<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Umut Yavuz &#187; Felsefi Yazılar</title>
	<atom:link href="http://umutyavuz.net/kat/felsefi-yazilar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://umutyavuz.net</link>
	<description>Umut Dünyası</description>
	<lastBuildDate>Fri, 23 Jul 2010 00:39:19 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Uyan Neo!</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:37:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Matrix]]></category>
		<category><![CDATA[Neo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=43</guid>
		<description><![CDATA[“Cennetin olmadığını hayal et.
Eğer denersen göreceksin ki bu kolay…
Altımızda cehennem yok…
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü…
Hayal et bütün insanların
Bu gün için yaşadığını&#8230;
Hiç ülke olmadığını hayal et.
Bunu yapmak zor değil.
Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok
Ve din de yok…
Hayal et bütün insanların,
Hayatı barış içinde yaşadığını.
Mülkiyetin olmadığını hayal et.
Yapabilir misin merak ediyorum?
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok.
Tam bir insan kardeşliği…
Hayal et [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Cennetin olmadığını hayal et.<br />
Eğer denersen göreceksin ki bu kolay…<br />
Altımızda cehennem yok…<br />
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü…<br />
Hayal et bütün insanların<br />
Bu gün için yaşadığını&#8230;<br />
Hiç ülke olmadığını hayal et.<br />
Bunu yapmak zor değil.<br />
Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok<br />
Ve din de yok…<br />
Hayal et bütün insanların,<br />
Hayatı barış içinde yaşadığını.<br />
Mülkiyetin olmadığını hayal et.<br />
Yapabilir misin merak ediyorum?<br />
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok.<br />
Tam bir insan kardeşliği…<br />
Hayal et bütün insanların,<br />
Tüm dünyayı paylaştığını…<br />
Benim bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin<br />
Ama tek ben değilim…<br />
Umarım bir gün sen de bize katılırsın<br />
Ve dünya yekvücut olarak yaşar…”</p>
<p>Yukarıdaki sözler efsanevi Beatles grubunun öldürülen solisti John Lennon’un “Imagine” (Hayal et!) adlı şarkısının sözleridir. Lennon iyi bir müzisyen olmasının yanında bu şarkıdan da çok iyi anlaşılacağı üzere bir sosyalist hatta daha da ötesinde bir anarşistti. Ama hepsi bir yana o bir hayalciydi de… Hayal dünyasının genişliğini de gerek müzikleri gerekse yazdıkları ile kitlelere yaymaya çalışıyordu. Sonunda belki de hayallere sürüklediği ve bunalım yaşattığı bir “hayranı” tarafından 1980’de bir suikaste kurban gitti.</p>
<p><span id="more-43"></span></p>
<p>Bu yazıda John Lennon’u anlatacak değilim. Sadece Lennon’un sanal dünyası ne kadar gerçek ise bugün gençler olarak bizlerin yaşadığı dünyanın da ancak o kadar gerçek olduğunu düşünüyorum. Evet, dünyanın hengamesinden, zorluklarından ve dağdağasından bıkan gencecik ruhlarımız kaçacak bir delik aramış ve imajiner bir dünyaya sığınmış. Sanal dünya da dediğimiz bu alan büsbütün hayallerimizden ibaret aslında. Sanal dünyada isimlerimizin yerini ‘nick’ler alıyor ve kimliklerimiz de isimlerimiz gibi sanallaşıyor. Gerçek isimlerimizin bile bize aitliğini sorguladığımız bu dünyaya bir de “sanal dünya” fenomeni eklenince iş içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.</p>
<p>İdealist felsefeci Platon bu dünyayı hakikatlerin birer gölgesi olarak tanımlamıştır. Esasında gördüklerimiz idealar dünyasındaki gerçek nesnelerin birer yansımasıdır ona göre. Bu sebeple de eşyanın ötesine geçmemiz gerektiğini salıklamıştır. Sebeplerin kesif dünyasının Platon’u bunalttığını düşünüyorum. O da bu imajiner yaklaşımla bu sıkıntıdan kurtulabileceğini düşünmüş olmalı. Ancak biz bugün Platon’un “gölgeler” olarak tanımladığı bu dünyadan tıpkı onun gibi kaçarken aslında çok daha “sanal” ve “gerçek dışı” bir dünyaya adım attığımızın farkında mıyız acaba?</p>
<p>Yanlış anlaşılmasın… İnternet çağının gençleri olarak teknoloji ile iç içe olmamızdan şikayetçi olmamız söz konusu değil. Bizi bu konuda eleştirenleri de anlamıyoruz zaten. Yani neden sadece geçmişe ait şeyler iyi ve güzel de bizim çağımıza ait şeyler “tu kaka” ilan edilir bir türlü anlam veremiyoruz. Ancak gerçek şu ki, her çağın tehlikeleri olduğu gibi bu çağın da tehlikeleri var. Hem de bu sefer çok daha yakınımızda dolanıyor bu tehlikeler. Asıl önemli olan mesele ise bu tehlikenin boyutlarının farkında olmak ve “hayal” ile “gerçeği”, “iyi” ile “kötüyü” ayırt edebilmektir. Bunu da sadece söylemesi kolay pek tabii ki!</p>
<p>John Lennon’un kurguladığı dünyaya bir dönelim şimdi. Bakınca göreceğiz ki her şeyin en kolayı hayal edilmiş. Bir nevi cenneti dünyada kurgulamış. Ancak hepimiz gün gibi biliyoruz ki, bu türden bir hayatın tohumları bu dünyada atılmamıştır. Gerçeklerden örülü dünyamızda “iyi” ve “kötü”, “hüzün” ve “mutluluk” gibi zıt değerler bir arada var olmuşlardır. Belki de birbirlerini dengelemektedirler. Tıpkı uzak doğu felsefecilerinin “yin/yang” öğretisi gibi. Bu sebeple de “idealize” bir dünya anlayışı hayalden öteye geçemez. Biz bunu kendi sanal dünyalarımızda çok sıkça yaparız. Sanal kimliklerimizde kusurlara genelde yer yoktur. Sadece en beğendiğimiz yanlarımızı açığa vururuz. Çoğu zaman kendi isimlerimizi bile kullanmayız. Her zaman en beğendiğimiz fotoğrafımızı “avatarımız” yahut “görüntü resmimiz” olarak belirleriz. Çoğu zaman bunu “fotoshop” marifetiyle en güzel hale getirmesini de biliriz. İşte böylesi sanal bir dünyada yaşarız, vaktimizin çoğunu da burada değerlendiririz. Çünkü bu bize haz verir. Genç olmanın en heyecan verici özelliklerinden biri de zaten “hayal kurma” yeteneğimizin doruk noktalarda olmasıdır. Ancak buna kendimizi fena halde kaptırdığımız anlarda, pergelin ucu artık sabit değildir. Kendi öz gerçekliklerimizden fena halde kopmuşuzdur. Bu bir nevi bilinç kaybıdır ve bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde gerçekleşebilir. Peki bir anda elektrikler kesilse, bağlantımız kopsa yahut bilgisayarın düğmesine bastığımız anda geri döneceğimiz yerde bıraktıklarımız yine kendi öz gerçekliklerimiz olmayacak mıdır?</p>
<p>Bilinç kaybı arzu edilesi yahut özenilesi bir şey olmasa gerek. Bugün biz gençlerin karşısında bu türden bilinç kaybettirici özellikte bir çok nesne bulunmakta. Uyuşturuculardan tutun da, haplara, alkole, tüketim ürünlerine, fantezilere, oyunlara ve hi-tech ürünlere kadar geniş bir yelpazede bir çok meta hep bizim bilinç kaybımızı sağlamak ve kendimizi kaptırmak için kurulmuş, çoğu zaman da masum gibi görünen tuzaklarla doludur ne yazık ki. Evet bizim çağımızda genç olmak eskiye nazaran biraz daha fazla dikenli bir yolda yürümek anlamına gelebilir aslında. Ama ahir zaman dediğimiz zaman diliminde yaşadığımız göze alınacak olursa bu türden sıkıntılarla başa çıkabilecek güçte olmaktan da başka çaremiz yok. Hiçbirimiz yaşadığımız çağın günahlarından doğrudan sorumlu değiliz. Bunu bu noktaya getiren biz değildik ve bunun içinde kaybolup gitmeye de niyetimiz yok tabii ki. Eğer bu bir bataklıksa biz bataklıkta gül yetiştirmenin yahut etekleri ıslanmadan bataklıktan geçip gitmenin yollarının mümkün olduğunu da bilmekteyiz. Bu yolları aramakla da mükellefiz tabii ki.</p>
<p>Öncelikli olarak her zaman için sorgulayıcı olmak bir yoldur mesela. Evet sorgulamak çoğu zaman hazza ket vuran, keyfi kaçıran ve belki kaba tabirle “kafa bozucu” nitelikte bir davranış gibi gelebilir. Ancak “kafa yapıcı” nesnelerin bizi öz gerçekliklerimizden koparıp bataklığın derinliklerine çekmesini engellemek için bu türden bir sorgulama mekanizmasına ihtiyacımız var. Pergelin bir ucu her zaman hakikat üzerine demirli durmalıdır. Yoksa sahil-i selametten ve güvenli kıyılardan uzaklaşma ihtimali vardır. Bunu da hiç birimiz arzu etmeyiz.</p>
<p>Biz gençler olarak sanal dünyanın bize sunduğu nimet ve avantajlardan sonuna kadar faydalanmak istediğimiz kadar önümüze çıkardığı tuzaklardan da kaçabilmenin yollarını çok iyi öğrenmek durumundayız. Şüphesiz bu bir erdemdir. Bunu başarabildiğimiz ölçüde de gerçekten saadeti yakalamış oluruz.</p>
<p>Bu noktada “mutlak gerçek”, “mutlak mutluluk” gibi kavramların ayrımını yapmanın da gerektiğini düşünüyorum. Zira inanan bir genç, her zaman “saadeti dareyni” arzular. Yani her iki dünyada da mutluluk peşindedir. Bu dünyada ise “mutlak manada” mutluluğun olmadığını bilmek durumundayız. Mutlak mutluluk ise hani o John Lennon’un hayal ettiği tarzda “dertsiz, tasasız” mutluluk gibi bir şey muhtemelen. Bu ise “bu dünyada mutlak rahat yoktur” düsturuna binaen bu dünya şartları açısından imkânsızdır. O halde ancak mutlak mutluluğu (ahiret saadeti) netice verebilecek olan bir dünya hayatı elde edersek “saadeti dareyn” hediyesini kazanmış oluruz. Yoksa bu dünyada elde edeceğimiz hazlar bizi hakikatin merkezinden kopartabilir. Gerçek olmadığı sürece de elde edilen hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Tıpkı Matrix üçlemesinin baş kahramanı Neo’nun yaptığı gibi kırmızı yahut mavi haptan birini seçmemiz gerekmektedir. Ne demişti Morpheus: Mavi hapı alırsın ve hikâye burada biter. Sabah yatağında uyanırsın ve neye inanmak istiyorsan ona inanırsın. Eğer kırmızı hapı seçersen harikalar diyarında kalmaya devam edersin ve sana tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösteririm.</p>
<p>Bunun üzerine Neo kırmızı hapa doğru uzanır. Çünkü gerçeği merak etmektedir. Morpheus bu noktada bir uyarı yapmak gereği hisseder: Sana sadece gerçeği vaad ediyorum fazlasını değil.</p>
<p>Evet işte anlatmak istediğim tam olarak bu. Sadece gerçeğin peşinde isek hepimiz kırmızı hapı seçmek durumundayız. Uyutulduğumuz ve yittiğimiz bu sanal dünyadaki derin uykumuzdan uyanıp Harikalar Diyarı’na koşmalıyız. Çünkü gerçeği, sadece gerçeği istemeliyiz. Cehaletin verdiği sahte mutluluğa da kanmamalıyız.</p>
<p>İşte Neo’nun da hikâyesi uyutulduğu sanal dünyadan yani Matrix’ten “Wake up Neo-Uyan Neo!” parolasıyla uyandırılıp asıl içinde bulunduğu karanlık gerçeğe gidişin hikayesidir… Ancak bizim anlatmak istediğimiz öz gerçekliğimiz ise Neo’nunki gibi karanlık değildir. Bilakis uyuduğumuz sanal âlemden uyanışımız neticesinde dünyamız daha bir aydınlanacak ve gerçek manasını bulacaktır. O zaman işte bu dünyada bir yolcu olduğumuzu hatırlayacak, sanal alemlere dalıp ebede giden ahiret trenini kaçırmayacağız. Zira dünya akıp giderken biz olduğumuz yerde oyalanamayız…</p>
<p>Tam da bu sebeple bir süreliğine bilgisayarımızın “power” tuşuna uzunca basalım… Ekran kararsın… Böylece zihnimiz aydınlansın… Ve kalkıp en yakın pencereden ufuklara bakıp gerçeğe ve ebediyete giden yolun izlerini arayalım… Mehtaplı bir gecede Samanyolu’nu gördüğümüz gibi, ebediyete giden nurlu yolu görelim…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vatansız seyyahlar!</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/vatansiz-seyyahlar.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/vatansiz-seyyahlar.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:36:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=41</guid>
		<description><![CDATA[Kâinatta her şey bir akış halinde. Statik hiçbir şey yok. En hareketsiz görünen bir kaya parçasının içinde bile, atom altı âlemde astronomik hızlarda bir hareketlilik mevcut. Zerreden devâsâ kürelere kadar her şey deveran ediyor. Ya kendi ekseninde, ya başka bir şeyin yörüngesinde yahut her ikisinde birden ve hep de bir başka menzile doğru seyrediyor… Bana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kâinatta her şey bir akış halinde. Statik hiçbir şey yok. En hareketsiz görünen bir kaya parçasının içinde bile, atom altı âlemde astronomik hızlarda bir hareketlilik mevcut. Zerreden devâsâ kürelere kadar her şey deveran ediyor. Ya kendi ekseninde, ya başka bir şeyin yörüngesinde yahut her ikisinde birden ve hep de bir başka menzile doğru seyrediyor… Bana tek bir şey gösterin ki bu kurala riayet etmesin!<br />
Kâinatta her şey bir akış halinde. Statik hiçbir şey yok. En hareketsiz görünen bir kaya parçasının içinde bile, atom altı âlemde astronomik hızlarda bir hareketlilik mevcut. Zerreden devâsâ kürelere kadar her şey deveran ediyor. Ya kendi ekseninde, ya başka bir şeyin yörüngesinde yahut her ikisinde birden ve hep de bir başka menzile doğru seyrediyor… Bana tek bir şey gösterin ki bu kurala riayet etmesin!<br />
İnsan ise kâinatın en kıymetli seyyahıdır. Dünya insanoğlu için tam teçhizatlı hazırlanmış bir gemi. Onu âlem-i ervahtan alıp âlem-i şahadet üzerinden baki bir âleme taşıyor. Yolcu eğer yolculuğun hakkını verirse saadete erişecek, aksi halde son durakta onu felaket bekliyor… Dünya ise sadece musahhar bir gemi ve bir gölgelik aynı zamanda.<br />
Her şeyin aktığı şu koca kâinatta insanoğlunun bu akışa dur demesi beklenemez. Şüphesiz insan da bir akıştadır. Dünya bizi kıyamete taşırken bu evrensel akış içinde kendi mecramızı doğru tayin etmek ve yaratılış gayesinin rağmına ve hilafına değil de, ona uygun olarak hareket etmek asıl mesele.<br />
Denilir ki Hazreti Adem dünyaya ilk indirildiğinde Havva anamızı bulana dek sürekli seyahat etmiştir. Ancak Hz. Havva ile buluşup insan neslinin ilk meyvelerini verecek bir yuva kurduktan sonra da seyahatleri bitmemiştir… Muhtelif rivayetlerde Hazreti Adem’in Avrupa ve Afrika gibi kıtalara uzun seyahatler yaptığı anlatılır. Bu seyahatlerinde hem kendisinden türeyecek ve ‘Ademoğlu’ diye kendi adıyla anılacak torunlarının yaşayacağı dünyayı görmüş ve bir nevi kolaçan etmiş hem de insan neslinin devamlılığını sağlayacak farklı şeyleri öğrenme fırsatı yakalamıştır. Adem’in seyahatlerinde hangi vasıtaları kullandığı, bu seyahatlerinin tam olarak nerelere olduğu ve ne kadar sürdüğü gibi bilgiler bizim için meçhul olmakla beraber, insanlığın ilk seyyahının Adem Peygamber olduğunu anlıyoruz.<br />
Peki insan neden seyahat eder? Şüphesiz liste yapmaya kalkacak olsak bitiremeyiz. Seyahatin mazereti ve sebepleri sayısızdır. Aynı şekilde faydası da öyledir. İnsan şu dünyada başıboş ve amaçsız olmadığı gibi seyahatlerinin de amaçsız olması düşünülemez. Ancak her şeyde olduğu gibi seyahatlerimizde de asıl mesele niyetimizdir. Tıpkı hicret eden sahabelerin bu hicretlerindeki niyetlerine göre muamele görmeleri gibi, seyahatlerimiz de niyetlerimize göre netice verir…<br />
Tarih boyunca insanlar ilim elde etmek, ticaret yapmak, yeni yerler görmek ve farklı kültürleri tanımak gibi farklı amaçlarla seyahat etmişler. Kimilerinin gayesi ise sadece inandığı bir şeyi yaymak, davasını anlatmak olmuş. Kimileri de sırf inandıkları yüzünden zoraki seyahatlere katlanmış, sürgün edilmişler… Kimisi gurbet acısı çekmiş, kimisi vatan hasretini hissetmiş kalbinin derinliklerinde. Kimileri de ilmine ilim, bilgisine bilgi katmış… Bazısı vatanına dönmüş, bazısı ise gurbet ellerde yitip gitmiştir…<br />
Bazı seyyahların da vatansız olduğu söylenir. Öyle ya koskoca dünya insan için yaratılmışsa neden tek bir yeri vatan edinecektik ki! Siz bakmayın sınırlara, tel örgülere ve çizilmiş haritalara&#8230; Siz, farklı lisanlar konuşan, farklı alışkanlıklara sahip, farklı renk ve görünümdeki insanlara aldanmayın. Bu seyyahlar için hepsi birdir, her yer vatandır. Dünyada gurbet çekmez, vatan hasreti duymaz onlar. Adeta yuvasını sırtında taşıyan kaplumbağalar misali, nereye giderlerse orayı vatan edinirler…<br />
Seyyahların ufukları sınırsızdır. Yollar bitici, mesafeler aşılmaz değildir asla… Gözlerinin gördüğü ve göremediği bütün uzaklıklar, varılması gereken menzillerdir. Sırtlarında bohçaları, yüreklerinde yol aşkı gider dururlar. Ne mutlu o seyyahlara ki, asıl vatanlarının bu dünyada değil, dünyaların ötesinde, hatta evrenin ötesinde, âhiret yurdunda olduğunu bilirler. Bir tek oraya, ebedi vatanları olan cennete hasret duyarlar. Oradan sürgün edilip, imtihan olarak dünyaya gönderildikleri andan beridir, gözleri havada, kulakları İsrafil’de, sûra üflenecek o anı beklemektedirler. İşte o zaman seyahatlerinin menzil-i maksuduna erişirler…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/vatansiz-seyyahlar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İNSAN İNANDIĞI KADAR ÖZGÜRDÜR!</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insan-inandigi-kadar-ozgurdur.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insan-inandigi-kadar-ozgurdur.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:36:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=39</guid>
		<description><![CDATA[İnsanın en değerli şeyi nedir diye sorulsa şüphesiz ‘imanıdır’ diyecektik. Yine de öyle deriz. Ama imanın hemen yanı başında öyle değerli bir şeye sahiptir ki insanoğlu eğer onu elinde bulundurmuyorsa imanı da şüpheye girebilir: Bu şey özgür bir ruhtur…
İnsanın en değerli şeyi nedir diye sorulsa şüphesiz ‘imanıdır’ diyecektik. Yine de öyle deriz. Ama imanın hemen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın en değerli şeyi nedir diye sorulsa şüphesiz ‘imanıdır’ diyecektik. Yine de öyle deriz. Ama imanın hemen yanı başında öyle değerli bir şeye sahiptir ki insanoğlu eğer onu elinde bulundurmuyorsa imanı da şüpheye girebilir: Bu şey özgür bir ruhtur…</p>
<p>İnsanın en değerli şeyi nedir diye sorulsa şüphesiz ‘imanıdır’ diyecektik. Yine de öyle deriz. Ama imanın hemen yanı başında öyle değerli bir şeye sahiptir ki insanoğlu eğer onu elinde bulundurmuyorsa imanı da şüpheye girebilir: Bu şey özgür bir ruhtur…<br />
Hürriyet düşüncesi öyle parlak bir düşüncedir ki; bir anda insanı kainattaki diğer bütün mahluklardan daha üst bir dereceye yükseltmiştir. Evet insanı insan yapan ve onu bütün canlı ve cansız varlıkların üstünde bir makama yükselten özgür iradesidir.<br />
Bizler Allah’ın, insan dahil bütün mahlukları Kendisine kulluk etsin diye yarattığına inanmaktayız. Bunun yanında, Allah insana seçim özgürlüğü de bahşetmiştir. İşte insanı sözgelimi meleklerden farklı kılan bu özelliğidir. İnsan, Allah’a kul olmayı kendi öz iradesiyle seçer. Bu sebeple de meleklerin üstünde bir yere sahip olabilir. Üstelik insan Allah’a olan bu bağlılığıyla kainattaki başka hiç bir şeye eğilmeyeceğini ilan etmiş olur. Fatiha suresinin en önemli ayetlerinden olan “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” ayetleri işte bu hakikatin ilanıdır. Evet Allah’a kul olan insanoğlu başka her şeyin kulluğundan azat olur. Artık ne bir lokma rızık için birine tamah edecek, ne de hayatı için birinden aman dileyecektir. Çünkü o her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’a inanmakta ve O’na dayanmaktadır. Kainatın Sahibine dayanan bir kul, başka hangi şeye kulluk edebilir ki!<br />
İşte insanı gerçek manada özgür kılan bu düşüncedir. Zira insan yaratılış itibariyle zayıf ve aciz olmakla beraber; ihtiyaçları ve de arzuları, kudretine nispetle sonsuz büyüklüktedir. Tam da bu sebeple Kudreti Sonsuza dayanmak ve ondan aman dilemekte zerre kadar tereddüt etmez. Çünkü kendisini ve her şeyi yaratana karşı olan bu tebaiyeti onu başka her şeyin kulluğundan ve minnetinden kurtaracaktır. Bunun aksini iddia edenler ve Firavun gibi kendi iradesinde bir uluhiyet tevehhüm ederek, bencilce kendi gücüne güvenenler ve insanın her şeye gücü yeteceğine inananlar, hezeyanlarıyla oyalanan, kendilerini kandıran ve aslında içten içe acziyetlerini ortaya koymaktan kendilerini alamayan bir grup çaresizden başkaları değildir…<br />
İşte böylesi bir iradenin arkasına sığınan insan, kainat tarihinde başka hiçbir canlıya tanınmayan sonsuz bir özgürlük dünyasına adım atar. Artık insanın önünde Kudreti Sonsuzun yarattığı kainatın hikmet dairesindeki kuralları haricinde bir engel yoktur. Sebepler dediğimiz kurallar manzumesi ise yine her şeye gücü yeten Allah’ın dilemesiyle var olan ve yine dilemesiyle kendisine ve istediği kişilere ram olan, boyun eğen kurallardan ibarettir. Evet özgür insanın önünde yasaklar yahut engeller yoktur bir takım insanların iddia ettiği gibi… Bilakis sadece fıtrata ve yaratılışa uygun olarak bazı kurallar vardır. Ve insan sonsuz bir özgürlük tutkusuyla bu kurallara uyacağına söz verir. Bu kurallar insan hayatını kolaylaştıran şeylerden başka bir şey de değildir esasında. Örneğin yer çekimi de bir kuraldır. İnsan buna ister istemez uyar. Buna karşı çıkmaya kalkmanın bir anlamı da yoktur. Ancak kainatın bir başka kuralına uygun davrandığı zaman insanoğlu bazı vasıtalarla yerçekimine karşın uçmayı da becerebilmiştir. İşte bu da Allah’ın iradesi ile onun hikmetli kurallarının O’na boyun eğmesine bir örnektir.<br />
İnsan özgürdür ve özgürlüğünün değerini bilmelidir. Hiçbir insan bir başkasının özgürlüğüne sınır koyamaz. Aynı şekilde hiçbir insan başka bir canlının özgürlüğünü de sınırlayamaz. Allah’ın, insanın faydasına sunduğu birtakım dünya nimetleri müstesna&#8230; İnsan bunlardan da ihtiyacı dairesinde ve açgözlülükle tüketmeden, hırsa girmeden, israf etmeden istifade edebilir. İnsan başkasına köle olmadığı gibi, kendi egosuna ve hırslarına da köle olmamalıdır. Esaretlerin en büyüğü şüphesiz insanın nefsine olan esaretidir. Çünkü bu kurtulması en zor ve insanlık için en tahrip edici esarettir. İnsanın bedeni esir alınabilir. İnsan bu esaretinin içinde özgür bir ruha sahipse her şeye rağmen özgür sayılır. Ancak insan kendi bedenine esir olduğu zaman onu hiçbir şey kurtaramayabilir.<br />
İnsan inandığı ölçüde özgürdür. İnanmıyorsa korkularının ve benliğinin mahkumu olabilir. Özgürlüğe inanmak, özgürce inanmak ve sonsuza dek özgür kalmak dileğiyle…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insan-inandigi-kadar-ozgurdur.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kâinatta tesadüfe yer yok</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/kainatta-tesadufe-yer-yok.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/kainatta-tesadufe-yer-yok.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:35:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=37</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz günlerde ajanslara &#8220;Tesadüfen yaşıyoruz&#8221; başlığı altında bir haber servis edildi. Söz konusu haberde insanlığın 70 bin yıl önce aşırı iklim koşulları sebebiyle soyunun tükenme seviyesine geldiği ancak bir şekilde bu akibetten kurtulduğu ifade edilmekteydi. Haberin ne asıl kaynağında ne de kendi metninde böyle bir ibare yer almamasına rağmen haber &#8220;tesadüf eseri&#8221; vurgusuyla yayınlanmıştı.
Geçtiğimiz günlerde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde ajanslara &#8220;Tesadüfen yaşıyoruz&#8221; başlığı altında bir haber servis edildi. Söz konusu haberde insanlığın 70 bin yıl önce aşırı iklim koşulları sebebiyle soyunun tükenme seviyesine geldiği ancak bir şekilde bu akibetten kurtulduğu ifade edilmekteydi. Haberin ne asıl kaynağında ne de kendi metninde böyle bir ibare yer almamasına rağmen haber &#8220;tesadüf eseri&#8221; vurgusuyla yayınlanmıştı.<br />
Geçtiğimiz günlerde ajanslara &#8220;Tesadüfen yaşıyoruz&#8221; başlığı altında bir haber servis edildi. Söz konusu haberde insanlığın 70 bin yıl önce aşırı iklim koşulları sebebiyle soyunun tükenme seviyesine geldiği ancak bir şekilde bu akibetten kurtulduğu ifade edilmekteydi. Haberin ne asıl kaynağında ne de kendi metninde böyle bir ibare yer almamasına rağmen haber &#8220;tesadüf eseri&#8221; vurgusuyla yayınlanmıştı. Türkiye&#8217;nin önde gelen bir haber ajansı tarafından servis edilen haberin metni şu şekildeydi: &#8220;Amerikalı ve İsrailli paleontologlar, insanlığın, 70 bin yıl önce aşırı iklim koşullarından ötürü soyunun tükenmenin eşiğine geldiğini ortaya çıkardı. ABD&#8217;den Stony Brook Üniversitesi, IBM Araştırma Merkezi ve İsrail&#8217;den Rambam Tıp Merkezinin yaptığı araştırmada, 70 bin yıl önceki aşırı iklim koşullarının, insan nüfusunu öylesine azalttığı ve soyunu tükenme noktasına getirdiği belirlendi. Stony Brook&#8217;tan Paleontoloji Profesörü Meave Leakey, makalesinde &#8220;Bundan sadece 70 bin yıl önce nüfusumuzun o kadar azaldığını ve tükenmenin eşiğine geldiğini kim düşünür&#8221; ifadesini kullandı. Bu alanda önceki araştırmalar, bugün 6,6 milyara ulaşan insan nüfusunun 70 bin yıl önce sadece 2 bin kişi olduğunu gösteriyor. Doğu Afrika&#8217;nın 135 bin ila 90 bin yıl önce büyük bir kuraklık dönemi geçirdiğini ve bu iklim koşullarının, birbirinden ayrı gelişen iki küçük gruba böldüğü insan nüfusunda önemli değişikliğe neden olduğunu belirleyen bilim adamları, ilk insanların 100 bin yıl boyunca ayrı yaşadıktan sonra tek bir pan-Afrika nüfusu haline sadece 40 bin yıl önce geldiğini belirtiyor. National Geographic Society&#8217;den Spencer Wells de, bu araştırmanın insan soyunun tarihinin kilit noktalarını otaya çıkarmak için genetiğin olağanüstü gücünü ortaya koyduğunu belirterek, &#8220;İlk insanların tüm dünyaya yayılmadan önce soylarının az daha tükenmekte olduğu ve çok zor iklim koşullarından ötürü birbirinden ayrı küçük gruplar halinde yaşadıkları DNA&#8217;mızda yazılı&#8221; diye konuştu.<br />
İlk insanlar, ortadan yok olmanın eşiğine geldikleri bu karanlık dönemin ardından Afrika kıtasının pek çok bölgesini işgal etmesini sağlayacak biçimde hızla çoğaldıktan sonra, diğer kıtalara yayılmak üzere Afrika&#8217;dan göç etti. Bu dönemin Afrika&#8217;da Taş Devrinin sonuna denk geldiğini ve karmaşık bir dil konuşmaya, soyut düşünmeye başlayan modern insanın başlangıcı olduğunu düşünen bilim adamları, ilk insanların Afrika dışına çıkması ve diğer kıtalarda yayılmaya başlamasının, bundan yaklaşık 60 bin yıl önce meydana geldiğini tahmin ediyor. Araştırma, American Journal of Human Genetics dergisinde yayımlandı.&#8221;<br />
Görüldüğü gibi aslında bilim adamları herhangi tesadüfi bir vakadan söz etmiyorlar. Bu tamamen haberi servis eden muhabirlerin yorumundan ibaret. Yine de sözkonusu haberi okuduktan sonra aklımıza zamanımızın büyük alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi&#8217;nin &#8220;kâinatta tesadüfe tesadüf edilmez&#8221; manasındaki sözleri geldi. Aynı hakikati yüz yıllar önce Sokrates&#8217;ten, yahut yakın geçmişte Einstein&#8217;in dilinden duymak da mümkün. Bu alimlerin hiçbiri kâinat düzeninde tesadüf denilebilecek bir durumu kabul etmemişler. Kâinatta tesadüfe yer olmayacağı evrenin ve insanın kusursuz bir denge ve fiziki ve matematiksel bir düzen içinde yaratılmasından anlamak mümkün. Bu gerçeği vurgulamak adına evrenin bilimsel olarak kabul edilmiş matematiksel düzenini aşağıda listeliyoruz:<br />
Atmosferik basınç ve pi Sayısı<br />
Atmosferik basınç sayısı P= 0,101325 dir. P&#8217;nin karekökünü alıp 1’e böldüğümüzde Pi sayısını yaklaşık olarak bulabiliyoruz.<br />
Bir sığırın canlı ağırlığı<br />
Bir sığırın canlı ağırlığını bulmak için, göğüs çevresinin karesi ile vücut uzunluğu ve 87,5 kat sayısı çarpılır.<br />
Çır çır böceği ile hava sıcaklığı arasındaki ilişki<br />
Çır çır böceğinin sesleri ile hava sıcaklığı arasında bir ilişki vardır. Dolayısıyla hava sıcaklığını aşağıdaki formül ile Fahrenheit cinsinden bulabiliriz: T= 0,3.N+40 (T: hava sıcaklığı, N: çırçır böceğinin bir dakikada çıkardığı ses sayısı)<br />
Filin yüksekliği ve pi sayısı<br />
Bir filin ayağı daire şeklindedir ve ayağının çapını ölçüp 2 ile çarptığınızda filin yüksekliğini bulabiliriz.<br />
Eşkenar üçgen ve kar tanesi<br />
Bir eşkenar üçgenin her kenarının ortasındaki üçte birlik kısmı alın. Bunlarla yeni bir üçgen oluşturun. Yeni üçgen şekil olarak aynı ve büyüklük olarak ilkinin üçte biri kadardır. Böylece devam edildiğinde, ideal bir kar tanesi elde edersiniz.<br />
Doğadaki her şeyin birbirleriyle ilişkisi<br />
Bir gölün alanını bulma ile bir madeni paranın yukardan düşme hızı arasında bir ilişki olabileceği çoğumuzun aklına gelmez. Ama böyle bir ilişkinin varlığını matematik ile anlayabiliyoruz. Gölün alanı integralle, paranın düşme hızı türev ile bulunur. Türev ise integralin tersidir.<br />
Köpeklerin en uygun yolu seçmesi<br />
Matematikçi Tim Pennings 2003 yılında The College Mathematics Journal&#8217;da yayımlanan makalesiyle, köpeği Elvis&#8217;in matematiksel analiz yaptığını dünyaya duyurmuştu. Suya atılan tenis topunun peşine düşen Elvis, çoğu zaman önce kumsal boyunca biraz koşup, daha sonra suya dalarak en kısa sürede topa ulaşıyordu. Bir başka deyişle, suda farklı, karada farklı hızla ilerleyebilen köpek, A noktasından B noktasına en kısa sürede ulaşabilmesi için hangi noktada suya girmesi gerekiyorsa, o noktada suya atlıyordu.<br />
Gezegenler ve matematik<br />
Her gezegen odaklarından birinde güneşin bulunduğu eliptik yörüngede hareket eder ve gezegeni güneşe birleştiren çizgi, eşit zamanlarda eşit alanlar tarar.<br />
Arılar ve altıgen<br />
Arılar, peteklerini birim alanının tamamen kullanılması ve en az malzemeyle petek yapılması için altıgen şeklinde yapmaktadırlar. Ayrıca, bütün dişi bal arılarının yaptıkları petek gözeneklerinin açısı 70 derece 32 dakikadır.<br />
Karıncalar ve vektörler<br />
Sahra çölü karıncaları yön bulmada yol entegrasyon sistemini kullanırlar. Bu sistemde karınca, yuvadan çıktıktan sonra yaptığı yürüyüş ve dönüş hareketlerinin toplamını, yuvaya olan uzaklığını hesaplamak için kullanır. Karınca, yuvasına olan mesafeyi küçük segmentlere böler; her bir segment uygun yön ve uzaklık vektörünü taşır. Bu vektörlerin toplamıyla yuvanın uzaklık ve yönünü veren ‘homing’ vektörü elde edilmiş olur.<br />
e sayısı ve doğa<br />
1 + (1/1!) + (1/2!) + (1/3!) + (1/4!) + &#8230; + (1/n!) serisinin toplamı &#8220;e&#8221; sayısını verir. Yaklaşık değeri: e = 2.71828182&#8230; dir. Matematikteki üç ünlü sayıdan biridir. Diğer ikisi pi ve i sayılarıdır ve kendi aralarında çok güzel bir harmoni oluştururlar yani e üzeri i.pi -1 sayısına eşittir. Matematik ve Hayal kitabında E.Kasnar ve J.R.Newman, bu formül için şöyle derler: “Zarif, kısa ve anlam dolu. Uygulamalarının ise sonu gelmiyor. Formül, bilim adamına ve filozofa aynı derecede hitap ediyor”. Matematikçisi B.Peirce ise birgün derste bu formülü tahtaya yazdıktan sonra şöyle demişti: “Ne demek istiyor bilmiyoruz. Fakat onu kanıtladık”.<br />
Doğada pek çok faaliyet e sayısındaki karekteristiğe sahiptir. Örneğin, Fransız böcek bilimcisi J.H.Fabre Örümceğin Hayatı kitabında, sisli sabahlarda örümcek ağlarının su damlacıkları ile yüklenerek yanar döner elmasları andıran zincir eğrileri çizdiğini anlatır ve şöyle der: “&#8230; ve bu ağların şanını e sayısı oluşturuyordu”.<br />
Fibonacci Sayısı ve Doğa<br />
Bu sayı, 1&#8242;den başlamak üzere kendisinden önceki iki sayının toplamına karşılık gelen sayıların dizisidir. Yani 0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233&#8230;. şeklinde ilerlemektedir. Çoğu kez Fibonacci dizisi olarak bilinen bu ünlü matematik dizisinin en çarpıcı yanlarından birisi, doğada tekrar tekrar karşımıza çıkmasıdır. Papatyalar büyürken her dal Fibonacci serisine uyarak yükselmektedir. Birbirine yapışık iki tabaka camda ışığın yansıması için şu kural vardır: 1.kere yansıması 2 biçimde&#8230; 2.kere yansıması 3 biçimde&#8230; 3.kere yansıması 5 biçimde… Bunlar Fibonnaci sayılarıdır. İşin daha ilginç yanı Fibonacci sayısının pascal üçgeninde de ortaya çıkmasıdır. Pascal üçgenin köşegenlerindeki sayıları topladığınızda Fibonacci serisi karşımıza çıkmaktadır.<br />
Altın Oran ve Doğa<br />
Altın Oran, pi sayısı gibi irrasyonel bir sayıdır. Altın oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol, PHI(Fi) dir. Göze en hoş gelen, en estetik oran olduğundan bu isim verilmiştir. Bu sayı= 1.618033988&#8230;. şeklinde sonsuza kadar devam eder. Üstelik yukarda incelediğimiz Fibonacci sayısı ile Altın Oran arasında ilginç bir ilişki vardır. Dizideki iki sayının oranı, sayılar büyüdükçe Altın Oran&#8217;a yaklaşır.<br />
Doğada pek çok yapı altın oranı içerir.<br />
Arı kovanı ve altın oran<br />
Arı kovanlarında yaşayan dişi arıların sayısının erkek arıların sayısına bölündüğünde hep aynı sayı elde edilir, altın oran.<br />
DNA ve altın oran<br />
DNA molekülü tüm hayatın programını taşımaktadır. Her tam turunda 34 angstrom uzunluğunda ve 21 angstrom genişliğindeki çift heliks spiral yapısı ile altın oranı bünyesinde bulundurmaktadır ve 34/21= 1.619 sayısını vermektedir.<br />
Ayçiçeği ve altın oran<br />
Ayçiçeğinde yer alan ay çekirdekleri saat yönünde 55 adet, buna karşılık saat yönünün tersinde 89 adet bulunur ve 89/55=1,618 dir.<br />
İdeal İnsan Vücudunda Altın Oran<br />
Üst çenedeki ön iki dişin enlerinin toplamının boylarına oranı altın oranı verir. İlk dişin genişliğinin merkezden ikinci dişe oranı da altın orana dayanır. Bunlar bir dişçinin dikkate alabileceği en ideal oranlardır. İnsan vücudunun bir parçası olan kolları dirsek iki bölüme ayırır (üst bölüm ve alt bölüm olarak). Kolumuzun üst bölümünün alt bölüme oranı altın oranı vereceği gibi, kolumuzun tamamının üst bölüme oranı yine altın oranı verir. Her insanın boy ölçüsünün göbek boyuna oranı yaklaşık olarak altın oran çıkmaktadır. Yine her insanda ayak boyunun uzunluğu ile dirsek el arası uzunluğu eşittir.<br />
Kalp şekli ve koordinatlar<br />
Denklemlerin polar koordinatlarda gösterilmesi sayesinde pek çok ilginç şekil elde edilebilir. Bir kuşun, bir futbol topunun veya bir kalemin şekli uygun denklemler yazılarak elde edilebilir. Denklemlerden şekillerin oluşmasını izlemek pek çok insan için büyüleyicidir. Bu şekilde oluşturulan şekillerden birisi de &#8216;kalp&#8217;tir. Kalp şeklini elde etmek için kulanılabilecek en basit denklem (r=b+a*cosV)&#8217;dir. Bu kalp şekli aynı zamanda cardioid olarak da bilinir.<br />
Fractal Geometri (Doğadaki Geometri)<br />
Fraktal; sonsuza dek iç içe geçmiş, gitgide küçülen ve alanı sonsuz olan şekillerdir. Bu şekillerin en önemli özelliği, ne kadar büyütürseniz büyütün, görüntünün her küçük ayrıntısının, bütün ile tıpatıp aynı karakteristikleri taşımalarıdır. Bilgisayarlar yardımıyla gerçekleştirilebilen matematiksel tekrarlar muhteşem grafik görüntüler elde edilmesini sağlar.<br />
TESADÜF OLABİLİR Mİ?<br />
Bu bilgileri çoğaltmak mümkün. Şimdi sormak gerekiyor. Bu kadar kusursuz bir düzenin hakim olduğu kâinatta halen tesadüften söz etmek mümkün müdür? Yoksa Bediüzzaman Said Nursi&#8217;nin deyimiyle &#8220;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/kainatta-tesadufe-yer-yok.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir iman fedaisi: GAZALİ</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bir-iman-fedaisi-gazali.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bir-iman-fedaisi-gazali.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:35:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=35</guid>
		<description><![CDATA[Büyük Filozoflar dizisine öncelikle ve tabii olarak Yunan ve Uzak Doğu felsefesinin erken dönemdeki ana filozoflarını tanıtarak başladık. Esasında benim İnsanlık Düşünce Tarihi olarak tanımlamayı daha doğru bulduğum Felsefe tarihinin coğrafi, etnik ya da dinî bir kökeni yoktur. Ben topyekûn insanlık düşünce tarihini ele almayı ve geçmişe bu bağlamda bakmayı daha doğru buluyorum.
Büyük Filozoflar dizisine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Filozoflar dizisine öncelikle ve tabii olarak Yunan ve Uzak Doğu felsefesinin erken dönemdeki ana filozoflarını tanıtarak başladık. Esasında benim İnsanlık Düşünce Tarihi olarak tanımlamayı daha doğru bulduğum Felsefe tarihinin coğrafi, etnik ya da dinî bir kökeni yoktur. Ben topyekûn insanlık düşünce tarihini ele almayı ve geçmişe bu bağlamda bakmayı daha doğru buluyorum.</p>
<p>Büyük Filozoflar dizisine öncelikle ve tabii olarak Yunan ve Uzak Doğu felsefesinin erken dönemdeki ana filozoflarını tanıtarak başladık. Esasında benim İnsanlık Düşünce Tarihi olarak tanımlamayı daha doğru bulduğum Felsefe tarihinin coğrafi, etnik ya da dinî bir kökeni yoktur. Ben topyekûn insanlık düşünce tarihini ele almayı ve geçmişe bu bağlamda bakmayı daha doğru buluyorum. Yani ister Yunanlı, ister Uzak Doğulu olsun her bir düşünürün insanlığın kolektif tarih ve şuuruna katkıları ve etkileri vardır. Bu yadsınamaz. Aynı şekilde felsefe ile dini, bu bakımdan ince bir çizgiyle ayırmayı da daha mantıklı bulmaktayım. Şüphesiz felsefe ve din ilgi alanları bakımından birçok noktada birleştikleri gibi, daha birçok noktada da ayrışmaktadır. Bu ayrışma ve birleşme noktalarını iyi tespit etmek, felsefe ve dini birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Bu böyle olmasa din ve felsefe birbiri ile çatışır hale gelecektir ki, bu düşüncenin önündeki en tehlikeli virajdır. Büyük bazı düşünürlerce telaffuz edilen “dindar felsefe” düşüncesi ise yukarıda değindiğimiz ayrışma ve birleşme noktaları düşüncesine uyarlanabilir. Felsefe ve din, birleştiği ilgi alanlarında pek tabii ki bir arada götürülebilir. Hatta din felsefi düşüncenin arka planını dahi oluşturabilir. Ancak ne din ne de felsefe birbirini ikame edemez ve birbirinin yerine geçemez. Ancak daha üst bir yapı olduğundan felsefenin dine tabi olması gibi bir formül mantıklı olabilir. Bu bağlamda tanıtacağımız Gazali’yi bir filozof olarak takdim etmenin pek de gerekli olduğunu düşünmüyorum. Zira bizzat Gazali’nin kendisi de böyle bir sıfatı kabul etmeyecektir. O halde “Büyük Filozoflar Dizisinde” mutlaka anılması gereken, ama bir filozof olarak da tasnif etmenin mümkün olmadığı Gazali’yi nasıl takdim edeceğiz? Ben bir İslam düşünürü yahut Müslüman düşünür demeyi tercih ederim. Peki, eğer Gazali filozof değilse, onu neden felsefe ile birlikte anıyoruz? Şunu söylemek gerekir ki, Gazali felsefe ile oldukça fazla uğraşmıştır. Ancak onun felsefe ile uğraşısı ünlü kitabına da ad olan felsefenin “tutarsızlıklarını” ortaya koymak ve tabiri caizse filozofların foyalarını ortaya çıkarmakla sınırlıdır. Tam da bu sebeple Gazali’yi kimileri filozof olarak tanımlamaktan çekinmemektedirler. Çünkü felsefeyi sevmese de Gazali felsefe ile meşgul olmuştur.</p>
<p>Bu bakımdan İslam Felsefesi kavramını da biraz ele almak gerekir. Zira İslam bilindiği gibi bir dindir, hem de en son ve mükemmel dindir. Şimdi hal böyle iken İslam Felsefesi kavramını nasıl değerlendirmek gerekir? Sözgelimi İslam felsefesi ile Yunan felsefesini kıyaslarken bir din ile bir kültürel altyapıyı kıyaslamak zorunda kalacağız ki; bu bilimsel yaklaşım açısından pek de tutarlı bir davranış olmayacaktır. İslam’ı felsefenin bir departmanı olarak görmek doğru değildir. Zira İslam yukarıda da belirttiğimiz gibi felsefi görüşler beyan etmez. Başka felsefeleri eleştirip, bunların yerine yahut üzerine sistemler inşa etmez. İslam kendi değişmez ve ebedi görüşlerini ortaya koyar ve alternatif kabul etmez. Dolayısıyla bu özellikleriyle felsefenin bir departmanı olmaktan çok uzaktır. Felsefe üstü bir statüsü vardır. Ancak Müslümanlık arka planı ile düşünce üreten felsefecilerden bahsetmek mümkündür. Bunlara örnek olarak da Farabi ve İbni Sina verilebilir. Nitekim burada bahsetmeye çalıştığımız Gazali de; Farabi ve İbni Sina gibi o dönemin ünlü İslam düşünürlerinin felsefi düşüncelerini eleştirmektedir. Zira Gazali’nin dünyasında iman en birincil dayanaktır. Ancak Farabi Eflatuncu, İbni Sina ise Aristocudur. Öyle ya elinde İslamiyetin değişmez ve alternatif kabul etmez hakikatlerini bulunduranların Aristocu yahut Eflatuncu olmaları Gazali’ye kabul edilebilir gelmemektedir. İşte bu sebeple hayatını felsefenin ve felsefecilerin tutarsızlıklarını ispatlamaya adar. Gazali felsefe ile iştigal olanları ve onu ana kaynak olarak kabul edenleri aklı imanın üstüne koymakla itham eder. Aynı şekilde Gazali kimilerine göre dini, bilimsel bilginin bir karşıtı olarak yorumlamaktadır. Felsefenin temel taşı olan şüphecilik Gazali’de felsefeye karşı en birinci silah olarak karşımıza çıkmaktadır. Dini, dogmacılıkla suçlayanlara karşı Gazali, bilimin dogmalarını ortaya koyarak mücadele eder.</p>
<p>Biraz da Gazali’nin şahsiyetiyle ilgili bilgi vermekte fayda var. Gazali İran’ın Tus şehrinin Gazal kasabasında miladi 1058 yılında dünyaya geldi. Çocukluğundan itibaren ilim ile meşgul olmaya başlar. İlim tahsili için de civar medreselere sürekli seyahatlerde bulunur. Bir gün böylesi bir seyahat sırasında başına gelen ilginç bir vakayı şu şekilde aktarır: “Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri; “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kâğıtlardır” dedim. Eşkıyaların reisi güldü; “Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi. Sonra düşündüm, Allah ü Teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tus’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”</p>
<p>İşte bu şekilde ilmi aklına ve kalbine nakşeden Gazali ömrünü ve bütün bilgisini hep inandığı dinin gerçeklerini anlatmaya ve ispat etmeye adayacaktır. Gazali fıkıh haricinde zamanın ilim merkezi olan Nişabur’da hadis, kelam, mantık, hukuk ve münazara ilimlerini de öğrenmiştir. Bu temel eğitimler onun düşünce dünyası ve yönteminde büyük ölçüde hissedilebilir. Gazali büyük bir ilim sahibidir. Böylesi bir ilim sahibinin de devrin yöneticileri tarafından fark edilmemesi imkânsızdır. İşte Selçuklu’nun en parlak devrinde büyük devlet adamı Nizamülmülk de Gazali’deki cevheri fark etmiş ve kendisini saraya davet ederek bir nevi danışman olarak faydalanmıştır. Gazali bu sırada 34 yaşındadır ve Nizamiye Üniversitesi olarak tabir edilen ilmi kurumun başına getirilir. Burada yüzlerce insan yetiştirmiş ve birçok da kitap yazmıştır. Kitaplarından en meşhurları İhya-u Ulumuddin (Din İlimlerinin İhyası), Kimya-yı Saadet (Mutluluğun Kimyası) ve Tuhafatul Felasife’dir (Felsefenin Tutarsızlıkları).</p>
<p>Özellikle İhya-u Ulumuddin İslam kaynak kitapları arasında en mertebeli ve üstün kitaplardan biri olarak kabul edilmektedir. Gazali’nin eserleri o kadar çoktur ki, kimileri 1000’den fazla eser kaleme aldığını söylemektedir. Bu da onun ilmi boyutunun büyüklüğünü gösteren bir bilgidir. Ayrıca kitapları da birçok dünya diline tercüme edilmiş ve Batı dünyasını aydınlatmıştır. Ancak üzücü olan şudur ki, Moğol istilası sırasında Gazali’nin söz konusu eserlerinin birçoğu da yok olmuştur. Bu sebeple de eserlerinin tam tasnifi yapılamamaktadır.</p>
<p>İmam Gazali’nin miladi 1111 yılında vefat ettiği bildirilir. Gazali 52 yıllık hayatında hep İslam ilimlerinin yeniden diriltilmesini amaçlamıştır. Bunun bir sebebi de, o dönemde Yunan felsefesinin İslam düşünce dünyası üzerinde etkilerinin artmış olması ve yine İslam düşüncesinde farklı Batıni fırka ve grupların ortaya çıkmasıdır. Bu bakımdan Gazali İslam’ın kalesinde açılan gedikleri ilminin büyüklüğü ölçüsünde kapatmaya çalışmıştır denilebilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bir-iman-fedaisi-gazali.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir ahlak öğretmeni: KONFÜÇYÜS</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bir-ahlak-ogretmeni-konfucyus.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bir-ahlak-ogretmeni-konfucyus.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:35:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=33</guid>
		<description><![CDATA[Konfüçyüs’ü neredeyse dünyada tanımayan insan yoktur. Öyle ya da böyle herkes onun adını duymuş ve en azından söylediği bir sözle hayatının herhangi bir anında karşılaşmıştır. Peki günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış bu ismin bilgi çağı olan günümüzde bu denli tanınmasının sebebi nedir? BÜYÜK FİLOZOFLAR DİZİSİ Bir ahlak öğretmeni: KONFÜÇYÜS Konfüçyüs’ü neredeyse dünyada tanımayan insan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Konfüçyüs’ü neredeyse dünyada tanımayan insan yoktur. Öyle ya da böyle herkes onun adını duymuş ve en azından söylediği bir sözle hayatının herhangi bir anında karşılaşmıştır. Peki günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış bu ismin bilgi çağı olan günümüzde bu denli tanınmasının sebebi nedir? BÜYÜK FİLOZOFLAR DİZİSİ Bir ahlak öğretmeni: KONFÜÇYÜS Konfüçyüs’ü neredeyse dünyada tanımayan insan yoktur. Öyle ya da böyle herkes onun adını duymuş ve en azından söylediği bir sözle hayatının herhangi bir anında karşılaşmıştır. Peki günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış bu ismin bilgi çağı olan günümüzde bu denli tanınmasının sebebi nedir? Bu soruya cevap bulmadan önce dünyayı 2500 yıl kadar etkisi altına almayı başaran bu filozofu tanımaya çalışmalıyız. Batıda bilinen adıyla Konfüçyüs, Çin’deki orijinal ismiyle Kung-fu-tze(ya da Kung-fu-tzu&#8230; ‘Büyük usta Kung’ anlamına gelir) M.Ö 551 yılında Çin’in Shandong bölgesinde doğmuş ve M.Ö 479’da da yine burada hayatını kaybetmiştir. Konfüçyüs bir filozof ya da din adamından ziyade bir öğretmen ya da usta öğretici olarak anılabilir. Çin kültürünü 20. yüzyıla kadar büyük oranda etkisi altına almış ve yine bu zamana kadar da resmi din olarak bile kabul edilmiştir (Konfüçyüsçülük). Ancak o zannedilenin aksine din adamı değildir ve dinle ilgili çok konuştuğu söylenemez. Latinleştirilmiş ismiyle Konfüçyüs’ün öğretileri en genel manada bireysel ahlak, adalet, siyaset ve devlet idaresi ve de sosyal ilişkiler üzerinedir. Büyük sistemci filozofların aksine herhangi felsefi bir sistem kurmamış ve genel doğu pragmatizminin tipik bir örneği olarak öğretileri daha çok pratikler üzerine kurulmuştur. Konfüçyüs Çin’de birbiriyle sürekli savaşan beylikler döneminde dünyaya gelmiştir. Bu sebeple onun düşüncelerinde dünyayı düzeltmek ve tekrar bir düzen sağlamak gibi öğelere sıkça rastlanır. Büyük Çin hanedanında Konfüçyüs’ün fikirlerinden beslenen yüzlerce büyük devlet adamı yetişmesine rağmen, yaşadığı zaman diliminde Büyük Usta devlet yönetiminde fikirlerini uygulayacak bir pozisyon ya da fikirlerini uygulatacak bir devlet adamı arayışı ile ömrünü tüketmiştir. Bu bakımdan yaşadığı süre içerisinde pratikte pek başarılı olduğu söylenemez. Bir dönem Adalet Bakanlığı gibi bir göreve dahi gelebildiyse de Konfüçyüs, aşırı kuralcılığı ve otorite sevdası sebebiyle pek tutunamamıştır. Uzun bir dönem fikirlerini yaymak için beylik beylik dolaştıktan sonra, doğduğu topraklara dönen Konfüçyüs, tıpkı Yunanlı meslektaşları Aristo ve Platon gibi bir okul kurarak, öğrenci yetiştirmeye yoğunlaşmıştır. Konfüçyüs kronolojik olarak Buddha, Thales ve Pisagor gibi düşünürlerle aynı zaman diliminde yaşamıştır. Tıpkı o zamanda yaşamış akranları gibi, kendisinden elimize ulaşan herhangi bir metin yoktur. Düşünceleri öğrencileri ile yaptığı diyaloglarda tutulan kısa notlardan ibarettir. Bu diyaloglarda genellikle toplumsal ve ahlaki sorunlara değinir. O dünyadan kaçışı değil, dünyaya uyum sağlamanın yollarını arar. Bu sebeple de geleneklere sıkı sıkıya bağlıdır. Çin kültürünü bu denli etkilemesinin bir sebebi de budur heralde. Aynı şekilde Çin kültürünün dışa kapalı ve muhafazakar tutumu da eşgüdümlü olarak buna bağlanabilir. Konfüçyüs’ün fikirlerinin bir din olarak hayat bulmasındaki temel sebep, aslında bireysel ahlak ve sosyal ilişkilere verdiği önemdir. Öyle ki onun ahlak konusundaki bir çok öğretisi sanki kutsal metinlerden alıntı yapılmış gibi bir izlenim vermektedir. Bir örnek vermek gerekirse Konfüçyüs bir diyaloğunda, “Başkalarından beklentilerimiz, bizim başkalarına karşı davranışlarımız için mihenk taşı olmalıdır” şeklinde bir yaklaşım sergilemiştir. Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Konfüçyüs bir deyişinde şöyle der: “İnsan, söyledikleri ile yaptıkları arasında ne derece tutarlı olduğunu, kendi kapasitesine olan güvenini sorgulamalı ve daima kendini geliştirmek için gayret sarfetmelidir.” Bakın Konfüçyüs başka neler söylemiştir: • İyi insanlar olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur. • İyi insan kendisi bundan zarar görse bile doğruluktan vazgeçmez. • Faydalı insan odur ki boş durmayı sevmez, kişiliğini faydalı işlerle geliştirir. • İyi yönetici olmak için gereken beş doğru şunlardır: müsrif olmadan eliaçık olmak; gocunmadan çalışmak; haris olmadan istek duymak; mağrur olmadan rahat davranmak; ürkütücü olmadan saygın olmak. • İnsan davranışlarında her konuda ölçülü olmak müsrif ve kibirli olmaktan yeğdir. Ve daha bunlar gibi bir çok deyiş&#8230; Görüldüğü gibi Konfüçyüs’ün sözleri bir çok dini kaynakta buyurulan ahlaki ilkelerle birebir örtüşmektedir. Bundan dolayı bir çokları ona dinsel bir kimlik vermekte bir mahzur görmemişlerdir. Ancak şöyle bir ihtimali de göz ardı etmemek gerekir. Konfüçyüs’ün bizzat bir eser bırakmadığını daha önce söylemiştik. Onun görüşleri öğrencileriyle yaptığı diyaloglardan yapılan Analekt adlı derlemelerde bir araya getirilmiştir. Günümüz bilgi çağında da anlaşılmıştır ki; Konfüçyüs’ün bu görüşlerinin içine aslında kendisine ait olmayan bir çok düşünce karışmıştır. Yani ona ait zannedilen görüşlerin bir çoğu aslında kendisine ait olmayıp, zaman içinde onun olarak kabul edilmiştir. Bu hususta sağlıklı bir şey söylemek oldukça güçtür. Ancak genel olarak onun “iyi insan” olma yolunda bir takım ölçü ve ilkeler ortaya koymaya çalıştığı rahatlıkla söylenebilir. Peki bu düşünürün günümüz bilgi çağında bile sadece Uzak Doğu’da değil aynı zamanda Batı’da da etkili olmasının altında yatan temel sebep nedir? Bu soruya verilebilecek en güzel cevap yine sorunun içinde gizlidir. Zira Konfüçyüs bilgiye ve eğitime verdiği önemle dikkat çekmektedir. Gerçekten de deyişlerinde bilgi ve eğitime bir hayli vurgu yapmıştır. Örneğin bir deyişinde “İyi insan olmanın birinci şartı her koşulda bilgili ve eğitimli olmaktır.” demiştir. Bu konuda deyişlerinden bir çok örnek vermek mümkündür. İşte bilgi ve eğitimi yücelten sözlerinden bir kaçı: • Eğitimli insanın hedefi daima yüksek olur. Küçük işlerle küçük insanlar uğraşır. • Bilgi özgüveni, özgüven ise gücü getirir. • İyi erdemli insan öğrenmek için sürekli çaba içinde olur. • Güçlü olan sayıca kalabalık kitleler değil, eğitimli kitlelerdir. • Eğitimli insan ile eğitimsizin farkı şudur: birisi diğer insanlardaki iyi davranışları teşvik eder, diğeri ise tam tersini. • İyi liderler araştırmalarında bilimi ve düşünceyi ön plana çıkarır. Evet görüldüğü üzere Konfüçyüs bilgiye bir hayli önem veriyordu ve işte bu sır onu 2500 yıl boyunca etkili kılmıştır. Bu sebeple tarihteki en bilinen öğretmenlerden biri olmuştur. FELSEFİ MİRASI Konfüçyüs’ün felsefe dünyasına bıraktığı miras düzinelerce hikmetli sözden ibarettir. O ne bir sistem kurmuş, ne de hayat ve varlık üzerine derin düşüncelere dalmıştır. Tek yaptığı sadece ve sadece hayatın pratikleri üzerine genel yarar sağlayacak ve herkesin bir çırpıda ‘evet’ diyebileceği özdeyişler söylemekti. Böylece felsefenin pratik hayat üzerindeki etkisizliğinin dışında kalmış ve bir filozoftan çok bir ahlak öğretmeni pozisyonunda kalmıştır. Doğu mistisizminin ruhun ölümsüzlüğüne olan inancı sayesinde de ölüm, ölümden sonraki hayat ve hayatın amacı gibi sorunlar ilgi alanı dışında kalmıştır. ELEŞTİRİ Konfüçyüs felsefi gelenek bakımından hayat, varlık ve bilgi sorgulamalarından uzak durmuştur. Bu sebeple de “iyi insan” olmak için gerekli bir çok şeyi sıralarken, Bediüzzaman Said Nursi’nin de belirttiği insanın sorması gereken üç önemli soruya hiç cevap aramamıştır: “Bu dünyaya nereden geldik, nereye gidiyoruz ve gelişimizdeki amaç nedir?”&#8230; İşte tam da bu sebeple Konfüçyüs’ün düşüncelerini baştan sona okuyan bir insan belki de “iyi bir insan ya da iyi bir yönetici” olmak için gereken bazı sırları elde edebilir ancak cevabını bulması gereken asıl soruda takılıp kalır: Peki ama neden!!!?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bir-ahlak-ogretmeni-konfucyus.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mantığın kurucusu: Aristoteles</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/mantigin-kurucusu-aristoteles.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/mantigin-kurucusu-aristoteles.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:34:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=31</guid>
		<description><![CDATA[Aristoteles Türkiye’nin tarihini yakından ilgilendiren bir şehrin, yani Selanik’in yakınlarında Stageiros’ta M.Ö 384 yılında dünyaya gelmiş ve 322’de de hayatını kaybetmiştir. Platon’la birlikte batı dünyasını etkileyen iki büyük filozoftan biridir Aristoteles Türkiye’nin tarihini yakından ilgilendiren bir şehrin, yani Selanik’in yakınlarında Stageiros’ta M.Ö 384 yılında dünyaya gelmiş ve 322’de de hayatını kaybetmiştir. Platon’la birlikte batı dünyasını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aristoteles Türkiye’nin tarihini yakından ilgilendiren bir şehrin, yani Selanik’in yakınlarında Stageiros’ta M.Ö 384 yılında dünyaya gelmiş ve 322’de de hayatını kaybetmiştir. Platon’la birlikte batı dünyasını etkileyen iki büyük filozoftan biridir Aristoteles Türkiye’nin tarihini yakından ilgilendiren bir şehrin, yani Selanik’in yakınlarında Stageiros’ta M.Ö 384 yılında dünyaya gelmiş ve 322’de de hayatını kaybetmiştir. Platon’la birlikte batı dünyasını etkileyen iki büyük filozoftan biridir. Daha 19 yaşında iken Platon’un Atina’daki Akademia okuluna giren Aristo, hocası ölene kadar da buradan ayrılmadı. 343 yılında Makedonya Kralı Philip oğlunu yetiştirmek üzere Aristo’yu saraya aldırdı. Philip’in oğlu ise Makedonyalı Büyük İskender’den başkası değildi. Aristotales’in o zamanlar henüz küçük olan Büyük İskender’in eğitimiyle 2-3 yıl kadar uğraştığı söylenir. İskender büyüyüp Asya’ya sefere çıktığında ise Aristo, Atina’da kendi okulunu kurdu. Bu okul bilimsel alandaki çeşitlilik, disiplin ve planlı araştırma ve çalışmalarıyla kısa sürede Platon’un Akademia’sını geride bırakmış ve batı dünyasının ileriki dönemlerdeki eğitim kurumlarına bir örnek haline gelmiştir. Aristo derslerini volta atarak, bir aşağı bir yukarı yürüyerek verdiği için de bu okulun adı Peripatos yani Gezginler okulu olarak bilinmektedir. İskender’in ölümünden sonra ise Atina ile Makedonya’nın ilişkileri bozulmuş ve sarayla yakın ilişkisi sebebiyle Aristo’nun hayatı tehlikeye girmiştir. Dinsizlikle suçlanan Aristo, Atina’dan uzaklaşarak tehlikeden kurtulmuş ve Sokrates gibi idam edilerek değil de mide rahatsızlığından ölmüştür. Aristoteles’in en önemli eseri şüphesiz Organon’dur (Araç). Onun mantık üzerine olan yazıları bu eserde bir araya getirilmiştir. Bu kitap yöntem sorununu ya da bilimsel bilgiye götüren ‘araçları’ inceler. Aristo’yu Aristo yapan da bilimsel çalışmaya bir yöntem kazandırmasıdır. O her ele aldığı konuyu mutlaka sistematik olarak incelemiş ve ilk olarak ele alacağı konuyla ilgili daha önce söylenmiş olanları bir araya toplamış, bundan sonra ise ortaya çıkan bu olgulara dayanarak kendi anlayışını temellendirmiş ve önceki görüşleri eleştirmiştir. Felsefe akımları Aristo’ya gelene kadar doğayı, insanlarla ilgili pratik meseleleri, Platon aracılığıyla metafiziği inceleyegelmişti. Aristo’dan sonra ise felsefecilerin karşısına yepyeni bir uğraş çıkmıştır: Mantık! Aristoteles’e göre bilimin herhangi bir alanında incelemeye girişmeden önce bilimin ne olduğu ve yapısı üzerine bir araştırma, bilimsel düşüncenin yapısı ve kanunları üzerine bir öğreti ihtiyacı vardır. İşte Aristoteles, Logike yani Mantık öğretisini geliştirerek bunu bir sistem halinde incelemiş ve bir anlamda “mantığın kurucusu” olarak tarihe geçmiştir. Aristo’nun mantık anlayışında yöntem sorunu birinci sırada gelir. Bu sebeple bilimsel bir çalışmanın ancak önermeler vasıtasıyla yapılabileceğini söylemiştir. Çünkü ancak önermeler doğru ve yanlış diye iki kesin çizgide ayrışabilir. Bunun yanında önermeler aynı zamanda iki kavramın birleşmesi yahut ayırt edilmesidir. Bu noktadan Aristo ‘kategorilere’ ulaşmıştır. Aristo mantığının bel kemiği bu kuram üzerine şekillenmektedir. Çünkü onun için ‘söz’ ‘düşüncenin’ bir simgesidir. Düşünce ise var olanın, varlığın bir yansıması ve simgesidir. Düşüncenin doğruluğu da var olana uygunluğu ile ölçülür. İşte kategoriler de insan düşüncesin varlığı kavrama biçimleridir. Aristo sistematikliğinin bir eseri olarak insan düşüncesinin varlığı anlamada hangi kategorileri kullandığını madde madde listelemiştir. Bu kategoriler, töz, nitelik, nicelik, bağıntı, yer, zaman, konum, durum, eylem ve ilgidir. Aristoteles bir önermede geçen özne ya da konu üzerinde ancak bu 10 kategori uyarınca bir şeyler söylenebilir olduğunu savunmuştur. Aslında Aristoteles soyut kavramlar kurmak gibi zor bir işe soyunmuş ve bu konuda da başarılı olmuştur. Kurduğu kavramların sağlam ve tutarlı olmasındandır ki; iki bin yıl boyunca felsefenin en önemli referans noktalarından biri haline gelmiştir. Bilim dili de kavram zenginliğini Aristoteles’in kavram havuzuna borçludur. Zira bugünkü bilimsel kavramların bir çoğu Aristo’nun formüllerinden ortaya çıkmıştır. Aristoteles, hocası Platon’un idealar dünyasında kurguladığı ikili evren modelinden farklı olarak, fenomenlerden ve özden bahsetmiştir. Ancak onun ‘öz’ diye tanımladığı şey fenomenler haricinde bir gerçeklik değil sadece ‘öz’ün gerçekleşme durumundan ibarettir. Daha da açık bir şekilde anlatacak olursak Aristo’ya göre varlık form kazanmış olan maddedir. Madde ile form arasında ise relatif yani göreceli bir bağlantı vardır. Buna göre bir alt duruma göre form olan bir şey üst duruma göre ise maddedir. Yani ‘tuğla’ ‘toprak’ için ‘form’ iken, ‘ev’ için ise bir ‘maddedir’. Aristoteles ile Platon&#8217;un ayrıştığı en önemli noktalardan biri de fikir ile varlık ayrımıdır. Örneğin Platon ‘tavuk’ fikrinin tavuktan önce var olduğunu düşünüyordu. Aristo’ya göre ise tavuğun kendisi ile onun biçimi birbirinden ayrılmayacak şeylerdi. Bu da demek oluyordu ki, Platon için gerçeklik aklımızla düşündüğümüz soyut bir şey iken, Aristo’da ise gerçeklik duyularımızla algıladığımız nesnelerin ta kendileriydi. Aristo’nun ‘ereksel neden’ olarak adlandırılan kuramına göre ise her şeyin hatta cansız maddelerin bile ereksel (amaçsal) bir nedeni vardı. Örneğin yağmur yağıyordu çünkü özellikle bitkiler ve diğer canlılar için yağmura ihtiyaç vardı. Bu bakımdan Aristo yağmur damlalarına bile bir görev ve amaç vermekteydi. Aristo kâinatın devinimleri ile ilgili görüşlerinde ise gökcisimlerinin devinim ve hareketlerinin bir ilk kaynağı ve ilk hareket ettiricisi olması gerektiğini düşünmekteydi. Bu güce Aristoteles ‘ilk devindirici’ yani ‘Tanrı’ diyordu. Ahlak konusunda ise Aristo “altın orta”cıdır. Örneğin “ne korkak ne de aşırı atılgan olmak bunun yerine sadece cesur olmak” yahut “ne aşırı aç ne de aşırı tok olmak sadece ölçülü doymak”… Aristo mutluluğun sadece bu şekilde “orta yol” ile mümkün olacağını düşünüyordu. Felsefi Mirası Aristo’nun felsefi mirasının en önemli öğesi hiç şüphesiz Avrupa uygarlığına ışık tutan bilim dilini geliştirmesi ve ‘Aristo Mantığı’ olarak bilinen Mantık kuramını bilim dünyasına kazandırmış olmasıdır. Her ne kadar dogmatik yapısı ve ‘düz mantık’ olarak adlandırılmasıyla günümüzde eleştirilse de Aristo birçok bilimin sistematik alt yapısını oluşturması bakımından önemli bir filozoftur. Aristo’ya eleştiriler Aristoteles’in her şeyi sınıflandırma ve mantık örgüsü içerisinde inceleme çabası her ne kadar bilimsellik açısından doğru bir yaklaşım olsa da, özelden ve özden uzaklaşma ve detaylarda boğulma olarak da nitelenebilir. Aristo önü alınmaz bir şekilde her nesneyi incelemek ve detaylı bir şekilde kategorize etmek istiyordu ancak bu durumda duyulara aşırı bir güven söz konusuydu. Duyular ise çoğu zaman insanı yanıltabilirdi. Bunun yanında Aristo’nun mantığı ve onun kategorizasyonu ile ilgili en ciddi eleştiri bir İslâm bilgini olan İbn Teymiyye’den gelmiştir. Teymiyye, “Yunan mantığına, ne zekî olan bir kimse ihtiyaç duyabilir, ne de ondan, aptal bir kimse yararlanabilir” diyerek bunun beyhude bir çaba olduğunu ifade etmek istemiştir. Öte yandan Aristo mantığı akliyatçı bir yaklaşımdır. Aklı öne çıkararak naklin (vahiy) saf dışı edilmesi gibi bir durum söz konusudur ki; İslâm yaklaşımına göre bilginin en güvenilir kaynaklarından biri vahiydir ve göz ardı edilemez. Hatta büyük İslâm müceddidi Bediüzzaman’a göre akıl, vahiy olmadan hakikati kavrayamaz, tıpkı gözün güneş olmadan göremediği gibi… Aristo’nun ‘ereksel neden’ ile açıkladığı hakikat doğru olmakla beraber, müsebbip olan Yaratıcı ile ilgili öngördüğü ‘ilk devindirici’ yaklaşımı ise eksiktir. Zira Kur’ânî ölçülere göre Allah-u Teâla her an bir yaratış halindedir. (Rahman, 29) Hem müsebbip (sebepleri yaratan) hem de müdevvirdir (evirip çeviren). Son olarak Aristo mantığına getirilen en genel geçer eleştiri ise düz mantık (lineer) olmasıdır. Bunu şöyle açıklayabiliriz. Aristo mantığını açıklarken önermeler üzerinden giderek sonuca ulaşmıştır. Mesela, “İnsanlar ölümlüdür. Aristo bir insandır. Dolayısıyla Aristo ölümlüdür.” Bu klasik bir önerme örneğidir. Günümüz bilimcileri ve hakikat noktasında lineer mantık ile puslu (fuzzy) mantık arasında en belirgin ayrım şu şekilde açıklanabilir: Lineer mantıkta “A veya A değil” şeklinde nitelenen durum, puslu mantıkta ise “A ve A değil” şeklinde nitelenebilir. Yani matematiksel lineer mantık için bir şey ya vardır ya yoktur, iki durum bir arada bulunamaz. Puslu mantıkta ise bu bir hayli mümkündür. Nitekim günümüz bilim algısının vardığı noktada Aristo’nun lineer mantığından ziyade puslu mantık anlayışı daha geçerli bir konuma gelmiştir. Netice itibariyle Yaratıcının hiçbir mantık kuralına mahkûm olmadığını ve her an algı dünyamıza yeni ve farklı yorumlar sunabileceğini de unutmamak lazım. Ancak değişmeyen tek gerçeklik ise onun ebedi ve ezeli varlığıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/mantigin-kurucusu-aristoteles.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İdealizmin fikir babası: Platon</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/idealizmin-fikir-babasi-platon.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/idealizmin-fikir-babasi-platon.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:34:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=29</guid>
		<description><![CDATA[Felsefe sistematiğinde kendisinden sonraki dönemlere en fazla etkide bulunan filozofların birincisi Platon’dur. Platon, Sokrates’in öğrencisi, en etkili filozoflar sıralamasının ikinci ismi olan Aristoteles’in de hocasıdır.
Felsefe sistematiğinde kendisinden sonraki dönemlere en fazla etkide bulunan filozofların birincisi Platon’dur. Platon, Sokrates’in öğrencisi, en etkili filozoflar sıralamasının ikinci ismi olan Aristoteles’in de hocasıdır.
M.Ö 427 yılında Atina’da Pire körfezinde bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Felsefe sistematiğinde kendisinden sonraki dönemlere en fazla etkide bulunan filozofların birincisi Platon’dur. Platon, Sokrates’in öğrencisi, en etkili filozoflar sıralamasının ikinci ismi olan Aristoteles’in de hocasıdır.<br />
Felsefe sistematiğinde kendisinden sonraki dönemlere en fazla etkide bulunan filozofların birincisi Platon’dur. Platon, Sokrates’in öğrencisi, en etkili filozoflar sıralamasının ikinci ismi olan Aristoteles’in de hocasıdır.<br />
M.Ö 427 yılında Atina’da Pire körfezinde bir adada dünyaya gelen Platon’un fikirleri kendisinden yüzyıllar sonra bile Hıristiyan inanç dünyasında büyük etki uyandırmıştır. Bu etkinin 13. yüzyıla kadar devam ettiği söylenebilir.<br />
Doğu’da Eflatun olarak da bilinen Platon’un en önemli özelliği kendisinden önce gelen doğa felsefecilerinin (Thales, Anaximenes, Pythagoras, Demokritos vb…) Sokrates’te zirveye çıkan fikirlerini sistemleştirmesidir.<br />
Sokratesçi okulun en gözde öğrencisi olan Platon, hocası Sokrates’in ölümüne kadar dizinin dibinden ayrılmamış, ölümünden sonra ise bir rivayete göre Mısır’a, daha güçlü rivayetlerde ise Sicilya’ya yaptığı seyahat sonunda tanıştığı Pythagorasçı (Pisagorcu) fikirlerle düşünce sistematiğinin ikinci basamağına ulaşmıştır. Demek ki, Platon’un fikirlerini oluşturan birinci etken hocası Sokrates iken, ikinci etken ise ruhun ölümsüzlüğü gibi mistik öğretiler içeren Pythagorasçılık (Pisagorculuk) olmuştur.<br />
Platon bu seyahatinin ardından Akademos denilen bölgede Akademia okulunu kurmuş ve yirmi yıl boyunca buranın yönetimi ve öğretimi ile ilgilenmiştir. M.Ö. 347 yahut 348 yılında ise sessizce hayata gözlerini yummuştur.<br />
Platon’un düşüncelerini değişik dönemlerde kaleme aldığı Diyalog’larından öğreniriz. Her ne kadar bu diyalogların kronolojik olarak sıralaması tam bilinmese ve bazı metinlerin Platon’a ait olup olmadığı konusunda bir takım çelişkiler bulunsa da, genel özellikleriyle felsefe tarihçileri tarafından Platon’un düşünceleri diyaloglar vasıtasıyla belirlenebilmiştir.<br />
Platon fikirleri sürekli gelişen, her yeni süreçte sistematiğine yeni bir şeyler ekleyen ve daima problemler üzerinde düşünen bir filozoftur. Bu sebeple onun fikirlerini tek bir düzlemde değil, farklı düzlemlerde gelişen süreçler halinde ele almak sağlıklı olacaktır.<br />
Bu bağlamda Platon’un 50 senelik felsefe serüveninde, başrolde bulunan kişi Sokrates’tir denilebilir. Diyaloglarının büyük kısmında Sokrates’i konuşturur. Bu sebeple onun gençlik dönemi diyaloglarına Sokratik diyaloglar da denilmektedir. Bu dönemde Platon ileride kendi özüne ulaşacağı İdea öğretisinden çok uzaktır. Daha çok erdem ve bilgi sorunlarına yönelir. Bu gençlik diyaloglarında temel amacı ahlak sorununu kavramsal olarak ele almaktır. Yöntemi Sokrates’te olduğu gibi tümevarımdır ve bütün tanımlar tek tek tahlil edilip, düzeltilerek genel geçer sonuçlara ulaşılır. Ortalıkta dolaşan bütün fikirler eleştiri ve tahlil süzgecine maruz bırakılır ve amaç bunları çürütmeye çalışmaktır. Böyle diyaloglarda sorun çözülemeden bırakılır, bunlara aporia (aporetik diyaloglar) denilmektedir.<br />
Bu dönemden sonra Platon yavaşça kendi karakteristiğini ortaya koyacağı İdea öğretisine doğru yol almaktadır. Şunu da söylemek gerekir ki Platoncu felsefenin temel öğesi olan idea öğretisine ulaşınca da bu filozof için değişmez bir yasa olmamış ve kendi fikrini gelişmeye açık tutmuştur.<br />
Diyaloglar halinde olan Sokratik dönemden sonra ikinci evrede Platon kendi düşünce sistemini ortaya koyar. Üçüncü ve son dönem evresinde ise yine diyalog yöntemiyle ideal devlet anlayışını açıklamıştır. Burada Platon’un son döneminde felsefeden dine bir geçiş yaptığı gözlenir.<br />
Başa dönecek olursak Platon, Sofist felsefecilerin hazcı ve faydacı dünya görüşü karşısına “iyi” kavramıyla çıkmıştır. Ona göre “iyi” doğru bir yaşayışın temel amacı olmalıdır. Ancak burada “iyi”nin ne olması gerektiği ve bunun nasıl anlaşılabileceği muamması Platon’u ilginç bir şekilde ruh kavramına sürüklemiştir. Çünkü Sofistler “iyi” kavramını sorunlu buluyorlar ve bunun gerçekte ne olacağını anlamanın yani “iyi”yi bulsak dahi bulduğumuz şeyin doğru şey olduğunu bilmemizin mümkün olmadığını iddia ediyorlardı. Platon’un fikrindeki bu çıkmaz onu idea öğretisine, ruhun varlığı ve ölümsüzlüğüne götürmüştür. Çünkü Platon’a göre iyinin bilgisi ölümsüz olan ruhumuzda zaten vardır ve bunu bulmak sadece anımsamaktan, hatırlamaktan ibaret olacaktır. Yani ruhumuzda kodlanmış iyiliği açığa çıkarmaktır. Platon bu sebeple hiç bilinmeyen bir şeyin bile araştırarak bulunabileceğini ispatlamıştır. Bunun için de hiç matematik bilmeyen bir köleye sorular sorarak bir geometri problemini çözdürmekle (Menon diyaloğu) ispat yoluna gitmiştir. Platon’un bu buluşu araştırma kavramının mümkünlüğünü ve böylece felsefenin de olabileceğini ispatlaması bakımından önemlidir.<br />
Ancak Platon’un karşısına çıkan ikinci sorun ise bilginin temeli sorunuydu. Çünkü bilginin sağlam olabilmesi için sağlam temellere sahip olması gerekirdi. Eğer ruhumuzda kodlanan bilgi anımsama yoluyla elde ediliyorsa bunun sağlamlığı şüpheliydi. Bu da Platon’u bilgi kuramını sorgulamaya yönlendirir.<br />
Platon’un ünlü İdealar kuramını felsefe tarihinde oldukça meşhur olan mağara benzetmesinde bulabiliriz. Özet olarak mağara benzetmesi şu şekildedir: “Bazı insanlar bir mağarada arkaları mağara ağzına dönük olarak zincirlenmiş ve böyle oturmaya mahkûmdurlar. Arkaya bakmayan bu insanlar mağara duvarında gördükleri gölgelere bakarak dünyayı anlamaya çalışırlar. İçlerinden biri zincirlerinden kurtulup gerçeklerin mağaranın dışında olduğunu anlar ve gelip oradakilere anlatmaya çalışır ancak onları buna inandırması oldukça zordur”<br />
Platon’un bu benzetmeyle iki ayrı evren görüşüne sahip olduğunu anlayabiliriz. Biri mükemmel bir idealar evreni, diğeri ise kusurlu maddesel evren ya da yaşadığımız dünya.<br />
Platon’a göre bilgi ruh için hatırlamadır demiştik. Dolayısıyla ruh, Platon için ölümsüzdür ve ölüm de bir son değildir. Doğuştan gelen bilginin varlığını felsefe sistematiğinde ilk ele alan Platon’dur.</p>
<p>İdealar kuramı<br />
Platon’un idea kavramı ile ne kadar önemli bir noktaya vurgu yaptığını anlamak için onun fizik ve metafizik diye ikiye ayırabileceğimiz evren algısından bahsetmek gerekir. Platon’a göre fiziki evrende algıladığımız hiçbir nesnenin zihnimizde canlandırdığımızla yüzde yüz uyumlu olduğunu söyleyemeyiz. Ona göre fiziki evren hakkındaki bilgimiz ancak bir kanı ve algıdan ibarettir ve tam bir kesinlikten söz edemeyiz. Platon fiziki evrendeki algılarımızın yuvarlamalardan ibaret olduğunu söyler. Hatta Platon nesnelerin olduğu kadar “güzellik, adalet” gibi soyut kavramların da kendilerine has bir ideaları olduğunu iddia etmiştir. İdealardan oluşan bu mükemmel dünya doğrudan fiziki dünya ile ilgili değildir tamamen bağımsızdır. Bu fikri kedi örneğiyle açıklayabiliriz. Platon’a göre kedi dediğimiz zaman Tanrı’nın yarattığı tek bir kediden bahsederiz. Hâlbuki dünya üzerinde yaşayan birbirinden farklı binlerce kedi türü olabilir. Ancak bunların varlığı, doğum ve ölümleri o ideal kedi kavramından bağımsızdır. İdealar dünyasındaki kedi gerçek kedidir, dünyadakiler ise sadece görüntülerden ibarettir.<br />
Özetle Platon’a göre fiziki dünya idealar evreninin kötü bir kopyasından ibarettir.<br />
Platon bu felsefi temelden hareketle ömrünün ahirinde ideal devleti de tanımlama yoluna gitmiştir. Devlet isimli diyalogunda belirttiğine göre insanların toplu yaşamalarına yol açan, bir başka deyişle toplumu oluşturan sebep, insanların kendi kendilerine yeterli olmayıp, yaşamak için başka insanlara olan gereksinmeleridir. Örneğin çiftçi kunduracının yaptıklarına kunduracı çiftçinin yetiştirdiklerine muhtaçtır. Kısacası, toplumu oluşturan şeyin bu iş bölümü olduğu söylenir. Bu iş bölümünden yola çıkılarak sınıflı toplumun yapısı oluşturulmaya çalışılır. Böylece Platon’un Devlet isimli eserinde taslağını çizdiği “ideal devlet”in iki ana sınıfı ortaya çıkmış olur. “Yöneticiler” ve “yönetilenler”… Platon’un ideal devlet anlayışı bir çeşit kast sistemini içermekte ve keskin sınıfsal ayrımlar göz etmektedir. Platon’un gerçekleşmesinin imkânsızlığını kendisinin de sonradan anladığı ideal devlet anlayışına Ütopya adı verilmiştir. Platon devlet ile ilgili konularda da “her şeyin ölçüsü insan değil, Tanrı’dır” demektedir.</p>
<p>Felsefî mirası<br />
Platon’un en önemli felsefi mirası gerçek varlıkların sadece nesnelerden ve maddeden oluştuğunu öngören Materyalizm görüşü karşısında, ideaların ve metafiziğin de gerçekliğini kabul eden İdealizm yaklaşımını öne sürmesidir.</p>
<p>Platon’a eleştiriler<br />
Platon’un dünya algısında tevhid inancının ve doğu mistisizminin kırıntılarını bulmak mümkündür. Zira onun için “Attika (Atina) dilinde konuşan Musa’dır” denilmiştir. Her şeyden önce maddesel dünya görüşünü tamamen yerle bir eden idealist bir bakış açısına sahip olması zikredilmeye değerdir. Ancak Platon mağara örneğinde de anlatılmaya çalışıldığı gibi idealar teorisiyle hakikati sadece küçük bir vechiyle yakalayabilmiştir. Zira Platon’a göre fiziki dünya sadece gölge niteliğinde görüntü ve yanılgılardan ibaretken, asıl olan idealar âlemidir. Hâlbuki en büyük hakikatin membaı olan Kur’an-ı Kerim’in hakikatli bir tefsiri olan Risale-i Nur eserlerinde Bediüzzaman Said Nursi, eşyanın (maddenin, nesnenin) hakikatinin sabit olduğunu dile getirir. Kâinata Allah’ın isimlerinin cilveleri hesabı ile bakan Nursî, o isimler hakikat olduğundan onların mazharları olan eşya da hakikatte vardır ve vehmi ve hayali değildir demektedir. (Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, 9. Lem’a.)<br />
Said Nursî tam bir katiyetle maddenin vehmi ve hayali olmayacağını söyleyerek hem Platon’u tashih etmiş, hem de Vahdet-i Vücudçulardan (fiziki dünyayı yok sayanlar) bazılarının vehimlerini izale etmiştir.<br />
Hâlbuki Platon’un da ucundan yakaladığı hakikat maddenin maddiyat itibariyle değil mana itibariyle gölgelerden ibaret olduğudur. Evet, hakikatte var olan madde, ahirete bakan yönüyle bir hayal, oyun ve oyalamadan ibarettir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.<br />
Platon’un ruhun varlığı ve ölümsüzlüğü ile ilgili tespiti de hakikate yaklaştığı noktalardandır. Platon’un ruha kodlanmış bilgi olarak ifade ettiği “doğuştan gelen bilgiler” ise aslında Kur’an-ı Kerim’de de anlatılan “Allah Âdem’e eşyanın isimlerini öğretti” şifresine benzemektedir. Yalnız Platon bunu ruhun ölümsüz olduğundan daha önce dünyaya defalarca gelişine bağlarken, esasında Kur’anî bir bakış açısıyla dünyaya ilk kez gelen ruha ilham-ı ilahi tarafından kodlanan yahut ruhlar âleminde (âlem-i ervah) verilen ön bilgiler (apriori bilgi) yahut “eşyanın isimleri” olarak anlaşılmalıdır.<br />
Platon’un ahlak felsefesinde “iyi” olarak tanımladığı amaç ise, hazcı dünya görüşünün aksine daha erdemli ve doğru bir yaklaşımın ürünüdür. Platon her şeyde ölçünün “tanrı” olduğunu söyleyerek evrensel kural koyucu olan Allah’ın varlığına remizlerde bulunmuştur.<br />
Sonuç olarak Platon, Felsefe’nin en keskin ayrım noktası olan materyalizm-idealizm ayrışmasında idealizm cephesinde kuvvetli bir şekilde yer tutmaktadır. Ancak en büyük hakikat aslında felsefenin hep ıskaladığı yerde yani ikisinin tam ortasında olan noktadadır. Diğer bir deyişle kâinatın var edicisinin kâinatı anlamaya çalışan insana yol gösterici olarak gönderdiği Peygamber ve kitapları ile onların doğru yorumcularının işaret ettikleri yerdedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/idealizmin-fikir-babasi-platon.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın 99 ismi ve varlığının 99 delili</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/allahin-99-ismi-ve-varliginin-99-delili.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/allahin-99-ismi-ve-varliginin-99-delili.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:33:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=27</guid>
		<description><![CDATA[Allah’ın bize bildirdiği 99 güzel ismi vardır…
1- &#8220;Allah&#8221;: O kendinden başka hiç bir ilah bulunmayan, tek.
Yer yüzündeki bütün inananlar onun varlığının şahididir…
2- &#8220;er-Rahman&#8221;: Esirgeyici, bütün mahlukatına rahmetiyle muamele eden.
Her hassas kalbin rahmeti onun rahmetine delildir&#8230;
3- &#8220;er-Rahîm&#8221;: Bağışlayıcı,sevdiklerine ve inananlara merhamet eden.
Her annenin yavrusuna şefkati o Rahim’in engin rahmetinin varlığını hatırlatır…
4- &#8220;el-Melik&#8221;: Mülkün sahibi, mülk ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Allah’ın bize bildirdiği 99 güzel ismi vardır…<br />
1- &#8220;Allah&#8221;: O kendinden başka hiç bir ilah bulunmayan, tek.<br />
Yer yüzündeki bütün inananlar onun varlığının şahididir…<br />
2- &#8220;er-Rahman&#8221;: Esirgeyici, bütün mahlukatına rahmetiyle muamele eden.<br />
Her hassas kalbin rahmeti onun rahmetine delildir&#8230;<br />
3- &#8220;er-Rahîm&#8221;: Bağışlayıcı,sevdiklerine ve inananlara merhamet eden.<br />
Her annenin yavrusuna şefkati o Rahim’in engin rahmetinin varlığını hatırlatır…<br />
4- &#8220;el-Melik&#8221;: Mülkün sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.<br />
Yeryüzünün bütün kralları, padişahları ve fani saltanat sahipleri o Baki’nin ebedi saltanatının delilleridir…<br />
5-&#8221;el-Kuddüs&#8221;: Her türlü eksiklik ve ayıplardan münezzeh olan.<br />
Eksikli ve ayıplı bütün mahlukların mahcubiyeti O’nun eksiksiz ve ayıpsızlığına remizdir…<br />
6- &#8220;el-Selam&#8221;: Her çeşit afet ve kederlerden emin olan.<br />
Afetlerden emin olan ve selamete çıkan her şey O’na delildir…<br />
7- &#8220;el-Mü&#8217;min&#8221;: Kullarina emniyet veren. Kendinin ve peygamberlerinin doğruluğunu ortaya koyan, kullarına yaptığı va&#8217;dinde sadık olan.<br />
Bütün mü’minler O’na delildir…<br />
8- &#8220;el-Müheymin&#8221;: Saltanat hakkında dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi gözetip koruyan.<br />
O’nun kalplerimizdeki saltanatı hariç bütün saltanatların yıkılıp kaybolması O’nun varlığındandır…<br />
9- &#8220;el-Aziz&#8221;: İzzet sahibi, mağlup edilmesi imkansız olan, her şeye galip olan.<br />
Bütün azizlerin izzeti, bütün galiplerin galibiyeti mutlak biz Aziz’in işaretçileridir…<br />
10- &#8220;el-Cebbar&#8221;: Azamet ve kudret sahibi, istediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan.<br />
İktidarı elinde bulunduranlar ve kudret sahibi olanlar O’nun Cebbar isminin işaretçileridir…<br />
11- &#8220;el-Mütekebbir&#8221;: Ululuk sahibi, her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.<br />
Bütün ululuk ve yücelik sahipleri O’na delildir…<br />
12- &#8220;el-Halık&#8221;: Her şeyi yaratan, yoktan var eden.<br />
Bütün yaratılmışlar ona delildir…<br />
13- &#8220;el-Bari&#8221;: Her şeyin aza ve organlarını birbirine uygun yaratan.<br />
Ellerimizin, gözlerimizin, ayaklarımızın uyumu O’na delildir…<br />
14- &#8220;el-Musavvir&#8221;: Tasvir eden , her şeye bir sekil ve hususiyet veren.<br />
Bütün tasavvurlar, bütün şekil giymişler ve bütün fotoğraflar O’na delildir…<br />
15- &#8220;el-Gaffar&#8221;: Kullarının günahını örten, mağfireti çok, günahlar bağışlayıcı.<br />
Bütün affedenler O’na delildir.<br />
16- &#8220;el-Kahhar&#8221;: Her şeye, her istediğini yapacak surette, galip ve hakim olan.<br />
Bütün kahredenler ve kahrolanlar O’na delildir…<br />
17- &#8220;el-Vehhab&#8221;: Çok fazla ihsan eden, çeşit çeşit nimetleri daima bağışlayan.<br />
Bitmez tükenmez nimetler O’na delildir…<br />
18- &#8220;el-Rezzak&#8221;: Bütün mahlukatın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.<br />
Bütün rızık sahipleri ve anaların her aciz yavruya hazır rızık akıtan memeleri O’na delildir…<br />
19- &#8220;el-Fettah&#8221;: Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran, darlıktan kurtaran.<br />
Açılan kapılar, fırsatlar ve imkanlar O’na delildir…<br />
20- &#8220;el-Alîm&#8221;: Her şeyi en ince noktasına kadar bilen, ilmi ebedi ve ezeli olan.<br />
Bütün ilim ve alimler O’na delildir…<br />
21- &#8220;el-Kabd&#8221;: Dilediğine darlık veren, sıkan, daraltan.<br />
Bütün sıkılan, daralan ve bunalanlar O’na delildir…<br />
22- &#8220;el-Bast&#8221;: Dilediğine bolluk veren, açan, genişleten.<br />
Bütün zenginlik ve refah sahipleri O’na delildir.<br />
23- &#8220;el-Hafd&#8221; Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan, dereceleri düşüren.<br />
Bütün inenler, düşenler ve alçalanlar O’na delildir.<br />
24- &#8220;el-Rafi&#8221;: Yukarı kaldıran, yükselten, dereceleri yükselten.<br />
Bütün çıkanlar, kalkanlar ve yükselenler O’na delildir…<br />
25- &#8221;el-Mu&#8217;iz&#8221;: İzzet veren, aziz kılan.<br />
Bütün azizler O’na delildir.<br />
26- &#8220;el-Muzill&#8221;: Zillete düşüren, hor ve hakir eden.<br />
Bütün zeliller O’na delildir.<br />
27- &#8220;el-Semi&#8221;: Her şeyi işiten.<br />
Bütün söz söyleyenler ve söyleneni işitenler O’na delildir.<br />
28- &#8220;el-Basir&#8221;: Her şeyi gören.<br />
Bütün görünenler ve görenler O’na delildir.<br />
29- &#8220;el-Hakem&#8221;: Hikmet sahibi olan, yaptığı her işte hikmeti gözeten, hükmeden.<br />
Bütün hikmet erbabı O’na delildir.<br />
30- &#8220;el-Adl&#8221;: Son derece adaletli olan.<br />
Bütün kanunlar ve adaletli hakimler O’na delildir.<br />
31- &#8220;el-Latif&#8221;: En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, lütuf ve ihsan sahibi olan.<br />
Bütün latif san’at ve işler O’na delildir.<br />
32- &#8220;el-Habir&#8221;: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberi olan.<br />
Bütün haberler ve haber getirenler ve bu haberleri işitenler O’na delildir…<br />
33- &#8220;el-Halim&#8221;: Yumuşak davranan, hilmi çok olan.<br />
Bütün yumuşak kalpliler ve merhametliler O’na delildir.<br />
34- &#8220;el-Azim&#8221;: Pek azametli olan, yüce.<br />
Bütün azamet sahipleri O’na delildir.<br />
35- &#8220;el-Gafur&#8221;: Çok bağışlayan, mağfireti çok.<br />
Bütün affeden ve affedilenler O’na delildir…<br />
36- &#8220;el-Şekûr&#8221;: Kendini rızası için yapılan amelleri daha ziyadesi ile karşılayan.<br />
Bütün razı ve memnunlar O’na delildir…<br />
37- &#8220;el-Aliyy&#8221;: Çok yüce.<br />
Bütün yücelik makamları O’na delildir…<br />
38- &#8220;el-Kebir&#8221;: Pek büyük.<br />
Bütün büyükler O’na delildir…<br />
39- &#8220;el-Hafîz&#8221;: Yapılan işleri bütün tafsilatıyla hıfzeden, her şeyi afet ve belâdan koruyan.<br />
Bütün kayıtlar ve kaydedenler, hafızlar ve koruyucular O’na delildir…<br />
40- &#8220;el-Mukit&#8221;: Bilen, tayin eden. Her yaratılmışın rızkını veren.<br />
Bütün rızık sahipleri O’na delildir…<br />
41- &#8220;el-Hasîb&#8221; Herkesin hayat boyunca yaptıklarını bütün teferruatıyla hesabını iyi bilen.<br />
Mahlukatına kafi olan.<br />
Bütün muhasipler ve hesaplar O’na delildir…<br />
42- &#8220;el-Celîl&#8221;: Azamet , ululuk sahibi olan.<br />
Bütün celallenenler ve ulular O’na delildir…<br />
43- &#8220;el-Kerîm&#8221;: Çok ikram edici<br />
Bütün cömertler O’na delildir…<br />
44- &#8220;el-Rakîb&#8221;: Bütün varlıklar ve bütün işler kontrolü altında bulunan.<br />
Bütün kontrol eden ve edilenler O’na delildir…<br />
45- &#8220;el-Mucîb&#8221;: Kendine yalvaranların isteklerini veren, dualarını kabul eden.<br />
Yerine gelen bütün istekler O’na delildir…<br />
46- &#8221; el-Vasi&#8217; &#8221; Lütfu bol olan, tüm niteliklerinde sonsuzluk derecesinde geniş olan.<br />
Bütün genişlikler ve sonsuz nimetler O’na delildir…<br />
47- &#8220;el-Hakîm&#8221;: Emirleri, kelamı ve bütün işleri hikmetli, hikmet sahibi olan.<br />
Bütün hakimler ve hakemler O’na delildir…<br />
48- &#8220;el-Vedûd&#8221;: Kullarını en fazla seven, sevilmeye en layık olan.<br />
Bütün seven ve sevilenler O’na delildir…<br />
49- &#8220;el-Mecîd&#8221;: Şan, şerefi çok üstün olan.<br />
Bütün şöhretler ve şan, şeref sahipleri O’na delildir…<br />
50- &#8220;el-Ba&#8217;is&#8221;: Ölüleri dirilten , kabirlerden çıkaran.<br />
Topraktan dirilerek çıkan bütün tohumlar O’na delildir…<br />
51- &#8220;el-Şehîd&#8221;: Her zaman ve her yerde hazır ve nazır olan.<br />
Bütün şehadetler O’na delildir…<br />
52- &#8220;el-Hakk&#8221;: Vacib&#8217;ul vücud olan, varliği hiç değişmeden duran.<br />
Bozulmadan, dağılmadan duran her şey O’na delildir…<br />
53- &#8220;el-Vekil&#8221;: Tevekkül sahiplerinin işini düzeltip onlardan daha iyi temin eden.<br />
Bütün hallolan işler O’na delildir…<br />
54- &#8220;el-Kaviyy&#8221;: Pek kuvvetli.<br />
Bütün güçler ve güce ram olanlar O’na delildir..<br />
55- &#8220;el-Metin&#8221;: Pek güçlü.<br />
Bütün güçlüler ve güç arzulayanlar O’na delildir..<br />
56- &#8220;el-Veliyy&#8221;: Mü&#8217;min kullarının dostu.<br />
Bütün sadık dostlar O’na delildir…<br />
57- &#8220;el-Hamîd&#8221;: Ancak kendine hamd edilen, bütün varlığın diliyle övülen.<br />
Bütün hamdedenler O’na delildir…<br />
58- &#8220;el-Muhsi&#8221;: Sonsuza kadar da olsa, her şeyin sayısını bilen.<br />
Bütün sayılar, sayılanlar ve bunları sayanlar O’na delildir…<br />
59- &#8220;el-Mubdi&#8221;: Mahlukatı maddesiz ve örneksiz olarak baştan yaratan.<br />
Eşsiz san’at eseri canlılar ve bunların kolaylıkla yaratılmaları ve tek bir elden yaratılmaları O’na delildir…<br />
60- &#8220;el-Mui&#8217;d&#8221;: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan.<br />
Bütün kaybolup tekrar ortaya çıkanlar O’na delildir…<br />
61- &#8220;el-Muhyi&#8221;: İhya eden, dirilten, can bağışlayan.<br />
Koca bir bahar olduğu gibi, bir tek çiçek dahi O’na delildir…<br />
62- &#8220;el-Mumit&#8221;: Canlı mahlukatın ölümünü yaratan, öldüren.<br />
Bütün ölenler O’na delildir…<br />
63- &#8220;el-Hayy&#8221; Diri, tam ve mükemmel manasıyla hayat sahibi.<br />
Bütün yaşayanlar ve hayat sahipleri O’na delildir…<br />
64- &#8220;el-Kayyum&#8221;: Yarattıklarının işini çeviren, her işleneni bilen, evveli olmayan.<br />
Bütün işler ve bu işleri takip edenler O’na delildir…<br />
65- &#8220;el-Vacid&#8221;: İstediğini, istediği vakit bulan.<br />
Bütün vücud bulanlar ve her an yeniden yaratılanlar O’na delildir…<br />
66- &#8220;el-Macid&#8221;: Kadri ve şanı büyük, kerem ve hoşgörüsü bol.<br />
Bütün hoşgörü sahipleri O’na delildir…<br />
67- &#8220;el-Vahid&#8221;: Tek. Zat&#8217;ında, sıfatlarında, isimlerinde, ef&#8217;alinde ortağı ve benzeri olmayan.<br />
Bütün tekler O’na delildir…<br />
68- &#8220;el-Samed&#8221;: Her şeyin muhtaç olduğu, fakat hiçbir şeye muhtaç olmayan.<br />
Bütün ihtiyaç sahipleri ve ihtiyacını karşılayanlar O’na delildir…<br />
69- &#8220;el-Kâdir&#8221;: İstediğini, istediği gibi yaratmaya muktedir olan.<br />
Bütün irade ve kudret sahipleri O’na delildir…<br />
70- &#8220;el-Muktedir&#8221;: Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde dilediği gibi tasarruf eden.<br />
İrade ve kudretimizin üstündeki her şey O’na delildir…<br />
71- &#8220;el-Mukaddim&#8221;: İstediğini öne getiren, öne alan.<br />
Bütün öndekiler O’na delildir…<br />
72- &#8220;el-Muahhir&#8221;: İstediğini geri koyan, arkaya bırakan.<br />
Bütün geridekiler O’na delildir…<br />
73- &#8220;el-Evvel&#8221;: Her şeyden önce var olan.<br />
Bütün ilkler O’na delildir…<br />
74- &#8220;el-Ahir&#8221;: Her şey helak olduktan sonra geri kalan.<br />
Bütün sonlar O’na delildir…<br />
75- &#8220;el-Zahir&#8221; Varlığı sayısız delillerle açık olan.<br />
Bütün görünenler ve bütün bu deliller O’na delildir..<br />
76- &#8220;el-Batin&#8221; Akılların idrak edemeyeceği, yüceliği gizli olan.<br />
Bütün gizliler, gizlenenler O’na delildir…<br />
77- &#8220;el-Vâli&#8221;: Evreni ve evrendeki bütün olayları tek başına idare eden.<br />
Bütün idareciler ve idare edilenler ve kainattaki düzen O’na delildir…<br />
78- &#8220;el-Müteâlî&#8221;: Aklın mümkün gördüğü her şeyden, her halden pek yüce olan.<br />
Bütün yüce sıfatlar O’na delildir…<br />
79- &#8220;el-Berr&#8221;: Kullarına iyilik ve ihsan, nimetleri bol olan.<br />
Bütün iyilik ve ihsanlar ve nimetler O’na delildir…<br />
80- &#8220;el-Tevvâb&#8221;: Tevbeleri kabul edip günahları bağışlayan.<br />
Bütün tevbe edenler O’na delildir…<br />
81- &#8220;el-Muntakîm&#8221;: Günahkarlara adaletiyle, hak ettikleri cezayı veren.<br />
Bütün intikamlar, intikam alan ve alınanlar O’na delildir…<br />
82- &#8220;el-Afuvv&#8221;: Affeden, mağfiret eden.<br />
Bütün affedilenler O’na delildir…<br />
83- &#8220;el-Rauf&#8221;: Merhamet edici, pek şefkatli.<br />
Bütün şefkat sahipleri ve şefkate muhtaç olanlar O’na delildir…<br />
84- &#8220;Mâlik&#8217;ül-Mülk&#8221;: Mülkün ebedi-ezeli sahibi.<br />
Bütün mülkler ve mülk sahipleri O’na delildir…<br />
85- &#8220;Zülcelâli ve&#8217;l ikrâm&#8221;: Hem azamet sahibi, hem fazl u kerem sahibi.<br />
Güçlü ve cömert herkes O’na delildir…<br />
86- &#8220;el-Muksit&#8221;: Hükümleri ve işleri yerli yerinde olan.<br />
Bütün doğru karar ve işler O’na delildir…<br />
87- &#8221; el-Cami&#8217;&#8221;: İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan.<br />
Bütün dağılıp toplananlar O’na delildir…<br />
88- &#8220;el-Ganiyy&#8221;: Çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan.<br />
Bütün zenginlikler O’na delildir…<br />
89- &#8220;el-Muğni&#8221;: Dilediğine zenginlik veren, müstağni kılan.<br />
Bütün zenginler O’na delildir…<br />
90- &#8221; el-Mani&#8217; &#8221; Bazı şeylerin meydana gelmesine müsaade etmeyen, engelleyen.<br />
Bütün engeller ve engel koyanlar O’na delildir…<br />
91- &#8220;el-Darr&#8221;: Keder ve zarar verecek şeyleri yaratan, hüsrana uğratan.<br />
Bütün hüzün, keder ve hüsranlar O’na delildir…<br />
92- &#8221; el-Nafi&#8217; &#8220;: Hayır ve menfaat verecek şeyleri yaratan, faydalandıran.<br />
Bütün hayır ve menfaatler ve fayda sağlayanlar O’na delildir…<br />
93- &#8220;el-Nur&#8221;: Alemleri nurlandıran, dilediğine nur veren, nur olan.<br />
Bütün nurlar ve nurlananlar O’na delildir…<br />
94- &#8220;el-Hadî&#8221;: Hidayete kavuşturan, kulunu hayırla muvaffak kılan.<br />
Bütün doğru yoldakiler O’na delildir…<br />
95- &#8221; el-Bedi&#8217;&#8221;: Örneksiz, misalsiz ve hayret verici alemler yaratan.<br />
Bütün alemler O’na delildir…<br />
96- &#8220;el-Bakî&#8221;: Varlığının sonu bulunmayan, ebedi olan.<br />
Bütün bitmeyenler ve sonsuzluk duygusu O’na delildir…<br />
97- &#8220;el-Varis&#8221;: Varlığı devam eden, servetlerin hakiki sahibi.<br />
Bütün servetler ve miraslar O’na delildir…<br />
98- &#8220;el-Reşîd&#8221;: Bütün alemleri dosdoğru bir nizam ve hikmetle akıbetine ulaştıran.<br />
Yerli yerinde duran her şey O’na delildir…<br />
99- &#8220;es-Sabûr&#8221;: Çok sabırlı olan, isyankarlardan acele intikam almayan&#8230;<br />
Bütün sabredenler ve mühlet verilenler O’na delildir…<br />
En nihayetinde ise her şey O’nun varlığına delildir…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/allahin-99-ismi-ve-varliginin-99-delili.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsanlık için göç vakti!</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insanlik-icin-goc-vakti.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insanlik-icin-goc-vakti.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:32:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[insanlık]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=25</guid>
		<description><![CDATA[Göç&#8230;
Fakat nereye?
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.
Göç&#8230;
Fakat nereye?
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.
İnsanlık tarihinde göçlerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Göç&#8230;<br />
Fakat nereye?<br />
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.<br />
Göç&#8230;<br />
Fakat nereye?<span id="more-25"></span><br />
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.<br />
İnsanlık tarihinde göçlerin çok önemli bir yeri ve işlevi vardır. İnsanlar bir yerdeki kaynakları tükettikçe hep başka yerlere göç etmişler, bazen göçler savaşlardan ve zulümden kaçmak için yapılmış. Hepsindeki ortak nokta ise hep daha iyiye hep daha rahata ve de daha güzele göç etmek olmuş.<br />
Kavimler göçü çağların, Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret ise dünyanın kaderini değiştirmiş.<br />
Göç hem insanların, hem toplulukların hem de dünyanın kaderini değiştiren bir vaka aslında. On yıllardır insanları köylerden şehirlere göç etmekteler. Gün gelecek şehirler yaşanmaz hale gelince -ki şimdiden öyle- bu göç dalgası tam tersine doğru akacaktır. İnsanlık farkında olmadan hayat tarzı anlamında da göçler yaşıyor esasında.<br />
İnsanoğlu doğallıktan yapaylığa geçmiş, ancak bugünlerde yeniden doğal olana geri dönüş söz konusu. Yapaylık bir nevi mecburiyetten ortaya çıktı aslında. Herşey hızlandı, dolayısıyla insan da hızlanmalıydı. Doğal süreçler ise ekseriyetle yavaş ilerler. İnsan ise koşmalıydı, yürümeye vakit yoktu. Dolayısıyla herşeyin daha hızlısını fakat yapay olanını üretmek zorunda kaldık. Herşey daha pratik ve daha çabuk olmaya programlanmıştı. Bu sebeple estetik kavramını da yitirdi ya insanoğlu. Bir ay içinde binalar dikmeye başladık ve sırf bu sebepten ötürü mimaride bütün estetik anlayışımızı kaybettik. Halbuki eskiden bir yapıyı inşa etmek on yıllar hatta yüz yıllar sürüyordu. Ama neticesinde Piramitler, Aya Sofyalar ve de Tac Mahaller ortaya çıkıyordu. Bugün ise ne olduğu belirsiz, ruhsuz beton yığınları üretiyoruz ama bu konuda da hızlıyız. Köprüleri oldukça hızlı yapıyoruz ama asla bir Mostar yapamıyoruz yahut Mimar Sinan gibi köprüler inşa edemiyoruz. Şimdi ise ancak geçmişteki görkem ve ihtişama özenebiliyoruz ama yanından bile geçemiyoruz.<br />
Bu durum müzikte de bu şekilde. En mühim sanat dallarından biridir müzik. Peki siz hiç etrafınızda bir Beethoven yahut Dede Efendi görebiliyor musunuz? Hayır!<br />
Neden göremiyoruz çünkü artık müzik de endüstriyel bir nesne. Onu da hızlıca üretmek gerekiyor ve doğal yollardan değil de yapay, dijital ortamlarda üretmek gerekiyor. Tam da bu sebepten ötürü kulağımızdaki on yılların pası bir türlü silinemiyor. Eski güzel eserlerin güzel yorumlarıyla idare ediyoruz, müzikte de bir geriye göç sözkonusu oluyor haliyle. Eski güzel melodilere göç ediyoruz yenileri üretilmeyince.<br />
Ruhumuz, aklımız ve kalbimiz göç gerektiğini söylüyor. Hepimizi sıkan bu tekdüzelikten, sıradanlıktan ve yapaylıktan göç etmemiz gerektiğini hissediyoruz ama kaçacak yer de bulamıyoruz doğrusu.<br />
Eskiden yazılmış güzel kitapların birinci hamur yapraklarında geçmişi solumaya çalışıyoruz ama aldığımız koku boya, mürekkep ve selüloz kokusundan ibaret kalıyor. El yazması eserlere göç etmek istiyoruz belki kağıda bulaşan el emeğinin kokusunu alabiliriz diye ama onu da bulamıyoruz&#8230;<br />
Uygar olmayı becerdik böylece ama bakın yine de barbarlığa özeniyoruz. Göçer bir toplum olmaya doğru sürükleniyoruz.<br />
***<br />
Gelecekte küresel ısınmadan ötürü gerçek manada büyük göçler yaşanabileceği de söyleniyor. Bu da işin bir başka yönü tabii ki. O kadar tükettikki dünyamızı, olacağı buydu ne yazıkki.<br />
Bir fotoğraf sanatçısı 20 küsür yıldır onlarca fotoğrafını çektiği krater gölünün kurumaya yüz tuttuğunu görünce esef duyuyor. Bir ressam &#8220;artık hiç kimse Mona Lisa gibi gülümsemiyor&#8221; derken eskiye özlemini dile getiriyor aslında. Fotokopi bir hayat yaşıyoruz ya artık, bir hattat çizecek &#8220;vav&#8221; bulamadığından eyvahlar ediyor kaderine. Çizecek bir hattat kalmayana dek tükettiğimiz için bütün &#8220;vav&#8221;ları ve bütün eski &#8220;vav&#8221;lar &#8220;photoshop&#8221; programlarında yapay bir şekilde çizilebildiği için belki de Hamidullahlar yaşamıyor artık aramızda. Tam da bu sebepten ötürü Mona Lisa gülümsemiyor eskisi gibi.<br />
Artık eylüller ilham vermiyor hüzünlü şairlere, temmuzlar ise ruhlara aşk salmıyor Akdeniz&#8217;de. Çünkü ne Eylülde yaşanıyor sonbahar, ne de Temmuz&#8217;da Akdeniz&#8217;de esiyor aşk meltemleri eskiden estiği gibi. Varsa yoksa Balkanlardan esen soğuk hava dalgası var ruhlarda, peki ya Balkanlar da kaybedince Tuna&#8217;nın yeşilliğini, geriye artık ne kalabilir ki?<br />
Mısır&#8217;da Nil&#8217;in, Mezapotamya&#8217;da Fırat ve Dicle&#8217;nin kuruduğunu bir düşünün. Küresel ısınma devam ederse bunların olmayacağını kim garanti edebilir ki. İstanbul Boğazı&#8217;nın çamur deryasına dönüşmüş ve kurumuş halini yansıtan fotoğrafı gördünüz mü? Belki de abartı, belki de karamsarlık ancak herşey tükeniyorsa, Boğaz da tükenemez mi? &#8220;Serinliği kaynatan bu gümüş mangal&#8221;, geçmişte yaşanmış aşkları ve tatlı hatıraları küresel ısınmanın da etkisiyle yakıp, kül edemez mi?<br />
Bir ürün bir reklam yapıyor televizyonlarda. Bir kadın güzelleşiyor (!) makyajla ve photoshop yardımıyla ve ürün soruyor haklı olarak: &#8220;Neden güzellik anlayışımız bu kadar çarpıtılmış? Güzelliğin yapay olmaması gerektiğine inanıyoruz&#8221;&#8230;<br />
Neden bu kadar çarpıtıldığımızı düşündünüz mü hiç?<br />
***<br />
Göç etmek, seyahat etmek, gitmek insan için vazgeçilmez bir ihtiyaç. Baudelaire &#8220;her nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi geliyor&#8221; der&#8230; Bunu hem ruhumuzla hem de bedenimizle apaçık hissediyoruz bugün. Peki nereye kaçacağız? İmkanı olanlar aya çıkma planları yapmaya başladılar bile. Bu güzel dünyayı bırakıp aya çıkacağız, orada tüketecek birşey yok gerçi ama tüketeceklerimizi de yanımızda götürebiliriz pek tabii ki. Sonra da oradan oturup bakarız dünyanın yok oluşuna. Her halükarda terkedeceğimiz bu dünyayı, yazılandan daha evvel terketmek kaderimizi değiştirmeyecek. Teker teker ölmemiz doğal belki. Ancak bütün bir insanlık olarak terkediyoruz dünyayı heralde bunun farkında değiliz. İnsanlık nerede diye sesler gelmesi de bu yüzden. Dünyayı karanlığa, yok oluşa ve bitişe terkediyoruz.<br />
***<br />
Bu seferki göçün etkileri kalıcı ve bitirici olacak. Son iki yüzyılda hızlı bir tüketime ve tükenişe başlayan insanoğlu önce geriye göç etmek isteyecek, kurtulmak için son bir hamle yapacak belki de. Ama bunu başaramazsa ve eğer vakti de gelmişse geri dönüşü olmayan bir göçe mecbur kalacak.<br />
Aşkları bile tüketebilen biz, işte o zaman TÜKENECEĞİZ.<br />
(Genç Yaklaşım &#8211; Nisan, 2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insanlik-icin-goc-vakti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
