Son günlerde iş dönüşü evde ilk yaptığım işlerden biri önce biraz bişeyler atıştırmak ardından ise bir film izlemek oluyor. Bugün de öyle oldu. Bugün izlemek için seçtiğim film ise 1990 yapımı bir bilim kurgu filmi olan Flatliners idi.. Seneler önce izlemiştim bu filmi.. Ancak tekrar izlediğime sevindim. Joel Schumacher’in yönettiği Flatliners da Kiefer Sutherland, Julia Roberts ve Kevin Bacon gibi usta oyuncular rol alıyor.. Konu ise oldukça ilgi çekici… Beş tıp öğrencisi, ölümden sonra insanın neler deneyimlediğini araştırmak için sırayla ölüyorlar.. Böyle söyleyince çok saçma geliyor :) Ancak bunu tabii ki bilimsel yollarla yapıyorlar. Yani kanlarına potasyum falan gibi maddeler şırınga ediyorlar, sonra vücut ısısını düşürüyorlar.. Ardından gelsin bir elektro şok.. Ve kalp duruyor, beyin ölümü gerçekleşiyor.. Elektrokardiyogram cihazında düz çizgi görünüyor… Yani ölüm gerçekleşmiş durumda.. Bu halde önce 2 dakika kalıyorlar.. Sonra işi geliştirerek 5 dakikaya kadar çıkmayı deniyorlar.. Ancak ölümün sonrasında garip haller meydana gelmeye başlıyor bu doktorların hayatlarında ve önceki günahlarıyla yüzleşiyorlar..
İyi bir bilim kurgu denemesi.. Filmin üzerinde durduğu konu ölüm ve ölüm sonrası.. Hal böyle olunca hiç kimsenin kesin fikir sahibi olmadığı bir konuyla karşı karşıyayız (Dinlerin ve inanç felsefelerinin öngördükleri hariç tabii)… İnançlı insan elbette ölüm ve ölümden sonrası hakkında bilgi sahibi.. Dinin bu konuda bize söyledikleri var… Ancak pozitivist bilim bu konuda sessiz… Ve de çaresiz… İşte filmin en önemli yönü de bu bence.. Bilimin ölüm hakkındaki fikri nedir? Ölümden sonrası ile ilgili bir düşüncesi var mı? Filmde bu sorgulamayla da karşılaşacaksınız..
Flatliners filmin orjinal ismi.. Elektrokardiyogram cihazındaki düz çizgiden (flat line) türetilmiş.. Bu düz çizgide astral bir seyahate çıkıyorsunuz ve siz de bir “flatliner” oluyorsunuz…
Herkese iyi seyirler..
Aa bu arada filmin “My name is Earl”ü anımsatan bir yönü de var… Yani geçmişte yaptığınız hata ve günahlarla hesaplaşmak, hatta helallik dilemek gibi :)
ABD Başkanı Barack Obama’nın Kahire’den İslâm dünyasına yaptığı konuşma genel itibariyle oldukça olumlu ve umut verici oldu. Obama’nın konuşmasındaki en önemli noktalar; ABD’nin İslâm dünyası ile ilişkilerinde yepyeni bir başlangıç öngörmesi, Irak ve Afganistan’da kalıcı olmadıklarını söylemesi ve demokrasi ihracının doğru olmadığını kabul etmesi, Filistin Devleti’nin gerekliliğini zikredip, İsrail’in iskân politikasıyla Filistin’i Yahudileştirme çalışmalarını kesin bir dille red etmesi, Filistin halkının acılarına dikkat çekmesi, şiddet ve radikalizmin çözüm olmadığını vurgulaması, ABD’-nin bölgede tek ilgilendiği şeyin bundan böyle petrol olmadığını ifade etmesi ve İslâm’ın medeniyete yaptığı katkıları kabul edip, İslâm hakkında hakkaniyet ölçülerine uyan, takdirkâr ifadeler kullanması olarak sıralanabilir. Read the rest of this entry »
Bugünlerde eski filmleri izlemeye merak saldım. Bu kabilden olarak dün Vertigo adlı filmi izledim… Vertigo 1958 yapımı bir Alfred Hitchcock filmi.. James Stewart ve Kim Novak başrollerde oynuyor.. Özellikle Novak’ın sade güzelliği ve dramatik performansı ile Stewart’ın serinkanlılığı filmi izlenir kılıyor.. Senaryo ve kurgu olarak da oldukça dikkate değer bir yapım Vertigo bence… Bir kere senaryosu çok özgün.. İnsanı şaşırtan bir gidişat ve sona sahip.. Ayrıca sürükleyicilik de var… Filmi izlerken 58 yapımı olduğunu unutmamak ve sinema tekniklerinin ne kadar emekleme çağında olduğunu düşünmemek kaydıyla izlenirse tam bir başyapıt bile denilebilir.. Filmde kullanılan zoom tekniği (geri giden kameranın birden zoom hareketi yapması) sinema literatürüne Vertigo Hareketi olarak ismini bile vermiş.. Artık gerisini siz düşünün. Vertigo’nun esas manası ise çok daha farklı bir literatüre ait.. Vertigo bir tıp terimi olup, ‘baş dönmesi’ anlamına geliyor.. Filmde bir kovalamaca sonucu yüksek bir yerden düşme tehlikesi yaşayan Dedektif Scottie Ferguson (James Stewart), kendisini yukarı çekmek isteyen polis arkadaşının düşüp ölmesi sonucu bir yüseklik korkusuna yakalanır.. Polisliği bırakmak zorunda kalır ve özel dedektiflik yapmaya başlar. Bu sırada eski arkadaşı Gavin Elster, Ferguson’dan karısını takip etmesini ister. Elster’in güzel ve genç karısı Madeleine (Kim Novak) son zamanlarda garip davranışlar içindedir ve kocası bu durumdan endişe eder.. Madeleine’in peşine düşen Ferguson zamanla içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağının içine düştüğünü farkettiğinde artık çok geç olur.. Hiç beklenmedik bir yere bağlanan senaryo, en sonunda ise muhteşem ve çarpıcı bir finalle son buluyor.. Özellikle son sahneye gelene kadar lütfen soluklarınızı bırakmakta acele etmeyin derim..
Herneyse.. Eski sinemanın tadı bir başka oluyor sahiden.. Bunu eski Yeşilçam filmlerinde de yaşarsınız zaman zaman.. Ancak eski Holywood bugünküne nazaran daha bir başka sahiden.. Daha sade, daha az efektli ancak daha bir içten ve sahici.. Alfred Hitchcock ise bu türden hoşlananlar için Mariuana etkisi yapıyor..
Benden söylemesi derhal filmi edinip izleyin.. Download etmek mümkün.. Bulması çok zor değil, zira bir çok otoritenin en iyiler listesinde ilk 10 içinde yer alıyor bu film…
Bugün sabah işe geldiğimde her gün mutad olduğu üzere dizgi servisindeki arkadaşları ziyaret ettim. Orada çok sevdiğim Sedat abi hararetle bişeyler anlatıyordu. Meğer yine Basın kartıyla otobüse binmek isterken, cins bir şoföre denk gelmiş.. Ancak bu sefer olay iyice çığrından çıkmış. Sedat abinin anlattığı olay tipik bir Türkiye tablosuydu esasında. Kısaca olayı şöyle özetleyelim. Read the rest of this entry »
Bugünlerde Bahçeşehir Üniversitesi Amerikan Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Global Liderlik Forumu’na katılmak üzere ülkemize gelen, Reagan dönemi eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle, bir televizyondan ötekine dolaşarak çeşitli açıklamalarda bulunuyor. Adeta soyisminin sesteşine nazire yapar gibi ‘inciler’ saçıyor etrafa denebilir… Read the rest of this entry »
Çoğu kimse izlemiştir heralde. Slumdog Millionaire’i.. Tam bir başyapıt olduğunda da kimsenin şüphesi yoktur diye düşünüyorum. Gerçekleri bütün çıplaklığıyla işleyen, biraz romantizm, idealizm ve tabii ki aşkla süslenmiş dramatik bir yapım. Mutlu sonla bitse de insanın içinde derin bir hüzün ve rahatsızlık duygusu bırakan filmlerden.. Geçenlerde bu filmde rol alan o ufacık Hindistanlı veletlerin Mumbai’nin arka sokaklarında bulunan gecekondu evlerinin yıkıldığını duyduk.. Ayrıca Latika’yı ailesi para karşılığı evlatlık vermek istiyormuş… O çocukların gözyaşları içindeki görüntülerini izlemek lazım filmi izledikten sonra… Film 326 milyon dolar hasılat yaptı.. 8 dalda Oscar aldı… Gelin görün ki filmde rol alan çocukların (Salim ve Latika-en küçük halleri) bile hayatına ufak da olsa bir pozitif katkısı bulunmamıştı… Yapımcılar ellerinden gelen yardımı çocuklara yaptıklarını söylemişler pişkin pişkin.. Bu mu lan yaptığınız yardım… Lanet olasıcalar!!! Çocukcağızların evi yıkıldı.. Belki de hayalleri de… Bu fakirlerin hikayesinden milyon dolarlar kazananlar gurur duyabilir bununla… Ancak bana “a little bit gerçek dünya” gibi geldi bu… Film de tam anlamıyla bunu anlatıyordu esasında.. Gerçekleri.. Dünyayı daha acı dolu bir yer haline getirmekte insanoğlunun üstüne yok.. Melekler bir yandan haklıydı belki de.. Ancak Allah onların bilmediği şeyleri biliyor elbet.. Bizim bilmediklerimizi de.. Biz ufacık aklımızla olan biteni yorumlamaya çalışıyoruz sadece.. Ve üzülüyoruz elbette.. Ancak hiçbirşeyin karşılıksız kalmayacağını bilmek biraz olsun teselli veriyor.. Elimizde ne var ki bundan başka.. Şimdi söyleyin bakalım “Who wants to be a millionaire”!
ps. Bu arada bu şarkının Jai Ho adlı soundtrack’ini dinlemeyen varsa lütfen buradan dinlesin.. Bence en az film kadar muhteşem… E buyurun dinleyin o zaman…
pps. Ha bir de bu çocukların acılarının konu edildiği haberi de izleyiniz… ve ibret alınız…
Rammstein’in* çok güzel bir video klibi var. “Amerika” adlı.. Ana teması hayatımızı Amerikan kültürü kapladı, aslında hepimiz nerede olursak olalım Amerika’da yaşıyoruz mesajları içeriyor.. Esasında çağımızın kaçınılmazlarından biri olan küreselleşme dedikleri şey dünyamızı bir “small village” yaptı yani küçük bir köye çevirdi. E bu köye bir ad gerekiyordu onun da adı Amerika oldu diyebiliriz. Peki neden öyle oldu? Çünkü Amerika güçlü ve hakim.. Dolayısıyla kültürler arası etkileşimde onun kültürü baskın oldu. Neden? Çünkü bütün kitlesel iletişim araçları onların kontrolünde.. Dolayısıyla hamburger, coca cola, blue jeans ve mickey mouse hayatımızın kaçınılmaz parçaları haline geldi.. Bundan şikayetçi olanlar var şüphesiz.. Şikayetçi olmaktan da bir çok yönden haklılar.. Zira Amerikan tarzı hayat çok da matah bir şey değil.. Ama ben hamburger-patates kızartması-kola üçlüsünden vazgeçemeyeceğimi burada belirtmek isterim.. Ama elbette “yerli malı herkes onu kullanmalı” mesajını da verelim. Haaa! Gayri meşru hayata zaten kökten karşıyım.. :) Hasılı kelam Rammstein doğru söylüyor: We are living in America!! Haydi buyurun izleyelim nasıl söylüyor:
*Rammstein: Rammstein Alman bir müzik topluluğudur. NDH Metal müzik topluluğu içindedirler. Tarzları Dans metal türündedir (“Tanz Metal”). Sadece Almanca müzik yapmaktadırlar. 1994′te kurulan grup dünya üzerinde 12 milyon albüm satmıştır. Hayranları arasında grup yazı dilinde R+ olarak da ifade edilir.Rammstein bugüne kadar 5 tane albüm yayımladı: Herzeleid (1995), Sehnsucht (1997), Mutter (2001), (Reise, Reise (2004) ve Rosenrot (2005). 5 stüdyo albümünün yanında 2 de canlı performans albümleri vardır. (Vikipedi öyle dedi…)
Ben Youtube’dan paylaşımlarda bulunuyorum ancak biliyorsunuz ülkemizde ne yazık ki hali hazırda bu siteye erişim engellenmiş durumda.. Bilmeyenler için söyleyim, eğer bilgisayarınıza Youtube Jacker adlı programı kurarsanız çok rahatlıkla hiçbir engelle karşılaşmadan bu siteye girebilirsiniz.. Ktunnel ile falan da uğraşmamış olursunuz böylece. Eminim çoğu kimse biliyordur ama yine de ben hatırlatayım dedim.. Youtube Jacker programını buraya tıklayarak indirebilirsiniz..
En güzel müzik yalnızken dinleniyor.. Hele ki hüzünlü ve içli ise.. Pink Floyd’dan Wish You Were Here * yahut Dan Wilson’dan Breathless** gibi.. Bazen gözyaşları eşlik ediyor müziğe.. Bazen de derin iç geçirmeler.. Bakışlar dalıyor uzaklara ve bilinmezliğe doğru.. Hayallerin yolculuğuna eşlik etmek istiyor gözler ancak karşıda duran çatlak ve rutubetli duvara çarpıyor.. Duvarın çatlaklarından sızıp dışarılara taşmaya çalışsa da başaramıyor ve oracıkta kilitlenip kalıyor.. Ancak hayaller öyle değil.. Onlara sınır yok.. Alabildiğine dolaşıyor kainatın düzleminde.. Hayallere eşlik eden hüzünlü bir müzik olunca da, genelde acı hatıralar oluyor en sık akla gelen.. Özlemler, hasretler, boşa çıkan umutlar ve suya düşen hayaller… Herneyse.. Müzik en iyi yalnızken dinleniyor.. Yalnızken de en iyi müzik dinleniyor.. Böylece insanın ruhu dinleniyor.. Biraz da melankoli var işin içinde tabii ki.. Onsuz da olmuyor.. “I am a melancholy man, that’s what i am, all the world astounds me and my feet are on the ground” diye bir şarkı geliyor aklıma çoook eski zamanlardan..***
Uzun bir gece olacak gibi.. Playlist ile başbaşa.. Hadi hayırlısı..
*** The Moody Blues – Melancholy Man şarkısının sözlerinden, çok damardır lütfen dikkatli olun dinlerken.. sonra uyarmadı demeyin.. Dinlemek için — http://www.youtube.com/watch?v=P_J9F-x6EsQ
Biraz önce bir gruptan “facebook’ta ışık oyunları başlıklı bir gönderi geldi.. Açtım okudum ve her zamanki gibi önce inanmadım ama denemeden de geçemedim.. Mevzu şu:
Facebook’ta ışık oyunları: Facebookta sayfanızı açın. 1- Klavyenizden iki kere yukarı ok işaretine basın… 2- İki kere aşağı ok işaretine basın… 3- Sol tuşa bi kere basın… 4- Sağ tuşa bi kere basın… 5- Sol tuşa bi kere basın… 6- Sağ tuşa bi kere basın… 7- “b” harfine basın… 8- “a” harfine basın… 9- Enter’a basın… 10- Son olarak farenizin sol tuşuna basın.”
Bunu yapınca birşey olacakmış güya.. İnanası gelmiyor insanın ya safça denedim yine de.. Birşeyler oldu sahiden de :))) İlk defa bu kadar sevindiğimi hissediyorum. Hoax* en sevmediğim şeydir benim.. İnternetin bilgiye kolay ulaşma özelliğini kullanarak bir takım insanlar başkalarını keklemeye çalışıyor hep. Yalan yanlış bir sürü bilgi mailler aracılığıyla dolaşıyor ortalıkta… İşte “Msn paralı olacakmış”, veya “bu maili gönder Microsoft sana şu kadar euro versin” sadedinde deli saçmaları… Ama bu sefer şunu yap bunu yap diyen bir mail geldi ve yapınca birşeyler oldu sahiden.. sevindim vallahi.. ha ne mi oldu diye sorarsanız.. İşte facebook’ta bir yerlere tıklayınca ışık hüzmeleri falan çıkıyor, yuvarlak yansımalar vesaire.. gereksiz bir atraksiyon denir ya işte öyle.. Olsun buna da şükür.. En azından keklenmedim ya.. Ohhhh diyorum.. Siz de deneyin.. Keklenmemiş olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşayın… ;)))
* HOAX: e-Posta adresi toplamak veya markaları karalamak için oluşturulan yalan haber içeren (asparagas) e-postalardır. Bu tür postalar genellikle ilgi çekici yalan haber içerikli olduğu için çabuk yayılır ve herkes birbirine doğruluğunu araştırmadan iletir (forward eder). (wikipedi öyle diyoo! inanmayan baksın :)