar hatta uzaklığına göre yıllar öncesindeki hallerini görmekteyiz. Belki onun ışığı bize ulaşana dek o yıldız sönmüştür bile. İşte insan tek bir bakışlar yıllar öncesine gitmiş oluyor böylece. Gece bulutsuz bir gecede gökyüzüne baktığınız zaman geçmişi seyredersiniz de farkında değilsinizdir belki de…
Herşey algılayışa göre değişiyor…
Anlayacağımız o ki zaman, saatimizin gösterdiği dakikalar ve saniyelerden çok ötedir. Bu sebeple zamanın değerini bilmek gerekir, ta ki gerçek bir zaman makinesi üretilene dek…
DİPNOTLAR
1000 yılın değerini: Yıl değerini iki hane olarak programlamış olan bir programcıya sorun.
100 yılın değerini: El değiştirmeye şahit olmuş bir Hong Kong vatandaşına sorun.
70 yılın değerini: Ölmekte olan bir insana sorun.
5 yılın değerini: Bir daha seçilememiş bir milletvekiline sorun.
1 yılın değerini: Sınıfta kalmış bir öğrenciye sorun.
1 ayın değerini: Erken doğum yapmış bir anneye sorun.
1 haftanın değerini: Haftalık bir derginin editörüne sorun.
1 günün değerini: Yevmiyeyle çalışan bir işçiye sorun.
1 saatin değerini: Trafikte sıkışıp kalmış bir şoföre sorun
Yarım saatin değerini: Buluşmak için bekleyen sevgililere sorun.
1 dakikanın değerini: Uçağını kaçıran adama sorun.
1 saniyenin değerini: Olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan yarışmacıya sorun.
1 milisaniyenin değerini: Şehri karanlığa gömen bir elektrik mühendisine sorun.
1 femtosaniyenin değerini: Nobel Ödülü kazanmış fizikçiye sorun.
GERÇEK ESNEK VE KAOTİKTİR
Aslında içinde bulunduğumuz gerçeklik zaman yolcuları tarafından binlerce kez değiştirilmiş orijinal gerçekliğin çarpıtılmış bir hali olabilir. İnsan anıları ve belleği de zaman ve uzay matriksinin bir parçası olduğu için zamanın içindeki insan bu değişikliği asla fark edemez! Bize sanki geçmiş hep aynı geçmiş gibi gelir.Ama ‘gerçek’ görmek istemeyeceğiniz kadar esnek, kaotik ve plastiksi bir yapıdır. Sonsuz geçmiş ve gelecek birbiriyle girift bir bağlantı içerisindedir. Geçmiş ve gelecek iç içe frekanslar halinde yaşanır. Geçmiştekiler bizi kendi “şimdi”lerinden algılayabilecekleri gibi biz de şimdiden geleceğe ait görüntü, ses ve bilgileri yakalayabiliriz.
HAREKET YOKSA ZAMAN YOK!
Aristo’ya göre kaba bir tanımla sadece şekil ve maddenin karışımı olan şeylerin var olduğu söylenebilir. Geri kalan her şey bunlara atfedilen niteliklerdir. Zaman bir cismin (mesela bir saatin ya da yıldızların) hareketleri ile tanımlanır daha doğrusu bu “hareketlerin sayısıdır zaman”. Bununla birlikte hareket cisimlerin bir niteliğidir. Öyleyse zaman da cisimlerin bir niteliği olmalıdır. Yani bir uzayda cisim yoksa orada hareketten bahsedilemeyeceği gibi zamandan da bahsedilemez. Plotinus bu tanıma pek çok bakımdan karşı çıkar. Herşeyden önce ona göre zaman bir sayı sırası değildir; ancak sayılarla “numaralanan” şeydir. İkinci olarak ona göre zaman harekete değil, hareket zamana ihtiyaç duyar. Çünkü hareket bir cismin sürekli bir “anlar serisi” içinde sürekli bir noktalar serisinde bulunmasıyla gerçekleşir. Yani Plotinus’a göre cisimler dursa bile zaman akmaya devam eder, hareket de durgunluk da zaman içinde yer alan şeylerdir fakat zaman hiç birşey içinde yer almaz. Esasında Aristotales de tanımındaki bir eksikliğin farkındadır ve şöyle yazar: “Zamanı hareketle ölçüyoruz ve hareketi de zamanla…”
“Zaman” dediğimiz (Einstein’ın 4. boyut adını taktığı) kavram, tamamen enerji – madde ve mekân üçlüsüne bağlı bir gelişimdir; madde – enerji – mekân sistemleri sabit, değişmez kalırlarsa, zaman diye bir şey oluşmuyor.
Atlantik üzerinde deniz aşırı bir uçak yolculuğu yapan bir yolcu o sırada uçakta olmayan diğer yolculara göre 10 nanosaniye kadar daha gençleşmiş olmaktadır. Buna göre biz dünyada 1 yıl yaşarken uzayın herhangi bir yerinde 10 tane milenyum yaşanıyor (10 bin yıl) olabilir. İşte Einstein’in izafiyet teorisi bu şekilde özetlenebilir.
BİR GÜN KAÇ SAATTİR?
Zamanın uzayın farklı yerlerinde farklı olabileceğini biliyoruz. Ancak bu dünyamızın herhangi iki noktası için de geçerli olabilirdi. Şöyle ki; biz dünyanın dönüşünü 24 saat dediğimiz bir zaman diliminde tamamladığını biliyoruz ve buna tam bir gün diyoruz. En az lise derecesindeki her öğrenci bilir ki YOL= HIZ x ZAMAN denklemi geçerlidir (X=V.t). Bir gün dediğimiz zaman dilimi ise dünyanın kendi ekseni etrafında katettiği mesafeyi aldığı zaman dilimine eşittir. Ancak yine biliyoruz ki, dünyada kutuplardaki bir nokta ile ekvatordaki bir noktanın çizgisel olarak hızları birbirinden farklıdır, bu değer kutuplarda daha yavaştır. Yani denklemde “HIZ” değeri değişkenlik göstermekte, örneğin kutuplarda azalmaktadır. Denkleme göre bu durumda kutuplarda bir günün 24 saatten daha uzun olması gerekmektedir. Çünkü aynı mesafeyi daha yavaş bir hızla alacaktır. Ancak biliyoruz ki gün her yerde 24 saattir. Neden mi? Çünkü denklemdeki HIZ değeri değişirken YOL değeri de sabit kalmamaktadır. Çünkü kutuplardaki bir noktanın tam bir dönüşte çizdiği dairesel yol, ekvatordakinden daha azdır. Dolayısıyla hız azalırken alınan yol da azaldığından tam bir dönüş yine 24 saatte gerçekleşmektedir. Ne kadar harika değil mi?
Düşünsenize bu durumda dünyanın kuzey yarısı daha hızlı güney yarısı da daha yavaş dönen devasa iki motor tarafından döndürülüyor olsaydı, bu durumda gün değerleri iki yarım kürede farklı olacaktı. Bir şekilde, herhangi bir iç ve dış etkenle dünyayı hızlandırsak gün dediğimiz mefhum kısalacak, yavaşlatsak uzayacaktır. Sözgelimi dünyanın dönüşünü ters yöne çevirsek bu sefer de gece ile gündüz sırası değişecektir. İşte zaman dediğimiz şey böyle birşey…

Yine bahar kapımızda!

Nisan7

Yine bir bahar var kapımızda. Yaşanacak taze günlerin mis kokusu geliyor çok yakınlardan. Gerçi biraz bahar yorgunluğu da yok değil ama masmavi gökyüzünü, renkli renkli çiçekleri, parlak güneşi ve cıvıl cıvıl insanları görünce diriliyor adeta insan.
Bize yine hüzün mü var bu bahar?
Yine bir bahar var kapımızda. Yaşanacak taze günlerin mis kokusu geliyor çok yakınlardan. Gerçi biraz bahar yorgunluğu da yok değil ama masmavi gökyüzünü, renkli renkli çiçekleri, parlak güneşi ve cıvıl cıvıl insanları görünce diriliyor adeta insan. Ne dert, ne tasa ne de keder kalıyor geride. Hani vardır ya; “”Huz ma safa, da’ ma keder”” (Sana safa (huzur ve sevinç) veren şeyi al, üzüntü ve keder veren şeyi de bırak). İşte ben de baharı seçiyorum bu sebeple. Çünkü bana huzur ve sevinç veriyor.
Ense karartmak benim işimdir aslında, lakin bu havalar izin vermiyor buna. Orhan Veli de öyleymiş, “Beni bu güzel havalar mahvetti” diyenlerdenmiş. Bizi de mahvetmez inşallah. Aslında her şey insan için. Allah’ın yarattığı hiç bir şey salt olarak insana zarar vermez, mahvetmez. Lakin insan onu nasıl anlarsa, nasıl uygularsa, nasıl kullanırsa ona göre sonuç alır. Güzel hava da mahveder insanı o zaman, kötü hava da. Bu arada kış ayı alınmasın. Sanki onu kötü kategorisine yerleştirmiş gibi olduk. Lakin öyle değil, kim sevmez ki kar topu oynamayı, mis gibi yağmurun altında ıslanmayı, soğuktan ilikleri donarken sıcak bir salep ile keyif yapmayı… Herkes sever. Yeter ki gerektiği gibi bakmayı, yaşamayı bilsin.
Koskoca bir kış mevsimini kalp kırıklıkları ile geçirdiyseniz eğer ilk baharın bir başka anlamı vardır sizin için. Arabesk takılmayı severiz biz toplum olarak. Acıların çocuğuyuzdur hepimiz bir yerde. İnsanın içi acıyınca kâinat da ağlarmış. Aynen öyle kâinat da ağladı koca kış boyunca. İçimiz gülünce de kâinat da güler. Şimdi ise gülme zamanı, dirilme zamanı. Her dirilişin gülerek olması temennisi içindeyiz.
***
Geçen ay ‘müziksiz dans edilmez’ demiştik. İlkbaharın müzikleri de ilkbahara özgü olmalı. Baharın dansı da bahara özgü çünkü.
Allah’a şükran ve minnettarlığımız had safhada olur bu mevsimde. Sonra bu şükrün ve bağlılığın sevinciyle dolar içimiz. İnsan sevinince de yerinde duramaz. Hareketlenir. O sebeple baharın müziği de hareketli olmalıdır. Kuşlar bile daha bir iştiyakla, ahenkle, sevinçle cıvıldamıyorlar mı bu günlerde? Kâinatın konserinin en canlı notaları bu mevsimde seslendiriliyor olmalı o halde.
***
Dünya dönüyor, güneş dönüyor, Samanyolu dönüyor nihayetinde… Dönüyor ama yerinde durmuyorlar bu arada. Binlerce kilometre hızla, ışık yıllarına meydan okuyorlar… Biz dingin ve huzurlu dünyamızda keyfimize bakarken, dünya ise bizi ahirete götürüyor şimşek hızıyla. Ahirete giderken helezonik bir ritimle baki alemlerin sınırlarını çiziyorlar. Sınırsızlığın ve sonsuzluğun etrafında daireler çiziyorlar. Sınırsızlığın sınırlarını nasıl çizebilirler ki? Ancak bir kudreti sonsuzun, ufku sınırsız olan bir Yaratıcı’nın direktifleriyle bunu başarabilirler. Evet O, kudret elinde birer tesbih tanesi misali küreleri, galaksileri kolaylıkla çeviriyor ve her şeyi ihata ettiği gibi sonsuzluğu da ihata ediyor, kuşatıyor ve çevrelettiriyor adeta.
Felsefede meşhurdur ki; bunu ancak aşkın bir kuvvet başarabilir. Kâinatı, kâinatları aşkın bir kuvvetin işi olabilir ancak bu. Ancak küreleri kontrol eden bu Zât aynı zamanda zerreleri de kontrol ettiğinden aşkın olması yetmez, aynı zamanda kâinata, kâinatlara içkin olması lazım. Yani hem transcendent (aşkın) hem de immanent (içkin) olmalıdır. Allah’tan başka hem kâinatı kuşatan hem de bizzat onun içindeki zerreciklere hükmeden, “kürsüsü yer ve gökler olan”, “insana şah damarından daha yakın olan” var mı?
***
İnsanın elindeki en büyük nimetlerden biridir şuur. Neden mi? İnanmak nimetini bize sağlar çünkü. Şuursuz “inanmak” olmaz. Şuur sahibi olmadan da “inananlardan” olunmaz.
İnanmayı bir mağlubiyet, bir teslim-i silâh sayan modern çağın “bilimselleri” inanmanın mantığını anlasalar, inanmanın bir akıl işi, şuur işi bir kalp işi olduğunu bilseler söylediklerini geri alacaklardır.
***
Ense karartmaya gerek yok. Zira her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır. Evet her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır. Hem de umut güzel şeydir. Hiçbir şeyiniz kalmadığı zamanlarda bir şeyiniz olur umut. Dedim ya umut güzel şeydir. Onu onsuz kalanlar anlayamaz. Onu ona sahip olanlar bilebilir ancak.
The Cranberries’in anjelik sesli Dolores’i, Animal Instinct adlı parçalarında ne vakit “Gerçekliği değiştireceğiz!” (We will change reality!) diye haykırsa işte o zaman aklıma umut gelir.
Realiteler acımasızca kıskacına aldığında insanı “biz realiteyi değiştireceğiz” diye haykırabilmektir umut.
Umutla kalın…

Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi’nde yayınlanmıştır. (www.gencyaklasim.com)

Düşünmek yada düşünmemek işte bütün mesele bu!

Nisan7

Düşünmek insan için en tabiî bir eylemdir. Aynı zamanda en önemli bir ihtiyaç ve gerekliliktir. Düşünme eylemini gerçekleştirmeyen insan, insaniyetinden büyük şeyler yitirmiş demektir.
Düşünmek insan için en tabiî bir eylemdir. Aynı zamanda en önemli bir ihtiyaç ve gerekliliktir. Düşünme eylemini gerçekleştirmeyen insan, insaniyetinden büyük şeyler yitirmiş demektir. Aslına bakılırsa ‘düşünmemek’ pratikte mümkün değildir. Ancak düşüncesini sistematikleştirememiş yada zihninin sağlıklı bir şekilde yol bulacağı mecraları tayin edememiş bireyler, pratikte her ne kadar düşünüyor olsalar da, bu tip insanları ‘düşünmeyenler’ kategorisine dahil etmek mümkündür. Demek oluyor ki; sağlıklı düşünmenin temelinde sistematik olmak ve sağlam referanslar ile düşünebilmek sırrı yer almaktadır.
Akıl maharetli ve fakat sınırlı bir alettir. Maharetlidir çünkü analiz ve sentez yeteneği vardır. Sınırlıdır çünkü görünüşte duyu verileriyle yani beş duyumuzun topladığı bilgilerle hareket etmektedir. Yalnızca duyu verilerine bağımlı bir akıl; nasıl ki insan seslerin bir kısmını duyamaz veya renklerin bazılarını ayırt edemez, aynen öyle de o duyu verilerine bağımlı olan akıl da bu verilerle sınırlı olmak durumundadır. Bu sebeple düşünürlerin bir çoğu aklın kullanılabilmesi için bir takım metotlar geliştirme gereğini duymuşlardır. Bazıları da sınırlı olduğu için onun tek başına yol bulamayacağından hareketle akla bir takım referansların sunulması gerektiğini belirtmişlerdir.
Felsefe akıl mühendisliğidir
Aklı nasıl kullanmamız gerektiği felsefe biliminin temel meselelerindendir. Felsefe bilimi bir nevi akıl mühendisliğidir. Felsefe kelimesi, “bilgiyi ve bilgeliği sevmek” anlamına gelen Yunanca philia (sevgi, sevmek) ile sophia (bilgi, bilgelik) kelimelerinden meydana gelmiştir. Bu deyimi ilk kez Pythagoras’ın kullandığını tarihten öğreniyoruz. Pythagoras kendine philosophos yani ‘bilgeliği seven’ demiş çünkü gerçek bilgi ve bilgelik sıfatına ancak Allah’ın sahip olabileceğini; insana ise ancak bilgeliği sevme ve ona ulaşmaya çalışmanın yaraşacağını düşünürmüş.
Akıl sistematik bir alet
Felsefenin temel materyali olan aklın sistematik bir alet olduğunu söylemiştik. Çağımızın en büyük düşünürlerinden olan Bediüzzaman Said Nursî “Dimağda meratip var” diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Nursi, Sözler Risalesi’nin sonunda neşredilen Lemaat Risalesi’nde bu mertebeleri tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikat diye sınıflandırıyor. Denebilir ki; insan aklı bir veriyi en başta hayal eder. Bu mertebe gölgeler gibidir. Daha sonra beyninde o hayale bir şekil verir. Gölge artık şekle girmiştir; mesela bir insan gölgesidir. Daha sonra akıl yürütme (taakkul) ile bu gördüğünün bir insan gölgesi olduğunu düşünür. Ve bunu tasdik eder, onaylar, doğrular. Artık bu, insan için bir ‘anlayış’ olmuştur. Yine buna benzer bir durumda iz’anını kullanarak rahatlıkla hükmedebilecektir ve bu görüşünü benimseyecek, taraftar olacaktır (iltizam). Onun bir insan gölgesi olmadığını söyleyenlere karşı çıkacak, iddiasına bağlanacaktır. Bütün bu safhalardan sonra bu kabulleniş itikada dönüşür ki; bu safhadaki bir akıl şüphelerle sarsılmayacaktır ve fikir kesinlikle yıkılmaz bir hâl almıştır.
Düşünmek veyahut düşünmemek
Görüldüğü gibi akıl biz farkında olsak da olmasak da sistematiktir aslında. Biz bilmeden bu sistemi kullanır ve bu safhalardan geçeriz. Yine görüldüğü gibi düşünme başlı başına bir eylemdir. İşte düşünme eyleminin bu safhalarını tamamlamadan hükme varmak düşünmemek ile eşdeğer tutulabilir. Yani daha hayal safhasındaki bir şeye inanmak bunun gibidir. Kişinin tasavvurlarına, hayallerine iman etmesi o kişinin düşünme eylemini gerçekleştiremediğini gösterir.
Rasyonel bir filozof Descartes
Aklı sistematikleştiren ve ona metotlar üreten en ünlü filozof Descartes’tir. Bu safhada ondan bahsetmemek olmaz. Rene Descartes, Fransa’nın La Haye şehrinde 1596 yılında dünyaya gelmiş. 17. yüzyıl felsefesine damgasını vurmuş ve yeniçağ felsefesinin babası olarak kabul edilmiştir. Descartes aklı nasıl kullanmamız gerektiğini başlıca iki kitabında dile getirmiştir. Bunlardan birincisi “Discours de la methode” yani “Metot üzerine konuşma” diğeri ise “Regulae ad directionem ingenii” yani “Aklın yönetimi için kurallar” adlı iki başyapıtıdır. Descartes “Metot üzerine konuşmalar” adlı kitapta aklı doğru kullanmak için bir takım metotlar olması gerektiğinden bahseder. Bu metotlarını dört temel kural üzerine bina eder. Dilerseniz bu kuralları Descartes’in kendi ağzından dinleyelim. Descartes, ‘Metot üzerine konuşmalar’ adlı eserinde şöyle söyler: ”Dört kuralın bana yeteceği inancına vardım. Birincisi, doğruluğunu açık ve seçik olarak bilmediğim hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemektir. İkincisi, inceleyeceğim güçlükleri mümkün olduğu kadar bölümlere ayırmaktır. Üçüncüsü, en basit ve anlaşılması en kolay şeylerden başlayarak, en bileşik şeylerin bilgisine yavaş yavaş yükselmek için, düşüncelerimi bir sıraya göre yürütmektir. Sonuncusu ise, hiçbir şeyi atlamadığımdan emin olmak için, her yanda eksiksiz sayımlar ve genel kontroller yapmaktır.”
Zihne format atmak
Evet Descartes’in metodu enteresandır. Dikkat ederseniz burada zihni sıfırlamak söz konusudur. Doğruluğunu açık (clara) ve seçik (distincta) olarak yani evident olarak bilmediği şeye inanmıyordu Descartes. Bu sebeple işe önce her şeyden şüphe ederek başladı. Şunu ifade etmek lazımdır ki bu şüphe kesinlikle salt köktenci septikler gibi değildi. Çünkü salt köktenci septikler kayıtsız şartsız her şeye süphe ile yaklaşır ve daha da kötüsü gerçek bilgiye asla ulaşılamayacağını savunurlar. Descartes’in şüpheciliği ise beyne format atmak demekti. Tıpkı bilgisayarlarda olduğu gibi ve ondan sonra kademe kademe yeniden yüklemeler yapılacaktı. Ancak her şeyden şüphe etmek tehlikeliydi. Çünkü Descartes şüphesinde öyle ileri gitti ki bu kendi varlığından şüphe etmeye kadar vardı. Bu büyük boşluğun içinde Descartes tutunacak bir dal arıyordu ve sonunda da aradığını buldu. O “şüphe ediyordu”. Diğer deyişle düşünüyordu. İşte bundan şüphe edemezdi. Çünkü bunu açık ve seçik olarak biliyordu. Şüphe eden ve düşünen bilincinin varlığından şüphe etmesi düşünülemezdi. Hadi her şey yalan ve hayaldi; peki ya şüphesi ve düşünme yetisi de mi hayaldi? Hayır! İşte Descartes bu noktada o meşhur kaidesine ulaştı: Düşünüyorum o halde varım (Cogito ergo sum)… Artık Descartes zihnini yeniden inşa edecek gerçek bir zemin bulmuştu. Bilincinin var olduğu gerçeği.. Bu tıpkı bilgisayarda işletim sistemi kurmak için gereken bir hard disk (bellek) ihtiyacı gibiydi. Ve sonunda o bulunmuştu.
Sonsuz ve Yüce gerçek
Peki “Düşünüyorum o halde varım” neden apaçık bir bilgiydi? Çünkü varlığı dolaysız ve aracısız olarak bizde bulunuyordu. Yani sonradan gelen bir düşünce değildi bu. Descartes’e göre bir şeyin bilgisi bizde doğrudan doğruya bulunuyorsa ve onu aracısız kavrıyorsak o açık ve seçiktir ve gerçek bilgidir. Descartes bu noktada durmadı ve daha da ilerledi. Bilinci mutlak gerçek olarak nitelemedi. Çünkü o zaman kâinatta sadece kendilerinin var olduğunu iddia eden solipsistlere benzerdi.  Öyleyse bilinç asıl gerçeğin yalnızca bir parçasıydı ve bize hediye edilmişti. Descartes onun ötesinde yatan Yüce Gerçeği gördü ve tıpkı kendi bilincinin varlığı gibi ‘Allah’ın varlığı da açık ve seçik yani evident bir gerçektir’ sonucuna ulaştı… O halde Descartes Allah’ın varlığını ruhumuzda “sonsuz ve en yetkin varlık” düşüncesinin bulunmasıyla kanıtlamıştı. Sınırlı bir yaratık olan insan böyle bir düşünceyi, böyle bir tasarımı kendiliğinden edinemezdi; bu düşünceyi onun ruhuna, olsa olsa, “sonsuz ve en yetkin varlığın” kendisi yerleştirmiş olabilirdi. Descartes bu tarz bilgiye “doğuştan gelen ideler (düşünceler)” diyordu. Yanlış anlaşılmasın doğuştan gelen ideler bizim için aracılı ve dolaylı demek değildir. Bilakis doğuştan bize verilmiş olan bu düşünceler ancak bizim için açık ve seçik olabilir, çünkü insan bu düşünceleri dünya aleminde kazanmamış bizzat başka aracıya gerek kalmadan Allah tarafından ruhuna yerleştirilmiştir. Burada yaratılışımızda yer alan bilgiyi aracısız bilgi sınıfında değerlendirmek gerekir ki bu şekilde çelişkiler ortadan kalkacaktır.
Hemen Descartes’in bu konuyla ilgili şu sözünü aktarmakta fayda var: “Gerçekten de insan da Allah vergisi bir şey vardır ki oraya yararlı düşüncelerin ilk tohumları ekilmiştir.” (Aklın Yönetimi için kurallar, Kural 8) Bunun yanında Descartes Metot Üzerine Konuşmalar adlı kitabında da Allah’ın varlığından şüphe edenlere “Sizin varlığınız Allah’ın varlığından daha az kesindir” diyerek ileri sürdüğü kanıtlara rağmen hala Allah’a inanmayanlara karşı hayretini dile getirmiştir.

Peki Descartes bu şekilde neyi başarmıştı? Aslında çok önemli bir şey yapmıştı. Çünkü Allah’ın varlığını rasyonel bir yolla, akıl yürüterek ispatlamıştı. Bu; “iman kalp işidir akıl bu tür şeylere yol bulmaz” diyenlere indirilmiş tokat gibi bir cevaptı. Descartes, Allah’ın varlığını bir de “ontolojik tanıtı” denilen meşhur bir metotla daha ispat etmiştir. Bu yolla Allah’ın var olmadığı düşüncesinin mantık olarak çelişik, varlığının ise zorunluluk olduğu sonucunu çıkarmıştır. Şimdi bu ayrınıtılı ispata girmeden direk olarak 17 yüzyıldan 20. yüzyıla bir geçiş yapmak istiyorum.
Bediüzzaman: Akıl kalpsiz olmaz
1876 yılında Bitlis’te dünyaya gelen Bediüzzaman Said Nursi Descartes’ten daha açık ve vazıh metotlar kullanarak Allah’ın varlığını ispat etmiştir. Allah’ın varlığını ‘iki kere iki dört eder derecede kati bir şekilde’ ispat eden Nursî, akla ve ilme çok önem vermesi ve din ve fen ilimlerini barıştırması, bunun yanında her şeye ontolojik açıdan yaklaşıp, ispatına gitmesi gibi özellikleriyle 20. yüzyılı ve sonrasını aydınlatan büyük bir ilmî şahsiyettir. Yazının en başında Nursî’nin aklın mertebeleri ile ilgili görüşlerinden bahsetmiştik. Bunun yanında Said Nursî, aklın sağlam referanslar olmadan yanılabileceği gerçeğine de işaret ediyordu. Bu sebeple ona bir takım kurallar ve yolunu aydınlatacak fenerler gerekiyordu. Bediüzzaman bu hakikate aydın olduklarını iddia edip de kalbin ışığını ve maneviyatı hiçe sayan “zulmetli münevverlere” meydan okuyarak dile getiriyordu. Fikrin ışığı kalbin ziyası olmadan etrafı aydınlatamazdı Nursi’ye göre. Kalpsiz akıl olmaz diye haykıran Nursi materyalist 20. yüzyıl felsefesinin tuzaklarını bir bir çökertiyordu. Lemaat Risalesi’nde bu hususları veciz bir şekilde ifade eden Nursi, aklı gözün beyaz kısmı, kalbi ise çoğu zaman siyah olan gözbebekleriyle temsil ettiriyordu. Zira gözün asıl gören tarafı gözbebeklerindeki siyah kısımdır. Gözdeki beyaz kısımlar ise bir nevi kördür.
İşte akıl ve kalbin imtizac etmeleri yani beraber hareket etmeleri gerektiğini söyleyen Nursi, kalbin ve ruhun gıdasının din ilimleri, aklın gıdasının ise fen ilimleri olduğunu ifade ederek, insanın her ikisinden de mahrum olmaması gerektiğini asrın yüzüne haykırıyordu. Zaten sırf bu hakikate inandığı içindir ki Van’da din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir üniversite kurmak onun en büyük hayaliydi. Gerçi savaşlar yüzünden bu mümkün olamadı lakin yazdığı kitaplar bugün üniversiteliler tarafından en çok okunan kitaplar olmuş, bir kısım üniversiteler onun kitaplarını ders kitabı olarak okutturmakta ve ilerde bu ilgi daha da katlanarak artmaya devam edeceğe benzemektedir.
Kur’ân ile barışık felsefe
Bir nevi akıl mühendisliği olan felsefeyi de diğer bazıları gibi bütün bütün dışlamak yerine onun müspet taraflarına dikkati çeken Nursi’nin şu tespitleri onun ilme ve akla verdiği önemi daha rahat anlamamızı sağlayacaktır: “Risâle-i Nur’un şiddetle tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise, mutlak değildir; belki muzır kısmınadır. Çünkü, felsefenin hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insâniyeye ve sanatın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir; muâraza edemez. Bu kısma Risâle-i Nur ilişmiyor. İkinci kısım felsefe ise, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesîle olduğu gibi, sefâhet ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’ân’ın mu’cizekâr hakîkatleriyle muâraza ettiği için, Risâle-i Nur, ekser eczâlarında mîzanlarla ve kuvvetli ve bürhanlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor,  tokatlıyor; müstakîm, menfaattar felsefeye ilişmiyor. Onun için, mektepliler Risâle-i Nur’a îtirazsız, çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.”
Akıl dini İslâm
Açıkça görüldüğü gibi insanın iyiliğine çalışan felsefe Nursi’nin yorumuyla, Kur’ân ile barışıktır. Böylece İslâmiyet ile müspet felsefe Said Nursi aracılığıyla barışıyor ve felsefe de bir nevi İslâmiyetin hizmetine girmiş oluyor.
Nursi’ye göre akıl tek başına hareket ederse tehlikeye düşme ihtimali vardır. Ona ancak iman gibi bir yol gösterici gerekmektedir. Hemen burada Descartes’in septisizmden uzak olan şüpheciliğine başlarken aldığı bir tedbirden de konuyla derinden alakası  olduğu için bahsetmek gerekiyor. İlginçtir Descartes her şeyden şüphe etmeye karar verdiği zaman düşeceği boşluğu fark etmiş ve bu manevi boşlukta bunalıma düşmemek için bu süreçte dini inançlarından ve ibadetlerinden kesinlikle vazgeçmemeye karar vermiştir. Bu sebeple düzenli bir şekilde kiliseye gitmiş ve dininin gerektirdiklerinden vazgeçmeyerek manevi olarak kuvvet bulduğunu belirtmiştir.
Descartes’in eksiği: Kalp
Burada şunu da belirtmekte fayda var ki; Descartes Batı felsefesini rasyonel yollarla doğruya sevk etmeye çalışırken akla kaldırabileceğinden fazla görevler yüklediği için ileriki dönemlerde takipçileri bu konuda ifratlarını arttırarak maddeciliğe kapılar açmışlardır. İşte Descartes’teki bu eksikliği Bediüzzaman aklın yanına kalbi de vererek gidermiş böylece insan tam anlamıyla mücehhez bir hale gelmiştir. Bugün bilimin bazı noktalarda tıkanması ve John Horgan gibi bir bilim aşığına “Bilimin Sonu” adlı bir kitap yazdırmış olması çok manidardır.(Bilimin Sonu, Horgan, John Gelenek Yayıncılık)
Evet son iki yüz yılda maddeci bir yaklaşımla çalışmalarını sürdüren ve dini mağlup ettiğini düşünen bilim adamları çıkmazlara düştükleri noktalarda tıpkı geçtiğimiz aylarda ateizmden döndüğünü açıklayan filozof Prof. Antony Flew gibi yavaş yavaş dini hakikatlere yaklaşıyor ve akıllarını tam manasıyla yani kalbin imtizacıyla başlarına alarak Said Nursi’nin işaret ettiği noktaya geliyorlar. Demek ki Descartes’in rasyonelliğindeki eksik kısımlar Bediüzzaman’la kapanmış ve gerçek manasını bulmuş oluyor. Bu konu başka bir yazıda daha derin olarak işlenebilir olduğundan burada kısa kesiyoruz.
Sonuç olarak şunlar söylenebilir ki; akıl bilimi olan felsefe Kur’ân’ın hizmetkârıdır. Yeter ki; imandan nasibini almış olsun. Çünkü İslâm da tam ve gerçek anlamıyla bir akıl dinidir.


Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Bilimin cevaplayamadığı 125 soru

Nisan7

Geçtiğimiz yüzyıl bilimin büyük atılımlarına sahne olmuştu. Hatta çoğu insan artık kâinatı, varlığı ve de hayatı tanımlamada bilimin, dinlerin yerini alacağını savunmaya başlamıştı.
Geçtiğimiz yüzyıl bilimin büyük atılımlarına sahne olmuştu. Hatta çoğu insan artık kâinatı, varlığı ve de hayatı tanımlamada bilimin, dinlerin yerini alacağını savunmaya başlamıştı. Onlara göre bilimin cevabını bulamayacağı ve açıklayamayacağı şey yoktu. Nitekim son yüzyıldaki olağanüstü gelişmeler de böyle bir kanaati büyük ölçüde destekleyecek nitelikteydi. Sosyologlar bundan böyle modern insanın hayatında dinin gittikçe önemini yitireceğini ve insanoğlunun varlık ile ilgili sorularına ve muammalarına pozitif bilimlerin yeterli ve gerekli cevabı bulabileceğini iddia etmekteydiler. İnsanlık tek tek büyük keşiflere ve icatlara imza atıyor, akla hayale sığmayacak başarılar elde ediyordu. Ancak bilimin ve teknolojinin hızla ilerlediği bu harikulade dünyada bir yandan işler gittikçe karmaşıklaşıyordu. Çünkü insanlık büyük bir manevi boşluğa sürükleniyor ve bu boşluk içinde kendini sarhoşluğa veriyordu. Ölüm gerçeği her geçen gün keyifleri biraz daha kaçırıyor, ayrıca dünya hırsı da büyük savaşlara ve zulümlere sebep oluyordu. Büyük umutlar bağlanan insan ömrünü uzatma, yaşlandırmayı geciktirme (anti-aging) ve belki ölümsüzlüğü bulma denemeleri başarısızlıkla sonuçlandıkça dünyaya meftun olan modern insan adeta bir kaosa doğru hızla yol alıyordu. Nitekim sosyologlar yanılmıştı. Bu bunalımdan çıkmaya çalışan insanoğlu yeniden inanca sarılmış ve son yıllarda dinin toplumsal hayattaki önemi yeniden arttı. Yeni bin yılın dinin yükseliş yılı oluyordu.
Peki çok güvenilen bilime ne olmuştu? Bilim, varlığı ve hayatı sebeplere dayanarak tek başına açıklayabileceğini sanıyordu. Yaratılışı reddediyor ve kâinatın tamamen bilimsel kaideler ile var olduğu ve süregeldiğini iddia ediyordu. Kıyameti de reddediyordu fakat dünyanın giderek yaşlandığı ve bir gün gelip de yok olacağı hakikati bilimsel çevrelerce dile getirilmeye başlanınca herkesi yeniden bir korku sardı. Görüldü ki insanoğlunun zihnini meşgul eden ve kendisiyle alakalı olan soruları cevaplandırmakta bilim tek başına yetersiz kalmaktaydı. Nitekim dünyaca ünlü bilim dergisi Science Magazine, 125’inci yıldönümü sebebiyle henüz geçtiğimiz Temmuz ayı boyunca günümüzde bilimin hâlâ cevabını bulamadığı 125 temel soru hakkında yayınladığı makalelerle ilginç bir gerçekliğe dikkatleri çekmiş oldu. Science Magazine’in yaptığı bu çalışma bir nevi itiraf niteliğindeydi. Bilim tek başına, kâinat ve insanlık ile ilgili muammalarda aciz kalıyordu.
Science Magazine’de bilimin cevabını bulamadığı 125 soru ile ilgili onlarca makale yayınlandı. Şimdi sizinle bu soruları ve kısa açıklamalarını paylaşmak istiyorum. Dileyenler Science Magazine’in internet sitesinden de bu sorulara ve ilgili makalelere İngilizce olarak ulaşabilirler (www.sciencemag.org). Peki neydi bu sorular? Saygın bilim adamları tarafından 125 tane temel soru belirlenmiş. Burada hepsinden tek tek bahsetmek mümkün değilse de en önemlilerinden kısaca söz edeceğiz. Mesela bu sorulardan biri “Dünyada hayat nasıl ve nerede ortaya çıktı?” olarak belirlenmiş. Halihazırda uzay çağında insanlık bilim diliyle bu soruya cevap bulamamış bir halde. Bir diğer soru ise “Bilincin yani şuurun biyolojik menşei nedir?” şeklinde. Özellikle insanlarda var olan bilinç mekanizmasının biyolojik olarak tatmin edici bir açıklaması bilim adamları tarafından yapılamamakta. Diğer bir soru ise “Kâinatta yalnız mıyız?” sorusu. Bilim adamlarına göre bu soruya bilim diliyle cevap bulmak mümkün görünmüyor, çünkü kâinatta yalnız olup olmadığımızı anlamak için kâinatın her yerini karış karış gezmemiz gerekecek ki; bu da imkânsız olarak kabul ediliyor. Bilim adamlarının kafasını kurcalayan diğer bir nokta ise, biyoloji biliminde günden güne verilerin zenginleşmesi meselesi. Her gün hayat ve canlılarla alakalı yepyeni bir bilgi elde ediliyor ve işte bu noktada can alıcı soru geliyor: Bu kadar büyük biyolojik veri okyanusu içinde canlılığın temel mekanizmasına ve hayatın sırrına dair tılsımlı cevabı nasıl bulacağız? Yani hayatın sırrı nedir? Yine biyologların kafasını kurcalayan bir soru da “Hangi genetik değişiklikler bizi ‘insan’ yaptı?” sorusu. Evet yaradılışı inkâr eden bilim, insanın nasıl olup da ve hangi dönüşümlerle meydana geldiğini cevaplayamıyor. Bu konuda makale yazan uzmanlardan Elizabeth Culotta “Gen haritalarının çıkarıldığı bir çağdayız, ancak henüz yeni farkına vardık ki ‘modern insanı’ ‘modern insan’ yapan aslında genlerden daha ötede bir şey, ancak bunu açıklayamıyoruz” diyerek bu konuda çaresizliklerini ortaya koyuyor. “Türlerin çeşitliliğini belirleyen nedir?” sorusuna cevap arayan Elizabeth Pennisi ise, DNA üzerinde yaptıkları harikulade araştırmalardan bahsettikten sonra her şeye rağmen en önemli soruya cevap bulamadıklarını ifade ediyor ve bunu şöyle açıklıyor: “Bütün her şeyin merkezinde yer alan temel soru şu ki; bütün bu komplike özellikler nasıl oldu da bir araya geldi ve bir insanı teşkil etti? Bu soruya çok çok uzun zamanlar daha cevap bulamayacağız gibi görünüyor…” Ayrıca Pennisi makalesinin devamında hayretini gizleyemiyor ve, “Sayısız bitki, hayvan ve organizma türü denizi ve karayı kaplamış durumda, dünyanın işleyişine hepsinin belli bir katkısı var. Türler arasındaki enerji dönüşümünü sağlıyorlar. Bunların işleyişini tamamen biliyor gibiyiz. Fakat bu kadar sayısız türdeki organizma ve hatta mikroorganizmaların nasıl oluyor da bir bütünlük ve ahenk içinde çalıştıkları ve enerji ve besin zincirini eksiksiz ve aksatmadan yürüttüklerini anlayamıyoruz. Bu çeşitlilik ve düzen bizim için gerçek manada bir gizem ve sırdır” diyerek bu sorular karşısında suskunluklarını ifade ediyor.
Olağanüstü dengeler
“Kâinatın ham maddesi nedir?” başlığı altında bir makale yazan Charles Seife’nin ise evrenin yapısı hakkındaki şu görüşleri bir hayli ilginç: “Yapılan araştırmalar gösteriyor ki evrenin sadece %30’u madde dediğimiz şeyden oluşuyor. Geri kalan kısmı ise bizim karanlık enerji (dark energy) dediğimiz gizemli bir anti-çekim (anti-gravity) gücünden ibaret. İşte bunun ne olduğu fizikte en karanlık sorulardan biridir.”
“Yerkürenin iç mekanizması nasıldır?” şeklindeki soru hakkında makale yazan Richard A. Kerr ise üzerinde yaşadığımız ve hassas dengelerle işlediğini bildiğimiz dünyamız hakkında bilmediğimiz birçok şey olduğunu belirterek “Kesin olarak bildiğimiz tek bir şey var ki; bu da olağanüstü dengeler üzerinde yaşadığımızdır” demekten kendini alamıyor.
“Dünyada hayat nasıl ve nerede ortaya çıktı?” sorusunu açıklayan bilim adamı Carl Zimmer ise “Geçtiğimiz 50 yılda bilimciler ‘hayat nasıl başladı’ sorusu üzerine oldukça yoğunlaştılar. Araştırma projeleri bu konuya daha fazla ışık tutmak üzerine geliştiriliyor. Şimdi Mars’tan hayat ile ilgili gelecek verileri heyecanla bekliyoruz” diyerek canlılığın binlerce yıldır hüküm sürdüğü dünyada cevap bulamayıp gözlerini Marsa dikmiş olduklarını trajikomik bir şekilde itiraf ediyor.
İşte Science Magazine’in Temmuz ayı boyunca 125’inci yıldönümü münasebetiyle hazırladığı bilimsel çalışmada bunlar gibi tam 125 can alıcı ve cevapsız soru yer alıyor. Şimdi size bu 125 sorudan geriye kalan bir kısmını daha sunmak istiyorum:
“Hatıralar beynimizde nasıl depolanıyor ve nasıl hatırlanıyor? Bütün ihtişamına rağmen neden insan çok az sayıda gene sahiptir? İnsan sağlığı konusunda genetik farklılıkların ilgisi ne ölçüdedir? Bütün fizik kuralları birleştirilerek tek ve geçerli bir kanun oluşturulabilir mi? İnsan ömrü ne kadar uzatılabilir? Organların yenilenmesini kontrol eden nedir? Sıradan bir deri hücresi nasıl sinir hücresine dönüştürülebilir? Tek bir somatik hücre nasıl olur da bir bitkiye dönüşebilir? Bağışıklık sistemi istemli olarak devre dışı bırakılabilir mi? Sadece var olan bizim evrenimiz mi, yoksa başka evrenler var mıdır? Big Bang sonrası kozmik fırtınalara ne sebep oldu? İlk yıldız ve galaksiler nasıl ve ne zaman bu formlarına kavuştular? Ultra yüksek enerjili kozmik ışınlar nereden geliyor? Kuasarların gücü ne kadar? Kara deliklerin özellikleri neler? Boyutlar arası zaman farkı neyden kaynaklanıyor? Suyun (H20) yapısındaki sırlar neler? Güneşteki manyetik döngüyü sürdüren nedir? Güneş sisteminde herhangi bir yerde hayat var mı ya da var mıydı? Proteinler nasıl oluyor da kendi kendilerine eşlerini buluyorlar? Hücreler arası trafiğin düzgün ve sorunsuz olarak işlemesini sağlayan nedir? Organlarımız ve organizmalar gelişimlerinde ne zaman durmaları gerektiğini nasıl anlıyorlar (Ör: Kollarımızın uzaması neden sınırlı..) Embriyodaki asimetri nasıl belirleniyor? Canlılardaki biyolojik saat senkronizasyonu nasıl sağlanıyor? Bazı canlılar (mesela kuşlar ve balıklar) binlerce kilometrelik mesafelerde yollarını nasıl tayin ediyorlar? Neden uyuruz? Neden rüya görürüz? Dünya üzerinde toplam kaç tür vardır? Çiçekler nasıl tekamül eder? (Darwin’in “tiksindirici sır” diye nitelediği soru..) İnsanda dil, kültür ve müziğin temelleri nedir?…
Görüldüğü gibi soruların büyük çoğunluğu bilimin belli bir noktaya geldikten sonra sükût edişine işaret ediyor. Böyle böyle geldi ama peki ya şu nasıl oldu? Bu soruya cevap verilemiyor. Mesela “Hücreler arası trafiğin düzgün ve sorunsuz olarak işlemesini sağlayan nedir?” sorusu karşısında bilimadamları sessiz kalıyor. Evet hücreler arasında müthiş bir koordinasyon var, ama bunu koordine eden kim ya da ne, bilinmiyor. Aslında inanan bir insanın bu soru karşısındaki kuvvetle muhtemel tavrı şu olacaktır. “Tabii ki Allah”… İnatçı bilim adamlarının bir kısmı ise bu teslimiyeti göstermiyor ve ısrarlarında devam ediyorlar. Ancak insanlığın imana sarıldığı gibi bilim adamları da sebepler ve perdeler ardındaki kudret ve hikmet elini elbet görecek ve eninde sonunda “Allah” diyecektir.
Son olarak Science Magazine’nin belirlediği bu hayatî sorulara bir katkıda bulunmak istiyorum. Aslında insanlığı birinci derecede ilgilendiren ve muhakkak cevap bulunması gereken en öncelikli temel sorular var. Bunları Bediüzzaman Said Nursi şu şekilde sıralıyor “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum ve bu dünyadaki vazifem nedir?” Bize göre insanlık bu en önemli suallere cevap bulmadıkça gerçek manada mutluluğa erişemeyecektir.  Kim bilir belki Sokrates de “Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez” derken bunu söylemek istemişti.

Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Bilim adamları ruh hastası mı?

Nisan7

Kâinatta her şey mümkün olan en güzel şekilde var olmaktadır. Bu kural eskiden beri kabul edilegelmiştir. İmkânat vücud bulurken alabilecekleri en güzel şekli alarak vücud bulurlar.
Kâinatta her şey mümkün olan en güzel şekilde var olmaktadır. Bu kural eskiden beri kabul edilegelmiştir. İmkânat vücud bulurken alabilecekleri en güzel şekli alarak vücud bulurlar. Kâinattaki her şey imkânattandır. Önce var olması mümkün olanlar, gaybî bir emir ile varlık sahnesine çıkarlar. Bu öyle bir çıkıştır ki; en noksansız bir tarzda meydana gelmektedir. Çünkü varlık aleminde kemalin en birinci koşulu hikmet ve maslahattır. Yani bir varlık var oluş sebeplerinin gerek amaçları, gerekse faydaları bakımından en olması gerektiği şekilde var olur. Read the rest of this entry »

Aşka kör, nimete nankör olmamalı

Nisan7

Aşk söz konusu olduğunda kalp ile aklın ezeli bir savaşı gündeme gelir. Aşık olup hicran ve acı çekmek mi, yoksa hiç riske girmeden, acılı ve dolambaçlı gönül labirentlerine girmeden sade bir hayat yaşayarak terk-i diyar eylemek mi daha doğru?

Aşk söz konusu olduğunda kalp ile aklın ezeli bir savaşı gündeme gelir. Aşık olup hicran ve acı çekmek mi, yoksa hiç riske girmeden, acılı ve dolambaçlı gönül labirentlerine girmeden sade bir hayat yaşayarak terk-i diyar eylemek mi daha doğru?

Ben merkezli, haz odaklı bir hayata talip olanlar -tıpkı hedonistler gibi-, hayatlarının mutlak amacını haz olarak belirlemişlerdir. Bunlar hazza o denli saplanmışlardır ki; eğer hazza giden bir yol üzerinde acılı duraklar var ise, asla o yola tenezzül etmezler. Bunlar pasif hazcı olarak isimlendirilirler. Bu türden insanlar için aşk bile, eğer acı ihtimali varsa tercih edilecek bir şey değildir.

Her şey bir yana aşk haddi zatında acıyla yoğrulmuş bir hamur gibidir. Özellikle mecazi manada aşk yoluna giren kişi, bu acılı hamuru yemeye talip olmuştur bir kere. Ondan sonra ise öyle bir hale gelir ki; kendini aşk acısından “ah-u vah” edip diğer yandan ise bu belanın kendisinden asla kaldırılmamasını niyaz eder bir halde bulur. Bunlar aşka müpteladır.

Hem hayat hiç de hedonistlerin iddia ettikleri gibi hazlarla örülü değildir. Mutlak mutluluk ve mutlak güzellikler dünya metaı değillerdir. Adeta bu cevherlerden dünyada bulamazsınız. Bin yıl boyunca Ferhat’ın dağları deldiği gibi delseniz her yeri, yine de mutlak rahat ve mutluluğa dünya şartlarında erişemezsiniz. Bu sanki ilâhi bir kural gibidir.

Sayısız acziyet ve ihtiyaçlar ile bezenmiş insanın hassas kalbi elbette dünyada da tatmin olmayı istemektedir. Her kalp, atışının karşılığında bir yankı duymak ister. Kendi kalbine mukabil bir kalp bulduğu zaman ise kendini mutlu hisseder. Ancak sonra herhangi bir zeval halinde yeniden ümitsizliğe ve hüzne garkolur. İşte insan bu şekilde hayatı boyunca sayısız kalp kırıklığı ve meyusiyetler içinde döner durur. Bazen bunlar öyle ayyuka çıkar ki, insanda depresyon denen hale sebep olur. Gerçek şu ki modern çağın insanlarının çoğunluğu da depresyondadır.

Kalbimiz aşık olmayı, aşk girdabına kapılmayı arzuladığı ölçüde, aklımız yahut daha hedonist yanlarımız bize dur demek ister. Bu savaştan çoğunlukla kalp galip çıkar. Akla galebe çalan kalp ise hemen ardından aşka teslim bayrağını çeker ve onun güdümüne girer. Aşk rüzgarları da insanı bir oraya bir buraya savurur durur. Bir kalp aşka açıldıysa eğer, ebediyen kanar. Ya kalbini hiç aşk-ı mecaziye açmayacaksın ya da sonuna kadar kanayacaksın…

***

Seçenekler sahiden bu kadar az mı?

Aslında değil.

Aşk başlı başına büyük bir nimet olarak insana sunulmuştur. Tıpkı diğer hislerimiz gibi aşk da insandaki istidatlardan biridir. Her kabiliyet her insanda aynı oranda ortaya çıkmadığı gibi aşk istidadı da herkeste aynı oranda tecelli etmez. Bir de onu hakkıyla yaşamak ve hakkıyla bilmek gerekir. Aşka layık olmak ve aşkı layık olana sunmak demektir aynı zamanda bu.

İnsan her şeyin başında kendini tanımalıdır. Bütün mutlulukların temelinde kendini doğru tanımak koşulu vardır. Eğer kendimizi tanır ve duygularımızı doğru analiz edersek o zaman bize verilen hisleri, duyguları bize zarar vermeyecek yönde kullanabiliriz.

Kim nefret dolu bir dünyada yaşamak ister ki? Kim sevgisiz kalmayı arzular ki? Ve kim aşkın olmadığı bir diyarda bir an dahi olsa durmaya razı olur ki?

Bu sorulara hangi birimiz “Ben” diyebiliriz? O halde kimse aşkı yadsımaya, dışlamaya, yok saymaya kalkmasın. O vardır ve gerekli olduğu için vardır. Tıpkı insana verilen diğer bütün duygular gibi.

Evet aşk acıtır, acı verir çoğu zaman kanatır insanı ama bu bizatihi aşkın suçu değildir. Bu olsa olsa hedonist insanların suçudur. Bir kere ben merkezli bir insan asla aşık olamaz, aşka yaklaşamaz. Zira o kişi kendi egosuna öyle saplanmıştır ki gözü başka hiçbir şeyi görmez. İşte bu sebepledir ki tasavvuf yoluna girmek isteyenlerde aranan en birinci özellik “aşk istidadıdır”. Bu belki bir çile yoludur insan için ama doğrudan yahut dolaylı herkes bu yola zaman zaman girmektedir. Hayatı aşka uğramayan “insan” ise gerçekte neredeyse yok gibidir.

Kişi kendini tanıdıkça hırslarından, egosundan vazgeçer. Çünkü mutlak mutluluğun bunlarda olmadığını anlayacaktır. İşte o zaman gerçek manada arındıysa eğer, aşka layık ve muvafık hale gelebilir. Böyle bir arınmışlığa sahip olanlar ise aşkta ne acı verir ne de acı görürler. Çünkü arınmış bir ruha sahip olan insan, aşkın netice verdiği bazı ben merkezli duygulardan da arınarak, aşkın bir üst mertebesi olan şefkat iklimine girebilir. İşte şefkat güneşinin altında açan aşk çiçeği etrafa yaydığı ebedi rayihası ile kendisine müptela olan gönülleri mesut eder.

Demek ki tıpkı Fuzuli’nin de şiirlerinde ifadesini bulduğu gibi “Aşka istidat” gerekir. Onu kirli ellerinde bulunduranlar ise aşkı sanki pis ve mülevves bir meta gibi gösterebilirler. Ama elmas çamura düştüğünde değerini yitirmediği gibi, aşk da layık olan ve layık olduğu kalbe girdiğinde bir elmas gibi parıldar ve değer kazanır.

Kalbinde böylesi bir aşkı barındıran insan elbette hakiki mutluluğu hissedecek ve bir daha hedonist hazların peşinde koşmayacaktır.

Aşkın en büyük özelliklerinden biri olan ebediliği anlayamayan bir insanın ise “aşık oldum” demesi komikliktir. Ebediyete inanmayan aşka inanamaz zira. Ebedi olmayan bir aşk, aşk değil ancak hevesattır. Ebedi olan aşk ise, herhangi bir kayıt ile mukayyet olamaz. Ebediyet kayıt altına alınamaz çünkü. Demek ki aşkları karşılığından şart öne sürenler, aslında hevesatlarının peşinden koşmaktan başka bir iş yapmıyorlardır.

Basit hevesler ise basit insanların işidir. İnsan ise basit olmayacak kadar yüksek değerde yaratılmış ve olağanüstü duygularla bezenmiştir. Zahirde aciz, zayıf, muhtaç görünen insanoğlu ise kendisini var eden Mutlak Kudret ile muhatabiyeti ölçüsünde değer kazanır ve bu mertebesinde artık basit heveslere zerre kadar yer yoktur.

***

Dünya hayatını çekilmez kılan da hep basit heveslerimiz değil mi? Belki bu sebeple insaniyet aşkı kaybetti. Aşka olan istidadını kaybedince, hayat damarları kurudu. Meşhurdur; “dünya bile aşk ve muhabbet ile döner” denilir. Aşk ve muhabbet ise hayatımızdan çekilince dünya adeta durmuş gibi bir hâl alır. Çok kan, çok irin ve çok haz vardır dünyada ama bunların  hiçbiri insanın kalbini tatmin etmez.

Aşk konusunda şüpheye düşen ve bu hususta aklıyla mücadele edenler, en baştan kendilerini tanımalı, aşka olan istidatlarını keşfetmelidirler. Kendini anlama ve arınma neticesinde açığa çıkan aşk ile ve şefkat ile hak ettiği değeri ve mutluluğu kendiliğinden bulacaktır. Yeter ki aşka kör ve nimete nankör olmasın.

Newer Entries »