Zeytin Dağı'ndan Kudüs...

SEYAHATLER

İSRAİL (FİLİSTİN) SEYAHATİ

8 Haz , 2014  

Amman’da fazla oyalanmadan asıl maksadımız olan Kudüs’e gitmek üzere 50-60 km mesafedeki Kral Hüseyin Köprüsü üzerinden İsrail’e geçecektik. Amman’dan çıkmamız bir buçuk saatimizi aldı. Her tarafı birbirine benzeyen ve taşlardan yapılı binalardan ibaret bu şehirde üstüne üstlük doğru dürüst yol işareti ve tabelaları da bulamıyorsunuz. Ayrıca yol sorduğumuz insanlar da bize çok sıcak davranmıyorlar. Suriye’deki insancıl hava yerini daha soğuk bir iklime terk etmişti. Biz de güç bela şehirden çıkmış ve Kudüs’ü hayal ederek yolculuğumuza devam ediyorduk.

221783_10150162041972620_7234022_n

Kubbetüssahra

İsrail’e aracımızla geçemeyeceğimiz konusunda daha evvelden uyarılmıştık. Dolayısıyla uygun bir otoparka aracımızı bırakıp Ürdün-İsrail sınırını yayan olarak geçtik. Geçtik demesi kolay ancak İsrail sınırında tam 5 saat beklediğimizi söylemedik. Evet sınırda bizden başka hiç kimse kalmayıncaya dek bekletildik. 5 Türk, İsrail’in Allenby sınır kapısında ne olacağını bilmeden bekliyorduk. Kudüs’e gidecek olmanın hasreti ile başımıza ne geleceğini bilememenin korkusu birbirine karışıyordu. İsrailli görevlilere neden bekletildiğimizi sorduğumuzda tek aldığımız cevap “Güvenlik araştırması” oluyordu. Her seferinde neden bu ülkede bulunduğumuzu anlatmaya yeltenmeme rağmen sert bir ifadeyle “Sadece size sorarsak cevap verirsiniz, açıklamanıza gerek yok” cevabını alıyorduk. Anlaşılan o ki İsrailliler kendi istihbarat kanallarına çok güveniyorlar. Kan ve gözyaşı üzerine kurdukları korku imparatorluklarını 5-6 saat süren güvenlik araştırmalarıyla korumaya çalışıyorlar. Her beş dakikada bir ya bir bayan ya da erkek görevli gelip bize çok ilginç sorular soruyorlar. Örneğin babamızın, dedemizin isimleri ya da ne iş yaptıkları gibi… Memleketimiz, nerede doğup büyüdüğümüz… Hep bu tür sorular sorulmaktaydı. Anlaşılan Mossad kendi veri tabanında bir araştırma yapıyordu. Biz de “ya Sabır” çekerek tahammül gösteriyorduk.

221902_10150162041897620_2985337_n

Ağlama duvarı…

İsrail sınırından güç bela geçtikten sonra sınıra yarım saatlik mesafedeki Kudüs’e bizi götürmek üzere özel bir taksiyi sınır kapısında bekletmişler. Çünkü sınır kapısının bulunduğu bölgeye her araç giremiyor. Sadece izinli araçları sokuyorlar. Bizi Kudüs’e götüren taksi şoförü ile temkinli konuşuyoruz. Ancak birkaç dakika sonra Müslüman olduğunu anlıyor ve rahatça sohbet ediyoruz. Kudüs’ün genel yapısından bahsediyor, yaşananları anlatıyor. Kudüs’te yaşayabilmek için İsrail vatandaşı olmak zorunda olduklarını üzülerek söylüyor. Kudüs’te çok sayıda Müslümanın bu şekilde zorunlu İsrail vatandaşı olarak, baskı ve korku altında yaşadığından dem vuruyor. Şoförümüz genç bir Müslüman. Bunları anlatırken gözlerini kısıyor ve yumruklarını sıkıyor. Zaman zaman da iç geçiriyor. Kudüs tamamen duvarlarla hapsedilmiş. Şehre yaklaştığımızda ilk güvenlik kontrolünden geçiyoruz. Biz sırada beklerken orada bir hareketlilik olduğunu gözlemliyoruz. Şoförümüz korkmayın, bugün sınırların birinden bir sızma olmuş, o sebeple bu kadar telaşlı diyerek bizi rahatlatıyor. Daha sonradan öğreniyoruz ki, şoförün sızma dediği vakıa, Gazze’de Filistinli direnişçiler tarafından bir İsrail askerinin kaçırılması vakıasıymış. (Sonradan anladık ki biz tam Kudüs’e giriş yapacakken Gazze’de kaçırılan asker Gilad Şalit’ten başkası değilmiş. Şalit yüzünden Beyrut günlerce bombalanmış ve Gazze üzerine inanılmaz baskılar kurulmuştu. Gilad Şalit bugün hala Filistinli direnişçilerin elinde esir olarak yaşamaya devam ediyor…- Sonradan takasla serbest bırakıldı…) Biz Kudüs’te Şalit’in kaçırıldığını haberlerden öğrendik. Zaten Gazze’de o kadar şiddetli olaylar olurken Kudüs’te ise neredeyse kuş uçmuyor desek yeridir. Kudüs öylesi bir abluka altına alınmış ve öylesine izole edilmiş ki barış içinde yaşadığı yanılgısına kapılabilirsiniz.

Kutsal Kudüs’te iki gece!  

Kudüs’e vardığımızda hava kararmıştı. Hemen otele yerleştik. Oteller çok pahalı. Bulunduğumuz nokta Mescid-i Aksa’ya 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Kudüs çok düzenli ve temiz bir şehir. Trafik kurallarının işlediği ender Ortadoğu şehirlerinden birisi. Hepimizde bir Mescid-i Aksa heyecanı var. Orada vakit namazlarının kılınabildiğini öğreniyoruz. Bu durum bizi sevindiriyor. Yoldan geldiğimiz için üstümüz başımız fena halde pejmürde olduğundan o akşam Mescid-i Aksa’ya bu vaziyette gitmeyi istemiyoruz. Ertesi gün daha diri ve yepyeni bir heyecanla gidecektik.

218104_10150162042012620_5606635_n

Kudüs akşamları çok serin. Öyle ki; sokaklarda neredeyse üşüyoruz. Gündüz yakıcı sıcağa rağmen gecelerin bu denli hoş bir serinlikte olması bizleri şaşırtıyor doğrusu. Kudüs’e girdik gireli her şey ayrı bir hoşlukta görünüyor gözlerimize. Sanki toprağı bir başka renkte, havası bir başka kokuda buranın. İsra Suresinde geçen “Mescid-i Aksa‘llezi barekne havlehu” (Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa) ilahi kelamının manası bu olsa gerek diye düşünüyoruz.

Kudüs’te ilk gecemizde birkaç kişiden başka Yahudi görmüyoruz. Daha çok Müslümanlar çıkıyor karşımıza. Şehirde çoğunluk Müslümanlardan oluşuyor gibi geliyor bize. Zaten Kudüs’te hiç kimseden nüfus dağılımı konusunda sağlıklı bilgi alamıyoruz. Kimse tam olarak bilmiyor herhalde. Ancak edindiğimiz izlenim Müslümanların çoğunlukta olduğu yönünde. Yahudiler şehrin kuytu köşelerindeki lüks evlerinden çıkmıyor olmalılar diye düşünüyorum. Belki bunun sebebi daha çok Müslüman mahallelerinde vakit geçirmemiz de olabilir. Ertesi gün sabahtan Kudüs sokaklarına koyuluyoruz. İlk hedefimiz Mescidi Aksa’nın yakınlarındaki Mevlevihane’yi bulmak, daha sonra ise Mescidi Aksa’ya geçeceğiz. Eski Kudüs, Kanuni Sultan Süleyman’ın yadigârı surlar içinde yer alan büyüleyici güzellikte bir şehir. Dar ve taştan sokaklar, hep birbirine bağlanıyor. İslâm’ın kutsal şehirlerinden Kudüs, Beytü’l-Makdis, Mukaddes, el-Kuds ve Kuds-i Şerif gibi adlarla da anılır. İbranice’de Yeruşalim adıyla bilinir. Müslümanlar gibi Yahudiler ve Hristiyanlarca da kutsal sayılır.

Ağlama duvarı

Ağlama duvarı

Kudüs, bugün Siyonist İsrail tarafından işgal edilmiş durumda bulunan Filistin topraklarının ortalarında, Lut gölünün yaklaşık 24 km. batısında, Akdeniz’den yaklaşık 50 km içerde, denizle Şeria ırmağı arasında yer alır. Eski Şehir olarak anılan asıl Kudüs, kenarları yaklaşık bir km uzunluğundaki kare biçiminde surlarla çevrilidir. İkisi kapanmış durumda yedi kapısı bulunan Eski Kent, Kuzeydeki Şam kapısı ile batıdaki Yafa kapısından başlayarak merkezde kesişen iki ana cadde ile dört bölüme ayrılır. Kuzey doğudaki bölüm Müslüman, kuzey batıdaki bölüm Hıristiyan, Güney doğudaki bölüm Yahudi ve Güney batıdaki bölüm Ermeni mahallesi durumundadır.

Kudüs’e kutsallık veren yapılar Haremu’ş-Şerif içinde yer alır. Şehirden duvarlarla ayrılan Haremu’ş-Şerif’te ünlü Mescidu’l-Aksa ve Kubbetü’s-Sahra bulunmaktadır. Mescidu’l-Aksa, uzun süre Müslümanların kıblesi olan, Hz. Süleyman tarafından yapılmış Beytu’l-Makdis’in yerinde yükselir. Hz. Peygamber (asm)’in Mir’ac sırasında uğrak yeri olan bu mekânın hemen yakınında da bazı kutsal emanetlerin korunduğu Kubbetü’s-Sahra vardır. Mescidü’l Aksa’nın doğusunda ikinci Mabet’ten kalan duvarın bir bölümünü oluşturan Ağlama Duvarı, Yahudilerin en kutsal mekânıdır. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği sanılan yerle Hz. Meryem’in mezarının bulunduğu yerde yapılan kiliseler de Kudüs’ü Hristiyanlar gözünde kutsallaştırmakta, bir ziyaret mahalli durumuna getirmektedir.

Yine biraz tarihi bilgi vermekte yarar var. İskender’in İssos’ta kazandığı zaferden (M.Ö.333) sonra Kudüs ilk kez Batı siyasetinde önem kazandı. İskender’in ölümü üzerine Kudüs Ptolemaisos l. Soter’in payına düştü. (M.Ö 198)’de ise I. Selevkos Nikator’un soyundan gelen hanedanın eline geçti.

Mescid-i Aksa'nın içi...

Mescid-i Aksa’nın içi…

Bu dönemde Yunan etkisinin güçlenmesi ve Selevkos kralı Antiokhos IV. Epiphanes’in Beytu’l-Makdise saldırması (M.Ö.108) Kudüslülerin ayaklanmasına sebep oldu. M.Ö.167 Ayaklanma sonunda Selevkoslar kovuldu ve Hasmon hanedanı kuruldu.

M.Ö. 63’te Roma kralı Pompeus, Kudüs’ü ele geçirdi. Yahudi ulusçuluğu ile Roma arasındaki çatışma Büyük Herodes’in ustaca politikalarıyla engellendi. M.Ö. 40’ta Roma Senatosu kendini Celile valisi ilan etmiş olan Herodes’i Yahuda kralı yaptı. Herodes’in 36 yıllık krallığı sırasında Kudüs büyük bir gelişme gösterdi ve genişledi. Romalılar Herodes’in oğlu Arkhelaos’u krallıktan indirdiler ve yerine bir vali atadılar. Kudüs’ün beşinci Romalı valisi Pontius Pilatus Hz. İsa’yı (as) mahkûm eden kararı onaylamasıyla tanındı.

M. S. 66’da Yahudiler Roma’ya karşı ayaklandılar. 70’te Romalılar şehre girerek Beytü’l-Makdis’le birlikte her yeri yaktılar. Şehir 130’da bir ölçüde yeniden iskân edildi. Yahudiler 132-135 arasında Roma’ya karşı yeniden ayaklandılar. Kanlı biçimde bastırılan bu ayaklanma sırasında Yahudiler toplu biçimde katledildi, hayatta kalanlar ise dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı. Hadrianus burada Roma tarzında bir şehir oluşturmaya girişti. Onun uyguladığı planın ana çizgileri 20. yüzyıla kadar ulaştı.

Constantinus 313’te Hıristiyanlığı resmen tanıdı. Constantinus’un annesi Azize Helena’nın 326’da Kudüs’e giderek Gerçek Haç’ı bulması, başta Kamâme kilisesi olmak üzere birçok ünlü kilisenin yapılmasına sebep oldu ve böylece şehir Hıristiyanlığın kutsal merkezi olarak geliştiği yeni bir döneme girdi. Bu dönem 614’te Sasani istilasında Kudüslülerin kılıçtan geçirilmesi ve kiliselerin yıkılmasıyla sona erdi.

Kudüs’teki en önemli yapılardan biri de Kanuni Sultan Süleyman’ın 1538-1540 yılları arasında Haçlılar dönemine ait sur kalıntıları üzerine yaptırdığı Eski Kent surlarıdır. Geçmişi yer yer Bizans, Herodes, hatta Hasmon dönemlerine kadar uzanan surların yüksekliği yaklaşık on iki, kalınlığı bir metredir. Şehrin sokakları, ana caddeler dışında genellikle dar ve dolambaçlıdır. Taştan yapılan evlerinin odaları, zemininde genellikle bir sarnıç bulunan merkezi bir avluya açılır. Şehir, çeşitli üsluplardaki cami, sinagog, kilise ve sivil yapılarıyla mimari açıdan tam bir mozaik görünümündedir.

Mescid-i Aksa

Mescid-i Aksa

Beş bin yılı aşan tarihiyle dünyanın en eski şehirlerinden birisi olan Kudüs’ün ve de ilk Mısırlı hükümdarlarının adlarına M.Ö. 19-18. yüzyıl Mısır metinlerinde ve M.Ö.14. yüzyıldan kalan Amarna Mektupları’nda rastlanmaktadır. Bu metinlerdeki bilgilere göre şehrin adının ilk biçimi Urusalim’dir ve bunun “Allah’ın kurduğu (yer)” anlamına geldiği tahmin edilmektedir.

Tarihi verilerden izlenebildiği kadarıyla Yabusiler denilen karışık bir halkın yaşadığı Kudüs’ü M.Ö. 1000 dolaylarında Hz. Davud (as) ele geçirerek kırallığının başkenti yaptı. Oğlu Hz. Süleyman, Kudüs’ü genişleterek Beytü’l Makdis adıyla ünlü Birinci Mabed’i inşa ettirdi. Böylece Kudüs o dönem İslâm merkezi oldu. M.Ö.922’de Mısır firavunu I. Şesonk, M.Ö. 850’de Filistinlilerle Araplar, M.Ö. 786’da İsrailli Yaoş şehri yağmaladılar. Hizkiya şehri surlarla çevirdi ve Gihon Kaynağından su getirmek için yer altından bir kanal açtırdı. M.Ö.701’de Asurlu Sinahheriba şehri haraca bağladı. M.Ö. 614’te Kudüs kralı Babil’e sürgün edildi ve şehir yağmalandı. M.Ö.586’da Nabukadnezar (Matrix-severler hemen bu ismi hatırlarlar) Beytü’l Makdisi ve şehri tümüyle yaktı ve Yahudileri Babil’e sürdü. Sürgünü II. Kyros M.Ö. 538’de sona erdirdi. Kudüs’e dönen Yahudiler M.Ö. 515’te Beytü’l-Makdis’i ikinci adıyla yeniden inşa ettiler. M.Ö. yaklaşık 444’te Nehemya’nın şehir surlarını yeniden yaptırmasıyla Kudüs’ün konumu güç kazandı.

Kudüs, Hz. Ömer döneminde Müslümanlarca fethedildi (638). Ünlü Beytü’l Makdis’in yerinde Mescid-i Aksa diye bilinen mescid yapıldı. Emevilerden Abdülmelik bin Mervan, Mescid-i Aksa’yı genişleterek bazı kutsal emanetlerin de korunduğu ünlü Kubbetü’s Sahra’yı (Sarı kubbeli meşhur yapı) inşa ettirdi. Şehir, 969’da Fatımilerin eline geçti. Halife Hakim 1010’da Kudüs’teki tüm kiliselerin yıkılmasını emretti. Haçlılar 1099’da şehri istila ederek burada Kudüs Krallığını kurdular. Müslümanların şehre girmelerini yasaklayan Kudüs Krallığı 1187’de Salahaddin Eyyubi tarafından yıkıldı. 13. yüzyılın ortalarında Yahudiler yeniden Küdüs’e dönerek kendi mahallelerini kurdular. 1517’de Yavuz Sultan Selim’in fethiyle Kudüs’ün 400 yıl süren Osmanlı dönemi başladı. Kanuni döneminde büyük bir gelişme gösteren şehirde yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa (ki Osmanlı’ya isyan etmişlerdi) Kudüs’ü 1831’de ele geçirdi ise de Osmanlılar 1840’ta geri aldılar. Kudüs’ün Siyonistlerce işgali süreci 19. yüzyılın sonlarında başladı. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan Yahudiler 19. yüzyıl başlarında kurulan Siyonist örgütlerce Filistin topraklarına göçe teşvik edildiler. Rusya’da yaşayan bazı Yahudilerin göçmesiyle Filistin’de ilk Yahudi yerleşme bölgesi kuruldu (1882). 1905’te Rusya’daki ihtilal hareketleri sebebiyle ortaya çıkan ağır baskılardan kaçan Yahudilerin de Filistin’e göçmesi üzerine buradaki Yahudi nüfusu 90 bine ulaştı. Bu sayı 1925’te 110, Hitler’in Almanya’da iktidarı ele geçirmesiyle Almanya’dan yapılan göçlerle 1939’da 450 bini buldu. 1917’de Kudüs ve Filistin topraklarını işgal ederek 1948’e kadar ellerinde tutan İngilizler, Yahudilerin yerleşmelerine büyük kolaylıklar sağladılar. Bu sıralarda İngiltere ve ABD desteğini arkasına alan Siyonist terör örgütleri Filistin’in Müslüman halkına karşı terör ve katliam hareketine başladılar. Uluslararası alanda yaptıkları çalışmalar sonunda 1947’de BM’den Filistin’de bir Arap-Yahudi devleti kurulması yönünde bir karar çıkartan Siyonistler, İngilizlerin bölgeyi boşaltmaları üzerine Filistin topraklarının büyük bir bölümü ile Kudüs’ün yarısını işgal ederek İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiler (1948). Haziran 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail Kudüs’ün tamamını işgal etti ve burasının “sonsuz ve bölünmez” başşehirleri olduğunu açıkladılar. 1987’de ise Arapların ilk direnişi yani ‘ilk intifada’ başladı. Söz konusu mücadele bugün iyice zayıflayarak devam etmektedir. Zira Kudüs tamamen duvarlar ile çevrilmiş ve izole edilmiştir. Bugün Kudüs’ün konumu belirsizliğini korurken İsrail ve Filistin tarafları bir Filistin devleti kurulması fikri üzerinde uzlaşı aramaktalar.

205709_10150162040397620_5252241_n

Ne yazık ki geçtiğimiz yıllarda İsrail devleti Gazze halkı üzerine acımasız bir bombardıman başlatmış ve burada 1400 sivili öldürmüştü. Şimdilerde Gazze’nin abluka altına alınmış olması ve bu iğrenç saldırının yaralarını hali hazırda sarmış olmaması kalbimizi parçalıyor… (Temmuz 2014’te İsrail Gazze’ye tekrar kara harekatı başlattı…) Filistinli masum, zeytin gözlü çocukların başlarına misket bombaları atan zihniyet İsrail’in her karışında hissediliyor ne yazık ki… Bu korku imparatorluğunda zulüm rutin hale gelmiş adeta… Benzer bir zulmü Gazze’ye insani yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine karşı da sergilemiş olmaları doğrusu hiç de şaşırtıcı değildi. Bu saldırıda da 9 masum Türk vatandaşın acımasızca, uluslar arası karasularında canına kıydılar… Karşılığında bir özür bile dilemeden bu zalimliği sergileyen İsrail’e karşı ise bütün bir Birleşmiş Milletler dahi herhangi bir yaptırımda bulunamadı ve yaptıkları yanlarına kâr kaldı ne yazık ki… (Göstermelik özrü saymıyorum…) Öte yandan normal şartlar altında bölgede Türklere olan sevgi ve muhabbet son siyasi gelişmelerle daha da fazlalaşmış durumda. Yahudi İsrail’de ise ciddi bir Türkiye antipatisi var olduğunu söylemeye gerek yok sanırım… Filistinlileri saran ateş hali hazırda yanmaya ve yakmaya devam ediyor… Bu sorunun acil çözümü için ne yapılsa az… Ancak bizim Kudüs ve civarını gezilerimizde elde ettiğimiz netice şuydu ki, Filistin’in kurtuluşu ancak Filistinlilerin ellerindedir… Bir ve beraber olup bağımsızlık ve özgürlüğe inandıkları ölçüde muzaffer olacaklardır… Tarih böylesi bir zulmün devam edebileceğini yazmamış ve yazmayacaktır…

İşte tarih Kudüs’ü böyle anlatırken biz de garip duygular içinde Mevlevihaneyi Kudüs’ün Kuzeyindeki Şam Kapısı’ndan girerek kolaylıkla buluyoruz. Biz orada bekleşirken birisinin bizlere Türkçe konuşarak yaklaştığını görüyoruz. Tevafuk bu ya Türk Filistin Dostluk ve Kardeşlik Derneği Başkanı Musa Hijazi ile karşılaşıyoruz. Hijazi bize bir süre eşlik ediyor. Evinde misafir ediyor. Kendisi yüksek öğrenimini Türkiye’de tamamlamış. Dolayısıyla Türkçe’yi çok iyi biliyor. Bizlere çok acı şeyler aktardı. 14 yıldır Gazze’deki kızkardeşi ile görüşemediğinden yakındı. Filistin’in küçük küçük parçalara ayrılarak adeta hapsedildiğini ve akrabaların birbirleriyle görüşemediklerini anlattı.

208094_10150162040252620_1705438_n

Hijazi ile şehri dolaşırken bizlere sokaklardaki kameraları gösteriyor. Kudüs’ün dar sokaklarında tam 380 adet kamera olduğunu söylüyor ve “şu anda sizlerle bu sokakta konuştuğumuzu biliyorlar” diye de ekliyor. Bazen Müslüman gençlerin gece gizlice bu kemeraları kırdıklarını da tebessümle anlatıyor. İsrail işgal yönetiminin Kudüs üzerinde nasıl bir baskı rejimi kurmuş olduğunu daha yakından anlıyoruz. Daha sonra Musa beyin evine çıkıp Kudüs’e yukardan bakıyoruz. Musa Bey bize çok güzel bir projeden bahsediyor. Kendisinin bizzat ön ayak olduğu proje ile Kudüslü 60 Müslüman genç çiftin Mescidi Aksa’da yapılacak toplu bir törenle evlendireceklerini anlattı. Bu gençlerin her şeyleri karşılanacak ve baş göz edilecekmiş. Bunu duyunca çok sevindik ve tebrik ettik ancak hemen ardından eklediği kötü haberle sevincimiz kursağımızda kaldı. Bunun için Türkiye’den tam 90 bin dolar yardım tahsis ettiğini söyleyen Hijazi, “Buraya para sokmak mümkün değil, İsrail el koyabilir, dolayısıyla biz de işe resmiyet kazandırmak için araya  TİKA’yı (Türk İşbirliği Ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) sokmak istedik. Böylece para güvenle bize ulaşacak ve gençlerimizi evlendirecektik. Her şey yolunda giderken ve biz bütün Kudüs’te bu işi Türklerin yardımıyla yapacağımızı duyurmuşken, TİKA’nın Kudüs temsilcisi değişti ve yeni gelen zat, “benden önceki bütün projeleri durduruyorum, incelemem gerekiyor” diyerek havaleyi bloke ettirdi. Şimdi düğün törenine az kaldı ancak bu para gelmeyince ortada kaldık. Biz de zenginlerden üçer beşer toplayıp denkleştirmeye çalışıyoruz” diyerek acı acı elindeki yardım listesini gösteriyordu. Bu duruma fena halde üzülmüştük. Nasıl olur da böylesi hayırlı bir işe ket vurulabilir, tehir edilebilirdi. Burada söz konusu 60 gencin hayalleri değil miydi? Musa Hijazi’nin asıl endişesi ise halk tarafından Türklerin yardımıyla yapılacağı bilinen bu hayır işinin yapılamaması halinde Kudüs Müslümanlarının gözündeki Türk imajının zedeleneceği yönündeydi. Daha sonra güç bela da olsa bu düğün işinin yapılabildiği haberini alınca üzüntümüz nisbeten azalmıştı.

Musa Hijazi bizi Mevlevihane’ye götürdü ve buradaki araştırmamızda da çok yardımcı oldu.

Musa Beyle sohbetten sonra ayrılıyor ve sokaklara geri dönüyoruz. Mevlevihanenin aşağı sokağında oynayan bir kız bir erkek iki Müslüman çocuğa rastlıyoruz. Kendileri ile sohbet ediyoruz. Amca çocukları olduklarını söylüyorlar. Fotoğraflarını çekmemizi istiyorlar. Tam oyuna dalmışken, birden köşeden 2 İsrail askeri çıkageliyor. Neşeyle oyun oynayan çocukların gözünde birden bir korku hissediyorum. Hemen kenara çekiliyorlar. Askerler salına salına sokaktan geçiyor ve köşeden uzaklaşana kadar çocuklar el ele tutuşmuş vaziyette duvarın kenarında sessizce duruyorlar. Askerler uzaklaşınca çocuklara soruyorum:

–           Korkuyor musunuz?

Titrek sesleriyle ve korku dolu gözlerle “Evet” diyorlar. Ve aralarından erkek olanı daha ben sormadan sanki bir kâbusu anlatır gibi sesi titreyerek şunları söylüyor:

–     Geçen gün abim kamerayı kırdığı için polisler götürdüler. Dövmüşler. Bunlar kötü insanlar, dikkatli olun.

224501_10150162040187620_4397655_n

Bu dehşet sahnenin ardından korkunun sebebini daha iyi anlıyorum. Bu iki masum çocuğun gözlerinde Kudüs’te özenle gizlenmeye çalışan baskı ve zulmü apaçık gördüm. Böylece şehre ilk girişte hissettiğimiz barış ortamının sadece görüntüden ibaret olduğunu anladım. Kudüs patlamaya hazır bir bomba gibi İsrail’in ellerinde duruyordu aslında. İsrail elinde bir kor tutuyordu. Nitekim İsrail’in bütün devlet daireleri adeta birer kale gibi korunuyordu. Siz hiç Sular İdaresinin duvarlarının dikenli telle örüldüğünü yahut giriş ve çıkışta insanların didik didik edildiğini gördünüz mü? İsrail’deki manzara ise tam bu şekilde.

İşgalciler asla kalıcı olamamışlardır. Müslümanları yıldırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Mesela Musa Hijazi burada çoğalan Müslüman nüfusa karşın oturacak ev bulamadıklarından şikâyet ediyordu. Bütün mülkler Yahudiler tarafından satın alınmış ve Müslümanlara genişleyecek alan kalmamış. Eski Kudüs’te evlerin üstüne yeni yapılar yapmak Kudüs Belediyesi tarafından yasaklanmış. Dolayısıyla insanlar daracık evlerde kalabalık olarak yaşamak zorunda kalıyorlar. Yeni evlenen çiftlerin de oturacak yer bulma problemi var. Nitekim bugünlerde hala bu iskan problemi büyük tartışmalara sebep oluyor. İsrail’in iskan politikası tam anlamıyla Müslüman nüfus üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılıyor. Onlara yaşayacak ve genişleyecek alan bırakmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Parsel parsel ellerine geçirdikleri bu topraklardan şimdi Müslümanları tek tek, yıldırarak ve adeta köklerini kurutarak kovmak istiyorlar.

Biz ellerimizde kamera ile sokakta dolaşırken endişe duyan bir Müslümanın davranışı üzerine Musa Hijazi bize bu bilgileri anlatmıştı. Meğer bu zat belediyeden izinsiz evine eklemeler yaptığı için tedirgin olmuş ve bu sebeple endişelenmiş. Yahudiler ellerinden gelen her mülkü satın alıyorlar. Böylece Müslümanlara yaşama alanı bırakmamayı hedefliyorlar. Müslümanlar bu şekilde bölgeden izole edilerek sıkıştırılıyorlar. Filistin’de tam 20 yıldır Mescidi Aksayı göremeyen Müslümanlar varmış. Bu da durumu özetliyor sanırım. Nitekim “utanç duvarı” olarak adlandırılan ve Kudüs’ü çevreleyen duvar da bu politikanın güçlü araçlarından biri.

Mevlevihane’den sonra daha doğuya doğru yürüyerek Kudüs’ün dar sokakları arasında Kubbetüssahra’yı altın gibi parıldarken görüyoruz. Birden içimize bir muhabbet doluveriyor. Derhal giriş kapısını bulmak amacıyla adımlarımızı sıklaştırıyoruz. Bu arada öğlen ezanı çınlıyor sokaklarda. Tam giriş kapısını bulmuşken karşımıza bed suratlarıyla iki İsrail askeri dikiliyor. Tam teçhizatlı bu askerlerden meğer Mescid-i Aksa’nın her kapısında 2 adet duruyormuş. Dilediklerini içeri sokuyor, dilediklerini de geri çeviriyorlar. Pasaportlarımıza aheste aheste bakınırken, namaz vaktinin geldiğini ve ezanın neredeyse bitmek üzere olduğunu ve namaza yetişmek için içeri girmemiz gerektiğini söylüyoruz. Askerin bize cevabı ise “vizeniz yok, ülkeye nasıl girdiniz” oluyor. O anda bizlere verilen kâğıt vizeleri otelde bıraktığımızı hatırlıyoruz. (İsrail’den sonra Suriye’ye geri döneceğimiz için ve eğer Suriyeliler İsrail’e gittiğimizi öğrenirlerse bizi sınırdan sokmayacakları için vizemizi özel olarak kâğıt üzerine istemiştik. Böylelikle pasaportumuzda İsrail’e dair bir ibare olmayacaktı)

Askere “vize olmadan ülkenize girmemiz mümkün mü?” diye çıkıştıktan sonra durumu izah ettim. Şöyle yanındakine ibranice bir şeyler söyledikten sonra nihayet içeri girmemize izin verdiler. Ancak Mescid-i Aksa’ya girerken böylesi bir muamele görmek bizi fena hâlde rencide etmişti. Tam bunun üzüntüsünü yaşıyorken bu sefer Mescidin iç giriş kapısında oturan Müslüman görevli çıkageldi ve Müslüman olup olmadığımızı sordu. Müslümanız dememiz tatmin etmemiş olacak ki, bize Fatiha okutmaya ve şehadet getirtmeye başladı. Nazikçe namaza geldiğimizi ve vakti kaçırmak istemediğimizi söyleyince, “nerelisiniz” diye sordu. Biz de Türküz diye cevap verdik. Bunun üzerine “Ehlen ve Sehlen” diyerek nihayet bizi buyur etti ve böylece Mescid-i Aksa’ya kavuşmak üzereydik.

Çok geniş bir avlunun içinde parıldayan Kubbetüssahra karşıladı bizi önce. Kubbetüssahra aynı zamanda “Dome of the Rock” idi. Yani “Muallaka” taşının mekânı. Muallaka taşı burada yer alıyor. Hemen içeri girip öğlen namazlarını eda ettik. Allah’ın izni ile Mescid-i Aksa’da kılınan bir vakit namaz 1000 vakit değerindedir. Bu Medine’de 10 bin, Mekke’de ise 100 bin olmakta. Biraz da bu namaza iştiyakla koşmamızın sebebi bu hadisi şerifti aslında. Namazın ardından Muallaka taşını incelemeye başladık. Siyaha yakın gri bir rengi var. Peygamber efendimiz bu kayanın üstünden göğe yükselmiştir. Muallaka kelime itibariyle “asılı duran” anlamındadır. Nitekim taşın altına girip namaz bile kılınabiliyor. Yaklaşık 8 metreye 10 metre kadar bir ebatta olduğunu tahmin ettiğim Muallaka taşı (taş denildiğine bakmayın, koskoca bir kaya parçası) bizi oldukça heyecanlandırıyordu.

Kubbetüssahra’nın içi adeta bir okul gibiydi. Her köşede ders dinleyen çocuklar, kadın ve erkek kümeleri vardı. Mescid-i Aksa içi ve dışıyla her köşesiyle Müslümanların tahassüngâhı ve sığınağı olmuş. Bu sebeple İsrailli kapı bekçileri genç Müslümanları içeriye sokmak istemiyorlarmış. Bir ara 45 yaş sınırı bile getirmişler. Sanırım İsrail yönetimi de tıpkı benim gibi Müslümanların dirilişinin Mescid-i Aksa merkezli olacağını hissetmiş olmalılar. Bu sebeple Müslümanların bu mekânda bir araya gelmeleri kendilerini rahatsız ediyor.

215960_10150162040717620_6587091_n

Kubbetüssahra’nın paralelinde daha güneyde ise Mescidi Aksa yer alıyor. Mescidi Aksa dikdörtgen yapıda ve bir çok siyah kubbesi olan bir cami. İçi ise bir çok mermer sütun var. Kırmızı halıları olan Mescid-i Aksa’nın kemerli yapısı ve devasa avizeleri dikkatimizi çekiyor. Oraya da koşa koşa varıyoruz. Orası da başka başka hisler peyda ettiriyor ruhlarda.

Tam bu sırada uzaktan bir ses “bu ecnebileri kim soktu içeriye” diye bağırıyordu. Anlaşılan bizlerin Müslüman olmadığını düşünen biri tepkisini dile getiriyordu. Derhal yanına gittim ve nazik bir tavırla Türk olduğumuzu ve elhamdülillah Müslüman olduğumuzu söyledim. Bunun üzerine mahcup bir tavırla hemen özür diledi ve “Ehlen ve Sehlen” dedi. Biz de tebessümle selamlayarak yanından ayrıldık.

Mescidi Aksa’da da namaz kılıp duâ ettikten sonra Mescid-i Aksa’nın Batı duvarlarına denk gelen Ağlama Duvarı’na gittik. Ağlama duvarının içine sıkı bir güvenlik kontrolünden sonra girebiliyorsunuz. İçerisi de ziyaretçilerden çok asker kaynıyor. Tam techizatlı askerler hem ortalarda dolanıp güvenliği sağlıyor arada bir de duvara yaklaşıp ağlama seanslarına başlıyor. Ağlama Duvarı Yahudiler için en kutsal mekân. Süleyman Mabedi’nin ayakta kalan en önemli kalıntısı. Burada erkek ve kadınların bir haremlik selamlık düzende ibadet yaptıklarını görüyoruz. Duvarın ortasından bir perde çekilmiş. Sol tarafta erkekler ibadet ve dualarını yaparken, sağ tarafta ise kadınlar ibadet ediyor. Son zamanlarda tesettür ve harem selamlık konusunda da Yahudiler arasında ilginç bir ihtimam olduğunu öğreniyoruz. Ağlama duvarı aslında Romalılar tarafından MS. 70 yılında yıkılan Süleyman Mabedi’nin ayakta kalan son kısmından başka bir yer değildir. Yahudiler kalan bu tek duvarı daha sonra “Ağlama duvarına” çevirmişler. Bugün Yahudilerin Mescid’i Aksa’yı yıkıp yerine Süleyman Mabedi’nin inşa etmek istedikleri bilinen bir gerçektir. İşte Ağlama Duvarı’nda herhalde en çok bunun duâsı yapılmaktadır. 1969 yılında bu girişim ayyuka çıkmış ve bir Yahudi Mescid-i Aksa’yı yıkmak istemiştir. O günden bu güne değişen pek bir şey olduğu söylenemez aslında.

Biz Ağlama duvarından çıkarken yüksekçe bir yerden fotoğraflamak istiyoruz. Bu arada arka tarafta üzeri brandalarla kaplı bir alan dikkatimizi çekiyor. Yanına gidip brandayı araladığımızda bir arkeolojik kazı alanıyla karşılaşıyoruz. Yahudiler Hz. Süleyman’ın yaptırdığı Mabedi yeniden ortaya çıkarmak için arkeolojik kazılar yapıyorlar. Hatta bir ara bunun için Mescid-i Aksa’yı yıkacakları iddiaları ile ortalık karışmıştı. Şimdilik bizim gördüğümüz Ağlama Duvarının güneyinde 20-30 metrekarelik bir alanda bu kazıların sürdüğüydü. Mabedin kalıntıları da açık bir şekilde ortaya çıkarılmıştı. Kazının derinliği ise yaklaşık 7-8 metre kadardı. Bunun yanında Mescid-i Aksa’nın güney duvarının tamamında ise daha geniş çaplı kazılar yapılmaya devam ediliyor. Benzer bir kazı da Kudüs surlarının en güney ucunda Zion kapısının hemen sağ tarafındaki bölgede de sürdürülüyor. İnşa faaliyetlerine kazı süsü vermek zor şey olmasa gerek. Türkiye’den bir heyet gidip bu kazı faaliyetlerini incelemişti geçenlerde. Bu konuda İslam dünyasının ve Türkiye’nin de endişeleri böylece iletilmişti. Ancak gerçek şu ki, bu zamana yayılmış bir süreç ve politika. Mescid-i Aksa sembolik bir öğedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de tıpkı Kabe’yi içine alan Mescid-i Haram’dan bahsedildiği gibi Mescid-i Aksa’dan da (çevresini mübarek kılındığı tabiriyle) bahsedilmiştir. Mescid-i Aksa aslında şu anda Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan’ın inşa ettiği haliyledir. Yani Kur’an ayeti nazil olduktan sonra inşa edilmiş. Ancak şu anlaşılıyor ki, Kur’an’ın bahsettiği bu mukaddes mekanlar o toprakların ve bölgenin ta kendisidir. Yani Kubbetüssahra’nın da Süleyman Mabedi’nin (Mescid-i Aksa) de bulunduğu o kutsal mekanlar hatta belki de bütün Kudüs’tür.

Bu sebeple Müslümanlar tıpkı 1969 yılındaki yakma girişiminden sonra çıkan intifada ve direniş hareketinde olduğu gibi her an teyakkuz halinde olmalı ve bu kutsal emanetleri çiğnetmemelidir. Bu konuda bir diğer spekülatif mesele de Mescid-i Aksa’nın yeri ile ilgili. Şöyle ki, bugün Kudüs ve Mescid-i Aksa denilince ilk akla gelen hep Som altın kubbeli Kubbetüssahra’dır. Kimileri bunun bir çarpıtma ve bilinçli propaganda olduğunu söylese de günümüz iletişim çağında bu tarz illüzyonların çok etkili olmayacağı aşikardır. Yine de böyle bir propagandaya alet olmamak endişesiyle biz de söyleyelim ki, sarı som altın kubbeli yapı Kubbetüssahra’dır, hemen sol tarafındaki siyah kubbeli dörtgen yapı ise Mescid-i Aksa’dır. Ancak yukarıda da izah etmeye çalıştığım gibi, benim kanaatime göre tıpkı Mekke’de kutsal sayılan bölge sadece Kabe’den ibaret olmadığı gibi, Kudüs’te de Mescid-i Aksa denilince bütün o bölgeyi içine alan yerler akla gelmelidir.

Seyahat ekibimizle birlikte...Soldan sağa: Fevzi Şimşek, Umut Yavuz, Ahmet Efe, Ahmet Kuş, İbrahim Dıvarcı

Seyahat ekibimizle birlikte…Soldan sağa: Fevzi Şimşek, Umut Yavuz, Ahmet Efe, Ahmet Kuş, İbrahim Dıvarcı

Bu bölgedeki gezimizi tamamladıktan sonra Zeytin Dağı’na yürüyerek tırmanmak suretiyle bir Kudüs silueti fotoğraflamak istiyoruz. Yorucu bir tırmanışın ardından Zeytin Dağı’nın tam üstlerine olmasa da silueti yakalayan bir noktasına kadar varıyoruz. Zeytin Dağı Kudüs’ün tam Doğu’sunda yani Mescid-i Aksa bölümünde kalan orta yükseklikte bir tepe. En önemli özelliği Kudüs’ü cepheden Mescid-i Aksa’yı ön plana alarak görmesi. Diğer bir önemi de dağın eteklerindeki bir türbede Hz. Meryem’in mezarının bulunması. Ayrıca Hz. İsa’nın (as) doğduğu mekân olan Holy Sepulchure Kilisesi’nden başlayan ve güya çarmıha gerilmek üzere yürütüldüğü Çileli Yol (Via Dolorosa) da bu dağın eteklerinde son buluyor. (Güya diyoruz çünkü İslâm inancına göre çarmıha gerilenin Hz İsa’nın kendisi değil ona benzetilen 12 havariden hain olan Yahuda İskaryot olduğunu biliyoruz.)

Artık ayrılık vakti. Kutsal Kudüs’te iki gece yaşıyoruz. Kudüs bir hayal gibi gözlerimizin önünden gelip geçiyor. Ayrılmak zorunda olmak çok ağır geliyor. Ancak programımız gereği Ürdün’e dönüp Akabe Körfezi’ne gitmemiz ve oradan da Mısır’a geçmemiz gerekiyor. Üzülerek bir taksi tutup Allenby sınır kapısına gidiyoruz. Yolda giderken bir kayalığın üzerine yerleştirilmiş “-300 metre” yazan bir tabela görüyoruz. Bu noktanın deniz seviyesinden 300 metre aşağıda olduğunu anlıyoruz. Evet o sırada üzerinden geçtiğimiz bölge dünyanın en alçak noktası. Lut Gölü’nün etrafı olarak bildiğim bu alanda helak edilen kavimler bulunuyordu. Ürdün’e geçip Ölü Deniz (Lut Gölü) kıyısından Akabe Körfezi’ne gideceğiz. Lut Gölü’nün diğer adı Ölü Deniz. Lut Gölü denmesinin sebebi Lut Aleyhisselam’ın kavminin bu mekânda helak edilmesi ve sonradan bu alanın sular ile kapanması. Ölü Deniz isminin yakıştırılması ise içinde kesinlikle hiçbir canlının yaşamadığının sanılması. Bunları kitaplardan biliyorduk. Ancak Amman’dan 1 saatlik yolculuk sonunda varacağımız Ölü Deniz’i görünce insanların neden hiçbir canlının yaşayamadığını düşündüklerini anlamış olduk. Arapların “Bahrul Mayet” dedikleri Ölü Deniz’in suyu bugüne kadar gördüğümüz bütün sulardan farklı. Üzerinde yağ benzeri bir tabaka var. Tam akışkan olmadığı izlenimi veriyor. Ayrıca tadı acı ve tuzlu. Gözleri de fena halde yakıyor. En mühim ve turistleri en çok çeken özelliği ise, suyun içinde kesinlikle batamamanız. Ölü Deniz’de yüzmek o kadar kolay ki, kesinlikle ekstradan bir efor sarf etmeniz gerekmiyor. Suyun üzerinde hareketsiz bir şekilde saatlerce yatabilirsiniz. Su tıpkı bir yatak özelliği gösteriyor. Dalmaya çalışınca da derhal sizi dışarıya atıyor. Ancak su bir yağ gibi olduğundan eğer Ölü Deniz’de yüzecekseniz sonrasında kesinlikle normal bir suyla duş almanız gerekiyor, çünkü su üstünüzden bir türlü tam anlamıyla çıkmıyor. Hep kaygan bir his veriyor. Bu da insanı oldukça rahatsız ediyor.

Ölü Deniz, eski çağlarda muhtemelen bundan 2 milyon yıl önce meydana gelen Afrika-Asya toprak kayması sonucu oluşan tektonik girintide bulunuyor. Ölü Deniz’in uzunluğu 76 km, genişliği 17 km, derinliği 350-400 m’dir. Ona bir tek Ürdün Nehri dökülüyor. Denizin çıkışı yok, yani başka deyimle bir yere dökülmez ve ona bu sebeple göl demek daha mantıklı.

Eski metinlere göre denizin güney yönünde, Allah’ın laneti ile ateş yağmuruna tutularak yakılan (ahlaksızlık ve çalışma alışkanlıklarının yokluğu sebebi ile) Sodom ve Gomor  şehirleri bulunurmuş. Yunan‘lı coğrafya bilim adamlarının dikkatini çekmiş ve Aristo’nun (milattan önce 384-322 yılı) ”Meteoroloji” eserinde adı geçmiştir. Ölü deniz’in rakımı Dünya Okyanus rakımından 400 kat daha düşük (burası dünyanın en düşük, alçak noktasıdır). Ölü deniz suyunun bir sıra özellikleri var ve bunların başında deniz suyunun yüksek tuz oranı geliyor. Ölü denizde, insanın lenf ve kanında bulunan makro elemanların da içerikte olması sebebi ile büyük biyolojik önem taşıyan yüksek oranda sodyum, potasyum, magnezyum, kalsiyum ve brom iyonu gibi en önemli iyonların bulunduğu belirtiliyor. Ölü denizde potasyum (K) oranı Atlantik okyanusuna göre 20 kat, magnezyum (Mg) oranı 35 kat, kalsiyum (Ca) oranı 42 kat ve brom (Br) oranı 80 kat daha fazla. Ölü deniz, içermiş olduğu tuz oranından dolayı gezegenin tüm diğer denizlerinden çok farklıdır.

Ölüdeniz - Lut Gölü

Ölüdeniz – Lut Gölü

Ölü deniz özelliklerinden bir de Ph değerinin yüksekliğidir. Dolayısıyla denizde uzun süre kaldığınızda vücudunuzun bazı hassas bölgelerinde yanıklar oluşabilir. Su, acı ve yağlıdır. Geçen zaman içerinde ölü deniz dibinde yüz metre kalınlığında tortu tabakası oluşmuştur. Buna ölü deniz çamuru denir ve % 45 tuz, % 5 biyolojik kütle ve % 50 sudan oluşmaktadır.

Ölü Deniz suyu ve çamurunun ve denize yakın kükürtlü kaplıcalarının şifa dağıtma özellikleri o zamandan bu yana bilinmektedir. Burada ilk dinlence tesisleri daha Romalılar tarafından inşa edilmiştir.

19. yüzyılın sonlarına kadar Ölü Deniz’de hayat olmadığı sanılırdı. Yüksek oranda tuz içeren suyundan dolayı aksi düşünülemezdi. Ancak oldukça yakın geçmişte gerçekleştirilen uzun yıllık araştırmalar sonucu, bilim adamları bu görüşün yanlış olduğunu kanıtlamışlardır. Ölü Deniz’de hayatı sağlayan bilim adamlarınca keşfedilen tek hücre yosunlar ve en eski canlı hücreler olan basit organizmalar, yani prokaryotlardır. Bugün Ölü Deniz’den çıkartıldığı söylenen yosun ve çamurlar ile şifa içeren karışımlar oluşturulup pazarlanmakta.

Ölü Deniz’i derinlemesine inceledikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Zira Ürdün’ü baştan başa kat edip en güneyindeki Akabe Körfezi’ne varmamız lâzım. Yolda giderken Hz Lut Mağarası yazan bir tabela görüyor ve hemen direksiyonu o yöne kırıyoruz. Oradaki görevliden buranın Hz. Lut’un (as) kavmi helak olurken çıkıp sığındığı mağara olduğunu öğreniyor ve o anı hisseder gibi bir ürpertiye kapılıyoruz.

Akabe Körfezi’ne vardıktan sonra deniz yoluyla Kızıl Deniz üzerinden Mısır’ın Nuvaybe limanına çıkacağız. Akabe’ye akşam saatlerinde varıyoruz. Güzel bir liman kenti karşılıyor bizi. Ürdün’ün en çok önem verdiği bölge burası. Koskocaman bir Serbest Ticaret Bölgesi var. Ayrıca Hava Alanı da kurulmuş. Akabe Körfezi, Ürdün, Filistin (İsrail), Mısır ve Suudi Arabistan ülkelerinin birbirlerine en çok yaklaştığı noktada yer alıyor. Öyle olunca müthiş bir ticaret potansiyeline sahip bir görünüm arz ediyor. Ürdün’de bu cevherin farkına varmış ve yatırımlarını Akabe’ye kanalize etmiş bile.

Geceyi Akabe’de geçirip, sabah limandan kalkan arabalı vapura binmek üzere hareket ediyoruz. Vapurumuzun adı Şehrazad. Mısır gibi mistik bir yere giden bir gemi için uygun bir isim olduğunu düşünüyoruz. Gemiyi beklerken Kızıldeniz’i kıyıdan seyretme şansı buluyoruz. Kızıl Deniz dünyanın en zengin deniz altı yaşamına sahip denizi. İçinde pek canlı barındırmayan Ölü Deniz’e nisbet yapar gibi milyonlarca türde ve milyonlarca şekil ve renkte canlıyı içinde barındırıyor bu deniz. Hz. Musa’nın ayaklarının değdiği bu deniz (Hz Musa’nın Firavun ordusundan kaçarken bu denizi asasıyla yarıp geçtiği rivayet edilir), belki bu sebeple bu kadar bereketli bir hâl almıştır diye düşünüyoruz. Zira Kızıl Deniz’in kıyısında bile sanki özel bir akvaryuma bakar gibi rengârenk küme küme dolaşan balıkları görmek mümkün.

Bu arada Akabe’den kalkacak olan gemi oldukça nazlı. Saatlerce beklemeye rağmen bir türlü hareket etmiyor. Bir süre sonra insanı bezdiren bu hâl, Arapları pek etkilemişe benzemiyor. Çünkü onlar tedbirli gelmişler. Battaniyesini yahut örtüsünü gölgeye seren her Arap hemen uyku pozisyonuna geçiyor. Bizler ise bunaltıcı sıcağın altında geminin hareketini bekliyoruz. 3-4 saatte yerinden kalkmayan gemi ile Kızıl Deniz’de güneye doğru aheste aheste gitmeye başlıyoruz nihayet. Arkamız Ürdün ve İsrail, sol tarafımızda Arabistan toprakları, sağımızda ise Mısır olduğu halde Güneye doğru ilerlemeye devam ediyoruz. 4 saatlik zorlu bir yolculuktan sonra dümeni biraz sağa kırarak Nuvaybe limanına yanaşıyoruz.

, , , , , , , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar