isfahan5

SEYAHATLER

İRAN SEYAHATİ

13 Tem , 2015  

Derler ki “insanoğlu bir şeyler planladığında Tanrı yukarıdan gülümsermiş.” Bunu bildiğimden beridir bir şeyler planlamayı bıraktım. 

Planların yerine yapmak istediklerimi koydum. Önce istiyor sonra da yapmaya çalışıyordum. İşte bu seyahat de böyle başladı aslında. Gitmek istedim. Şuraya veya buraya değil sadece gitmek idi arzum. 

Böylece gitmeye azmettim ve gitmenin koşulları oluştu. Sabah uyandığımda aslında hala kararsızdım. Yola çıkmak konusunda tereddütlerim vardı. Son zamanlarda gidişimle alakalı çok olumsuz şey duymuştum. Belki de beni tereddüt ettiren biraz da buydu. Dahası nereye gideceğimi belirlemiştim fakat nasıl gideceğim hala belirsizdi. Uçakla yolculuk yapmayı sevmesem de eğer imkan bulursam bu kez uçakla seyahat edecektim. Zira yolum uzundu vaktim de dardı. 

Sabah uyandım ve uygun uçak olmadığını öğrendim. Demek ki otobüsle gidecektim. Çantamı yavaş yavaş hazırladım. Sonra ne var ne yok diye bakmak için bilgisayarın başına oturdum. Çok eskilerden tanıdık bir isim bana bir mesaj bırakmıştı. Gece boyunca umutsuzca bana yazmış cevap vermeyince de ya kendisine kızgın olduğumu ya da uyuyor olduğumu düşünmüş. “Eskiden bu kadar erken uyumazdın” demiş. Yaşlandığımı ve artık erkenden yatağa girdiğimi bilmiyordu tabii. 



Sabah tekrar yazmış. “Günaydın” demiş ben de “günaydın” dedim. Hemen cevap verdi ve ne kadar özlediğini söyledi. Aradan geçen 10 yıldan sonra sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi yazıştık. Sonra sesimi duymak istediğini söyledi ben de “olur” dedim. Hatırlanmak hoşuma gitmişti zira. Aradı konuştuk. 

Bazen geceleri yatağa girdiğimde uzanıp uzun uzun düşünürdüm. Onca yılda onca şey yaşadım. Fakat hiçbirinin detaylarını hatırlamıyorum. Hatırladıklarım çok yüzeysel şeyler. Hatta bazı şeyler hiç yaşanmamış gibi. 30 yaşındayım ve 30 yıl hiç var olmamışım gibi. Bu his ölüm gibi hatta ölümden daha korkunç olmalı. İşte bu yüzden birinin beni hatırlamasına, hatırlamak istemesine çok sevindim. Bir buçuk iki saat konuştuk. Ancak eğer bugün yola çıkacaksam telefonu derhal kapatmalıydım. Yine de önemsemedim. Bugün gitmesem yarın giderdim. Zaten kararsızdım.

Konuşma bittiğinde önce gitmek istemiyordum. Oturdum saate baktım. Neden sonra belki yetişebilirim diye düşündüm. Böylece hemen hazırlandım ve çıktım. Seyahat etmeye alışkın olduğumdan hazırlanmam uzun sürmüyordu. Pasaportumu almıştım. Geri kalan şeyler ise önemsizdi.

Uçakla yolculuk yapmayı sevmiyorum demiştim. Sebebi şu: Aslında birkaç sebebi var. Otobüsle yolculuk daha fıtri. Daha yavaş ve daha çok şeye şahit olmanızı sağlıyor. Bir de alışıyorsunuz, coğrafyayı yavaşça değiştiriyorsunuz, bölgesel farklara daha çok şahit oluyorsunuz ve daha çok anı biriktiriyorsunuz.

Yollarda geçen bir seyahat hatıra doludur. Anlatacak daha çok şeyiniz olur ve daha çok insanla tanışırsınız.

Türkiye’nin doğusuna doğru giden bir firmadan bilet aldım. 130 TL liste fiyatı olan bileti otobüs kısmen boş olduğu için 100 TL’ye alabildim. Plan yapmadan çıkılan yolculuğun avantajlarından biri işte. Yarım saat sonraki otobüse ucuza bilet bulabiliyorsunuz. Eğer plan yapıp internetten alsam bilet 130 TL olacaktı. Elbette bu bir risk. Yani biletsiz de kalabilirsiniz. Ama ben bu riski aldım ve kârlı çıktım. Her zaman şans yaver gitmez, bu yüzden yolculuk sırasında her şeyi göze almalısınız. En iyi planlanmış bir yolculukta bile onlarca sorun çıkar. En iyisi detaylar konusunda çok kafa yormamak ve sezgilerinize güvenmektir. Kendinizi hep en kötü ihtimallere hazırlarsanız da iyi olur. Böylece hayal kırıklığı yaşamazsınız. Zaten insan hayatta beklentilerini ne kadar aşağı çekerse o kadar mutlu olur. Deneyin siz de göreceksiniz.

Ben Van’a giden bu otobüsten konfor beklemiyordum. Ama anladım ki artık Van’a giden bir otobüste bile azami konfor var. Ucuza bilet almamın yanında bir de 2 kişilik koltukta tek başıma oturuyorum. Müthiş bir lüks. Hele benim gibi cismen büyük bir bir adam için ultra lüks diyebilirim. Önümde USB girişi var, telefonum sürekli şarjda, otobüste wireless var ve sürekli çevrimiçiyim.

Modern insan daha ne ister ki! Aslında bu yola çıkarken modern olan her şeyden azade olmak istiyordum. Öyle de olacak belki ama en azından ülkemizin sınırları içinde eski alışkanlıklara biraz devam etmekte bir beis olmasa gerek. Zaten gittiğim yer modern dünyanın nimetlerinden nisbeten uzak olma ihtimalim olan bir yer olacak. Aksi de olabilir tabi ama ne olursa olsun günlük rutinden kaçmak ve ruhumun derinliklerine doğru bir yol almak içn güzel bir fırsat olacağına inanıyorum.
Hayatı hep bir yolcu yahut bir garip gibi yaşamayı düstur edinmiş biriyim. Fakat günlük hayatta bu histen çoğu zaman mahrum kalıyorum. Her gün beni kuşatan şeyler zaman içinde gerçeği unutturabiliyor. Kendi içime yolculuk yapamıyorum. İş, derdi maişet, siyaset ve içtimai hayat insanı hakikatten uzaklaştırıyor. Gerçi doğru olan, bütün bunlar içinde de olsan bir ayağının hep hakikat üzerinde sabit olmasıdır. Fakat bu öyle kolay başarılacak bir şey değil. Bu sebeple bu tarz seyahatler ezber bozmak adına faydalı.
Yolda olmak güzel, çünkü aslında hepimiz hep yoldayız. Bir yere çok sabitlenirseniz bu gerçeği unutup büsbütün yanılabilirsiniz. Yolda hiçbir şey size ait değildir. Siz de hiçbir şeye veya hiçbir yere ait olmazsınız. Bindiğiniz araç, konakladığınız veya mola verdiğiniz yerler, gördüğünüz uçsuz bucaksız yollar, dağlar ve tepeler, ağaçlar, kuşlar ve insanlar hepsi gelip geçer ve anlıktır onlarla buluşmanız.
Yolda bir yolcusunuzdur. İsminiz, kimliğiniz, mesleğiniz çok da önemli değildir. Hele benim gibi mümkün olan en ilkel yollarla yolculuk ediyorsanız işte o zaman gerçekten sıradan biri olursunuz. Yolcu gerçekten özgür olabilir. Kendini kayıt altına alacak her şeyden azade olabilir. Yolda elde ettiklerinize veya kaybettiklerinize çok üzülmemek gerekir. Bir zaman Suriye’de daha savaş yeni başlıyorken bulunduğum sırada sırt çantamı kaybetmiştim. En sevdiğim eşyalarım içindeydi. Ben yola çıkarken genelde en sevdiğim eşyalarımla çıkarım. Çok şey almam zaten çok sevdiğim şeyler de azdır. Velhasıl sırt çantam kaybolunca elimde bir naylon poşet ile ülkeme dönmüştüm. Yol boyunca hüzün hissettim. Fakat şimdi düşünüyorum da hiçbir değeri yokmuş. Bu sebepleartık kaybettiğim şeylere üzülmüyorum. Bu özgürlük adına paha biçilmez bir derstir.

Uzun süredir hayatın rutinine kendimi çok kaptırmıştım. Bu yola o yüzden çıktığımı söylemiştim. Garip gelecek belki ama yola çıkmadan evvel Fatih’te hac ve umre malzemeleri satan yerlerden bir pantolon bir gömlek bir de tişört aldım. Hepsi de şile bezinden yapılmış çok rahat kıyafetler. Bu yolculuk bir hac veya umre yolculuğu değil elbette fakat madem ruhsal bir arınma peşindeyim bu tercih çok da boşuna değil. Hacılar gibi giyinecektim. Zaten o kıyafetleri bana satanlar Kurban Bayramı’na sayılı günler kaldığı için beni mutlaka hacı adayı zannettiler. Olsun… Öyle bilsinler…

2009 yılında Umre’ye gitmiştim. Orada müthiş bir ruhi arınma yaşadım. İnşallah hacca da gitmek nasip olur. Her neyse…
Demin bir yerde okudum. İnsanoğlunun doğumuna ağlamak gerek ölümüne değil diyordu. Kim demiş bilmiyorum ama çok doğru. Belki de insanın ağlayarak dünyaya gelmesindeki sır da buradadır. Öyle ya var olmak ve imtihan meydanına atılmak öyle kolay bir yük değil. Kaldırması güç fakat Allah da insana kaldıramayacağı yükü yüklememeyi taahhüt ediyor. Demek ki tahammül mümkün sabır şart.
Peki var olmak neden bu kadar sancılı? Neden mukaddes yük bu kadar ağır? Sonsuz aczimiz ve fakrımız içinde hangi cesaretle bu yüke talip olduk?Ruhum bedenimden ve tahayyül sınırlarımdan daha güçlü olmalı ki var olma yükünü yüklenmiş. O halde ben de o haleti ruhiyeye sahip olmalıyım.

Ruhumdaki o cevheri keşfetmeliyim. Başıma büyük bir dava açılmış. Ya ebedi saadet yahut ebedi şekavet çekeceğim. Demek ki rahat olmaya hakkım yok. Bu davayı ne yapıp edip kazanmalı ve rıza-i ilahiye mazhar olmalıyım. Rahat olmamak önemlidir. “La rahate fiddünya” yani “Dünyada rahat yoktur”. Bu önemli bir düstur. Çoğu zaman unuttuğumuz bir gerçek. Öyle ya hepimiz hep rahat peşinde koşuyoruz. Ortopedik yataklarda çektiğimiz gaflet dolu uykular içinde iken “dünyada rahat yoku” nasıl anlayabiliriz ki? Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, yataklarınızda lezzet aramazdınız… denmiyor mu bize… Ve büyükler hep yerlerde, toprak üzerinde veya sert hasır üzerinde yatmamışlar mı? Adları “ebu turab” olmamış ve yüzlerinde hasır izleri çıkmamış mı?

İşte şimdi ben bir yoldayım ve bir yolcuyum ve gecenin bir yarısı uyku çökmüşken üzerime, rahatsız bir koltukta oturuyorum. Çoğunlukla ayaklarım uyuşuyor, sırtım zaman zaman ağırıyor. Bazen boynum tutuluyor. Daha neler neler…
Hepsi bana “la rahate fiddünya” hakikatini hatırlatıyor. Dünyada rahat yok. Lüks içinde yaşantılarımızda çoğu zaman unutuyoruz. Uzun süre unutursak ve Allah’ın sevdiği bir kul isek bir musibet veya bela bize hatırlatıyor tokat gibi bu gerçeği. Derler ki eğer musibet geliyorsa size, üzülmeyin. Allah sizi kendisine sığınmanız için kendine celb ediyor olabilir. İstiğraf edin ve ona yönelin. Çareyi de verecektir. Dersinizi alın. İşte yolculuk bu dersi çok ucuza veriyor, bu yüzden de çok avantajlı.
Yolcuya yardım etmek gerek, çünkü yolcu sıkıntıdadır. Yolculuk zahmet olduğundan, kolaylıklar verilir. Yolculuk bazen böyle rahmeti de celbeder işte. Her zahmette de bir rahat var zaten.
Sık sık otobüs tehlikeler atlatıyor. Haliyle yüreğimiz ağzımıza geliyor. Sık sık ölümü hatırlıyorsunuz. Mesleğim gereği her gün onlarca kaza haberi okuyorum. Hem de ölümlü haberler. Ama hiçbiri bana ders olmuyor. Sadece okuyup geçiyorum. Halbuki yolda ister istemez o haberlerden birine konu olma ihtimalini düşünüyorsunuz. Yani feci bir ölümü düşlüyorsunuz. Bu tahammülü zor fakat çok etkili bir terbiye yöntemi. Ruha korku salıyor fakat bir o kadar da özgürleştiriyor. Hadi yüzleş ölümle.. Zaten bir gün mecburen tanışacaksın. Bu tam bir rabıta-i mevt imkanı sağlıyor. En kaçınılmaz gerçek iel yüzleşmek ruhsal bir yolculukta en süratli mesafe alma yolu bence. Ruh her ne kadar ölümsüz de olsa ölüm onu korkutuyor. Çünkü alışık değil ve henüz onunla hiç yüzleşmedi. Ama her an gelebilir ve kaçınılmaz olan bu. Dünyada hiçbir şey mutlak ölümsüz değil. Bekası kendinden kaynaklanmıyor. Bekamız mutlak Baki olan Allah’a bağımlı.
Güneş doğuyor işte… Biz doğuya doğru giderken ney ve tambur sesi geliyor uzak ufuklardan. Her bir zerrat canlanıyor adeta dans ediyor güneşin doğuşuyla birlikte. Bütün doğuların ve batıların Rabbi olduğunu hatırlıyorsun. Bir çocuk soruyor babasına, “Baba o küçük evler ne, minik minik evler var?”Baba uykulu gözlerini silip bakıyor, “Ev işte kızım” diyor. Belli ki çocuk eşyanın uzakta küçüldüğünü bilmiyor ve minik evler de minik canlılar yaşıyor diye hayal ediyor. İşte bizim kainat hakkında bilgimiz de bu çocuğun dünya hakkında bilgisi gibi. Bilmediğimiz o kadar şey var ki, bildiklerimizi ve gördüklerimizi bile şüpheli kılmaya yetiyor… Gördüğümüzü sanıyoruz ama muhtemelen çokça yanılıyor ve aldanıyoruz.
Anadolu’da ekmek başka güzel, su başka leziz, çorba başka güzel, çay başka…
Güneş bile daha güzel doğuyor sanki doğuya doğru gittikçe. Yolcu isen her şey bambaşka haz veriyor insana. Ufacık bir lezzet dünyalar kadar mutluluk katıyor. Mola vermek güzel yolculuğa, biraz dinlenmek, dinlenmeye ara vermek de güzel. Yolculuk zaten beni dinlendiriyor, molalar ise bir başka dinlendiriyor.
Bu arada radyodan sabah haberlerini dinliyorum. Biraz da mecburen kulak veriyorum. Amerika 5 Arap ülkesiyle birlikte IŞİD’i vuruyormuş. Suriye toprakları hedefte. Suriye’ye defalarca gitmiştim. 2 seferi savaşa denk gelmişti. Ne yazık ki bu güzelim ülke şimdi mahvoldu. Cenneti cehenneme çevirdiler. Yol çok bozuk kalem çok titriyor. Şimdilik ara verelim…
VAN’DAYIM…

Van’da otobüsten indim… Ancak inişim tam bir hayal kırıklığı oldu. Zira ben doğrudan otogardan İran yönüne araç bulmayı umarken bırakın araç bulmayı herhangi bir şey bilen adam bile bulamadım. Çaresizce düşündüm ve bir şekilde Özalp’e gitmeye karar verdim. Otogarın çıkışında bekleyen polise sordum.“Çarşıya git oradan bin” dedi. Tam çarşıya gidecektim ki bir adam bana seslendi “Ben de çarşıya gideceğim gel beraber gidelim, seni Özalp araçlarının kalktığı yere götürürüm” dedi. Tam da arzu ettiğim şey buydu. Adrese tam teslim.
Van Merkezi’ne gittik. Otogardan birkaç lira vererek beyaz dolmuşlarla 5 dakikada gidiliyor. Özalp’e gitmeden önce buradan para çekmek istedim. Van çarşıda biraz dolaştım. Oldukça kalabalık idi. Şengal ve Kobani için para topluyordu birileri… Onlar orada aç iken biz burada rahat olamayız diyordu. Haklıydı… Bu arada Van tam bir Kürdistan şehri olmuştu. Her şeyin Kürtçe karşılığı yazılıyordu artık. Resmi dairelerde bile… Tabi sadece belediye binalarında… Merkezi yönetime bağlı resmi binalarda bu yok. Neyse… Koşar adımlarla işimi bitirip, Özalp dolmuşlarının kalktığı yere gitmeye karar verdim. Bu arada acıkmıştım. Tam Kefal balığı heykelinin köşesindeki dönerciden döner aldım ama hemen yemedim. Paket yaptırıp dolmuşlara doğru gittim. Özalp’e 8 TL vererek 45 dakikada gidiyorsunuz. Bana Özalp’ten Kapıköy İran sınırına araç var dediler. Ama doğru değilmiş. Neyse bu sonraki mesele…

Bu arada bugünlerde öğretmen atamaları varmış. Özalp dolmuşunda yan yana bir öğretmen ile oturduk. Atanalı birkaç gün olmuş. Müzik öğretmeniymiş. Özalp’e 19 kilometre mesafedeki bir köye atanmış. Hayat müthiş tevafuklarla dolu. Müzik öğretmeni hemşehrim çıktı. Ama daha da şaşırtıcı olanı aynı mahalleden olmamız. Ben İstanbul’dan kalkıp İran’a giderken o da orada bir köye atanmış moralsiz bir şekilde o köye gidiyordu. Epey bir dertleştik. Çok üzgündü. 26. Yani son tercihi ile buraya atanmış. Kendi tercih etmemiş yani devlet atamış. Bu atamadan hiç memnun değildi. Sürekli olarak “ben nasıl yapacağım” diyordu. Elden geldiğince moral vermeye çalıştım. Aslında ikimiz için de o yolculuk kolaylaştı. Arapça bile konuştuk kendi aramızda. Dünya garip bir yer. Özalp’e vardığımda bir sürpriz ile karşılaştım. Sınır kapısına araç yoktu. En yakın 2 saat sonra bir araç olabilirmiş ama sınır saat 5’te kapanıyor. Ve saat şu an 2.30… Yani beklemek çok riskli olurdu.

SINIRA GİDİYORUM

Anayola çıkıyorum. Umutsuz bir şekilde otostop yapıyorum. Sonra benim halimi gören biri yaklaşıyor. Ben Saray ilçesine gideceğim, kapı oradan çok uzak değil, gel seni götüreyim, diyor. Bozulan moralim tavan yapıyor. Naib amca adlı bu adamla konuşa konuşa sınır kapısına kadar gidiyoruz. Sonunda bir miktar para verdim ve teşekkür ettim. Artık Kapıköy sınır kapısındayım. Saat ise 4’e doğru geliyor. Ancak bir de ne göreyim! Kapıda yüzlerce İranlı sıra bekliyor. Tam bir curcuna var. İşlemler yürümüyor. Eyvah kaldık burada, diyorum… Daha çıkış pulunu bile almamışım ve maliye veznesindeki memur ortalarda yok.

Hemen gidip onu buluyorum. 15 TL verip pulumu alıyorum. Umutsuzca beklerken bir gümrük memuru “siz burada beklemeyin arka taraftan pasaportunuzu verin geçin”, diyor. Türk vatandaşlarını bekletmiyorlar. Sınırın Türk tarafından böylece 10 dakikada geçebiliyorum. İran tarafında ise beklediğimden daha rahat oluyor ve bir 10 dakika da orada oyalanıyorum. Neticede 20 dakikada sınırdan geçiyorum. Muhteşem bir şey…

ARTIK İRAN’DAYIM..

Artık İran’dayım.. Hemen 2 kişi yanıma yaklaşıyor. Taksi var, diyorlar. Önce namaz kılacağım diyorum. Sınırdaki mescitte bir süre rahatlıyorum. Bakıyorum dışarıda hala beni bekliyorlar. Bırakmaya niyetleri yok. Aslında benim de beklemeye niyetim yok. Bir araca binip hemen gitmek istiyorum. Çünkü tam 27-28 saattir yoldayım. Çetin bir pazarlıktan sonra 40 dolara anlaşıyorum. Sınır kapısından Tebriz şehrine kadar özel bir araçla yaklaşık 4 saat gidiyoruz. Bu lüks hizmet için sadece 40 dolar karşılığı 1 milyon 300 bin İran riyali verdim…

Sınır kapısında Exchange Office var. Dolarınızı orada İran riyaline çevirebiliyorsunuz. 100 dolar 3 milyon 100 bin İran riyali ediyor. Ya da İranlıların deyimiyle 310 bin Tümen. 1 sıfır atıp riyali tümene çeviriyorlar. Başta kafa karıştırıyor ama zamanla alışıyorsunuz.
GECE VAKTİ TEBRİZ’DEYİM…

Tebriz’e beni götüren şoförün adı Veysel. 2 çocuğu olduğunu öğreniyorum. İran’ın sınıra yakın Khoy şehrinde oturuyor. Orta büyüklükte bir yer… Daha uzakta ise Urumiye var. Orası daha büyük bir şehir ama ben doğrudan Tebriz’e gitmek istiyorum. Rahat ve eğlenceli bir yolculuktan sonra saat 21.00 gibi Tebriz’e varıyoruz. Müthiş bir trafik var. Şehir epey canlı. Ama bende takat yok. Veysel beni merkezi bir yerde indiriyor ve Khoy’a, ailesinin yanına dönüyor. Yolda küçük oğlu için eczaneden ilaç almıştı. Hastaymış, parasını kazanıp onların yanına dönüyor. Gece yarısı evinde olur… Ben de şehir merkezinden bir başka taksiye binip Darya oteline gidiyorum. Taksiye aslında 10 bin Tümen vermeyi planlıyordum. Ama taksici 20 bin istedi. Taksimetre falan yok. Pazarlıkla biniyorsunuz. Biraz fazla bir para istese de beni güzel ve güvenilir bir otele getirdiği için istediği parayı veriyorum.

Otel gerçekten muazzam. Beklentilerimle kıyaslayınca her şey oldukça iyi. Geceliğine 60 bin tümen verdiğim otelin yatağı oldukça büyük ve banyosunda sıcak su akıyor. Odada bir dolap var, küçük bir televizyon var (ama tv’de hiçbir şey yok).. Wi-fi bile var… Gerçi benim kaldığım 3. Katta çok zayıf çekiyordu ama zaten şu an internete ihtiyacım yok. Velhasıl bu güzel oteli, Hacı amca dedikleri bir adam işletiyor. Daha 3 gün öne Kuşadası’nda tatildeymiş. Çok düzgün Türkçe konuşuyor. Tebriz zaten tam bir Türk şehri. Hacı amcanın bir de oğlu var. Adı Ali.. İstanbul’dan geldiğimi söyleyince hemen “Tuğba Özay ve Vilma Elles benim arkadaşlarım” diyor. Başta inanmıyorum. Ama hemen cep telefonundan beraber çekilmiş fotoğraflarını gösteriyor. Gerçekten de ikisiyle de fotoğrafları var. Meğer bir ara İranlı bir yönetmen her ikisiyle de bir proje yapmaya kalkmış gerçi sonradan proje rafa kalkmış ama Ali de o ekipte çalışıyormuş.
Hasılı o zaman fotoğraf çekilmişler. Ali de bu durumu bir statü göstergesi olarak kullanıyor. Hacı da Ali de Türkiye’yi çok seviyorlar. Biraz sohbetten sonra ben müsaade isteyip dinlenmeye çekiliyorum. Yatmadan önce de şu an okuduğunuz hatıraları defterime yazıyorum… Yarın tüm gün Tebriz’i gezip akşamında da Tahran’a geçeceğim.

TEBRİZ
Hayatımın en yorucu günlerinden biriydi diyebilirim. Tebriz’in altını üstüne getirdim. Hem de bunun ekseriyetini yürüyerek yahut Tebrizlilerin deyimiylepiyade olarak yaptım. Önce kaldığım Darya otelinin hemen yakınında bulunan Tebriz pazarına doğru gittim fakat burada dükkanlar saat 10.00 gibi açılıyormuş. Böylece pazarın hemen girişindeki cami ve medrese külliyesinde günün ilk ışıklarını değerlendirerek birkaç fotoğraf çektim. Saat 8.00 gibi burada dini eğitim göen öğrenciler muhtemelen ilk derslerini alıyorlardı. Molla giyimli hocalar yine öyle giyinen ve görebildiğim kadarıyla sadece erkek olan öğrencilere dini eğitim veriyorlardı. Onları orada bırakıp hemen pazarın karşısında bulunan Meşruti Müzesi’ne gittim. Tebriz’de bütün müzelere 10 bin riyal karşılığında girebiliyorsunuz. Yani 1 doların üçte biri fiyatına. Oldukça uygun. Meşruti müzesi bence çok önemli. Burada 1909 yılllarında Şah’a karşı verilen Meşrutiyet mücadelesi anlatılıyor. Zamanın şahı büyük bir otokrasi kurunca Tebrizli Türkler isyan ediyor. İsyanları meşrutiyete ve Şah’ın düşmesine sebep oluyor. Ancak meşrutiyet çok uzun sürmüyor ve birkaç yıl sonra Rus kuvvetleri Tebriz’i işgal ederek meşrutiyet kahramanlarını Tebriz Meydanı’nda idam ediyor. İşte bu müzede o döneme ait fotoğraflar, meşrutiyet kahramanlarının kişisel eşyaları, silahları ve heykelleri sergileniyor. O dönem Tebriz’de öğretmenlik yapan Baskerville adlı bir Amerikalı öğretmenin heykeli ve protresi ise en dikkat çekici ayrıntılardan biri. Bu müzede Türkçe’yi yani Türkiye Türkçesini çok iyi bilen müze görevlisi – ki aynı zamanda turist rehberi görevi de yapıyor- bana çok yardımcı oldu. Size tavsiyem Tebriz’e geldiğinizde böyle bir müzedeki görevliye danışın ve gezintinizi kolaylaştıracak (şehir haritası dahil) bütün ayrıntıları öğrenin. Şehirde gezilmesi gereken bütün yerleri turistik haritada işaretledi, farsça isimlerini ve söylenişlerini yazdı ve böylece Tebriz’de işimi yüzde 100 kolaylaştırdı.

Tebriz’de kimden yardım isteseniz tereddütsüz yardım ediyor. Böylece oradan ayrılıp Azerbaycan müzesini haritadan bulmaya çalışırken bir Tebrizli koluma girdi ve beni müzenin önüne kadar götürdü. Hem de benim için kendi yolunu değiştirdi ve uzattı. Azarbaycan Müzesi ile Gök Mescid yan yana… Önce Azerbaycan Müzesi’ni geziyorum. Burası devasa ve muhteşem bir müze. İran’ın bu bölgesi Doğu Azerbaycan olarak isimlendiriliyor. İşte bu müzede de doğu Azerbaycan’da bulunan bütün tarihi eserler sergileniyor. Tarihleri 3500 yıl öncesine kadar giden bu eserler arasında neler yok ki. İnsan kemimlerinden (ki bence müzenin en enteresan parçasıydı) eski paralara, heykellerden, kapkacak ve silahlara, yazıtlardan duvar resimlerine kadar arkeolojik binlerce buluntu burada sergileniyor. Madeni paraların bulunduğu bölüm sizi bu bölgenin tarihi içinde sefere çıkartıyor. Selevkos döneminden, Selçuklu dönemine, Abbasilerden, Ak ve Kara koyunlulara, Timur döneminden Şah İsmaillere kadar her dönemin imparator, şah, halife ve sultan gibi idarecilerinin bastırdığı madeni paralar oldukça ilgi çekici. Müzede bulunan Nişabur seramikleri ise hayranlık uyandıracak güzellikte.

Gelelim yaklaşım 3 bin 500 yıllık iskeletlere. Bunlar bir erkek ve bir kadın yüzyüze ve birbirlerine sarılmış şekilde defnedilmiş. Her ikisinin de kişisel eşyaları yanlarına gömülmüş. Müzede toprak içinde camekan arkasında bulundukları pozisyonda sergileniyorlar. Oldukça romantik ve ibretlik bu manzarayı bırakıp hemen yanındaki Gök Mescit yahut “Blue Mosque”a gidiyorum. Blue Mosque deyince hemen aklınıza Sultan Ahmet gelmiş olabilir. Biliyorsunuz Sultan Ahmet mavi renkli çinileri sebebiyle yabancılar tarafından Mavi Cami manasında Blue Mosque olarak anılıyor. İşte aynı sebeple Gök Mescit de masmavi çinileri sebebiyle bu isimle anılıyor. Fakat maalesef bir deprem sonucu çinilerinin çoğu dökülmüş. Kısmen restore edilse de bir çok kısmı kayıp. Yöreye özgü kırmızı tuğladan inşa edilmiş mescidin hem ana girişi hem de iç kısımları komple mavi çiniyle örülü. Camiyi Cihan Şah yaptırmış. Bu güzel eserin hemen yanıbaşında yani haziresinde yine 3500 yıllık kemiklerin sergilendiği bir kabristan yer alıyor. Camiyi 10 bin riyal verip gezdikten sonra haziredeki o mezarları ücretsiz gezebiliyorsunuz. Ancak yerini bulmak için bilet satan görevliye sormanız lazım çünkü hazire ile Cami arasına saçma sapan bir iş merkezi yapılmış ve iki yapıyı birbirinden ayırmış ne yazık ki. Haziredeki 3500 yıllık iskeletler de çok çarpıcı ve muhakkak görülmeli.

Buradan sonra Saat meydanındaki saatli eski belediye binasına gidiyorum. Burada da bu sefer ücretsiz bir takım müzeler bulunuyor. Eski saatler, fotoğraf makineleri, daktilolar vesaire… Fakat bence buranın en çarpıcı yeri Halı Müzesi… Halı müzesinde Tebrizli Mahmut Bey benimle yakından ilgileniyor ve kendisinden çok şey öğreniyorum. Aynı zamanda halı dokuma öğretmeni olan Mahmut bey bu müzeye nezaret ediyor. Müzede tam 11 parça halı sergileniyor. Fakat halı deyip geçmeyin. 120 metrekare tek parça halıdan bahsediyorum. Bundan tam 70 yıl önce bu bina yaptırılırken binanın yerine ve duvarlarına serilmek üzere özel olarak dokunmuş bu halılar. Denildiğine göre 3 vardiyadan 7+7+7 tam 21 kişi tam 3 yıl çalışarak bu halıları dokumuş. Tebriz halıcılık cenneti. Paha biçilmez bu halılara dokunmak bile yasak. Gerçekten büyüleyici bu yeri bırakıp artık canlanan pazara doğru gidiyoruz. Tebriz pazarı İstanbul’daki kapalı çarşıdan bile daha etkileyici, kocaman ve capcanlı bir mekan. Tavsiyem tam öğlen sıcağında kendinizi buraya atın ve kaybolun. Gezip yoruldukça da Tebrizli esnafla oturup çaycılardan çay için. Acıkırsanız haşlanmış patates ve yumurtadan yapılmış leziz dürümden yiyin. Bunlar o kadar ucuz ki söylemeye değmez. Doya doya yiyin için ve esnafın sohbetlerine kulak kabartın. Kendinizi yüzyıllar öncesinde gibi hissedin. Zaman kavramını unutun. Kendinizi mekanın büyüsüne kaptırın. Muhteşem halılar, ayakkabıcılar, kuyumcular, baharatçılar vesair vesair her şeyin satıldığı bu pazarda öğlen sıcaklarını atlatabilirsiniz. Pazardan sonra Tebriz’in en ilginç yerlerinden biri olan Şairler Mezarlığı’na gidin. Tam 400 şairin kabrinin bulunduğu bir anıt mezar burası. Başka bir örneğini ben duymadım. En meşhur şair Tebrizli Shahriyar (Şehriyar)’ın şiirlerinin olduğu bir kitap ve cd’yi buradan alabilirsiniz.

Bu ziyaretin ardından hemen köşeden kalkan 101 numaralı otobüse binerek (El Göli) veya Şah Gölü denilen mekana gidebilirsiniz. Yorgunluk atmak için güzel bir mekan. Yapay bir göl ve ağaçlıklardan ibaret. Çok orijinal değil, gündüz vakti sakin fakat yemek yemek ve çay içmek için ideal bir mekan. Üstelik aynı otobüsle 15-20 dakika içinde çarşıya geri dönebilirsiniz.

Bu arada İran’da otobüsler iki kapılı ve erkekler önden kadınlar arka kapıdan biniyor. Bir kart ile elektronik biletlerle biniliyor ama siz para vererek de binebiliyorsunuz. Yine o kadar ucuz ki ücreti aklımda tutmadım. Korkmadan otobüse binebilirsiniz. Toplu taşıma çok gelişmiş ve alabildiğine ucuz. Harem selamlığa ise dikkat edin. Arka taraf kadınlara ait zira…
Hava kararırken artık kendinizi Tebriz caddelerine bırakın ve insanları seyredin. Çünkü hayat Tebriz’de asıl şimdi başlıyor. Güneş batmaya yakın herkes dışarıda haliyle trafik de tıkanıyor. Ama piyade olarak tüm caddeler sınırsız olarak sizin…

Tebriz’de en kötüsü şöyle oturup soluklanacak, bir çay –kahve içecek kafelerin çok az oluşu. Ama nihayetinde çay-kahve yapan nezih bir mekan bulup günün yorgunluğunu atıp, notlarımı yazmaya ve elektronik cihazlarımı şarj etmeye fırsat buluyorum.
Netice olarak Tebriz bence muhakkak görülmesi gereken bir Türk şehri. Türk olup da buralara gelmemek bence vefasızlık olur. Şems-i Tebrizi’nin bu şehrine siz de mutlaka gelin…
TAHRAN

Tebriz terminalinden 34 bin Tümen’e 10 dolardan biraz fazla bir ücrete çok konforlu bir yolculukla 7-8 saatte Tahran’a varıyorsunuz. Çok konforlu diyorum çünkü Royal Iran’ın Mercedes otobüsünün koltukları tam bir yatağa dönüşüyor. Tekli koltuk seçeneği de var. Otelde dinlenmek yerine yolda dinlenip duble ekonomi yapmış oldum. Sabah erken Tahran güney terminaline vardık. Elbette erken bir saatte varmış olmamız sebebiyle şehir ilk anda oldukça sakin ama büyük geldi. İlerleyen saatlerde bu fikrim dramatik bir şekilde değişecekti… Terminalden hemen kalkan otobüsler ile çarşıya gidiliyor. Tahran’da toplu taşıma bir harika. Şehrin her yerine metro ve otobüs ile çok ucuza seyahat edilebiliyor. Taksi dolmuş ve motorlu taksiler de ayrı seçenekler. Ama bence motorlu taksileri derhal yasaklamak lazım. Çünkü müthiş bir gürültü kirliliği oluşturuyor. Tahran bu yüzden baş ağrıtan bir şehir. Aşırı gürültü ve trafik var. Çarşıya otobüsle gelip İmam Humeyni Meydanı’nda indim. Burası büyük bir meydan ve şehrin ana arterlerinden biri. Bir çok otobüs ve metro hattı da buradan geçiyor ve Tahran’ın büyük pazarına da resmi binalara da oldukça yakın. Erken saatlerde açık bulunan bir çorbacıda karnımı doyurmak istiyorum. Türkiye’de olsam bir mercimek çorbası ya da ezogelin içerdim fakat İran’da sabah ve çorba denilince akla hemen Aş yemeği gelmeli.. Türkiye’de sabahları mercimek çorbası ne ise Tahran’da “aş” denilen bu şey o demek. Herkes sabah bu yeşil renkli çorba ile kahvaltı yapıyor. İçinde mercimekten nohuta kadar bir sürü şey var. Tam çözümleyemedim ama bence tadı güzel. Hem doyurucu hem lezzetli hem de ucuz.. Yanında da koskocaman bir lavaş ekmeği veriyorlar. Daha ne olsun ki!
Oldukça uygun fiyata besleyici bir gıda ile karnımı doyurduktan sonra İmam Humeyni meydanından metro hattı ile aktarma yaparak Azadi Meydanı’nagittim.

Azadi meydanını önemli kılan burada bulunan Azadi Anıtı aslında. Onun dışında bir özelliği yok. Azadi anıtı saat 9’dan sonra açılıyor ve asansör ile en üste çıkıp Tahran panoraması çekebiliyorsunuz.


Azadi anıtı 
yahut diğer adıyla Özgürlük anıtı 1971 yılında Pers İmparatorluğunun kuruluşunun 2500. yılında Shahyad Anıtı olarak yapılmış. Anıt, 2.500 adet yüzyüze bakan taş ile süslenmiş. Anıtın orta katlarında bir İran Tarihi müzesi bulunuyor. Asansörle en üst kata çıkarsanız tüm Tahran’ı görmeniz mümkün oluyor. Anıtın bulunduğu meydan da Meydan-ı Azadi adıyla anılıyor. Müzenin ve kulenin açılmasını beklerken  tanışıp dost olduğumuz Erdebilli Türk kardeşimiz bana burasıyla ilgili ilginç bilgiler veriyor. Kendisi bir mimar olan bu kardeşimiz bilgisayarından bana çok güzel projelerini de gösterdi. Kendisi ve bir kaç arkadaşı ile iki dakikada kanka olduk diyebilirim. Böylece hep beraber hem Azadi anıtını hem de içinde bulunan müzeyi gezdik. Erdebilli kardeşimizin anlattığına göre Şah zamanında şov için bu kulenin ayak aralığından bir savaş uçağı geçmiş. Başta inanamadım ama doğruysa gerçekten çok becerikli bir pilot imiş diye düşündüm. Azadi anıtı gerçekten devasa bir anıt. Bu kule önünde bacaklarını ve kollarını iki yana açarak poz vermek gelenekmiş.. Bu halinizle kulenin şeklini taklit etmiş oluyorsunuz. Beni de o hale soktular.. Bu pozun benzerini Eyfel ve Pisa kulelerinde yapacağıma dair and içerek pozumu vermiş bulundum.
Azadi Tower içindeki değerli taşların segilendiği müzede çok ilginç değerli taşlar var. Burası da mutlaka görülmeli.

Azadi anıtını keşfettikten sonra yine metroyu kullanarak çarşıya dönüp büyük pazarı ziyaret edebilirsiniz.
Tahran’da Metro ağı oldukça iyi.. Bu arada otobüslerde ve metrolarda yine haremlik ve selamlık uygulaması var. Metroda bir vagon kadınlara özel olarak
ayrılmış ve erkekler binemiyor… Ancak aileler kadın-erkek karışık vagonlara beraber binebiliyorlar. Yani vagonların erkek kısmı tamamen kadından tecrit edilmiş değil. Fakat kadın kısmına kesinlikle erkek kabul edilmiyor. Otobüslerde de Tebriz’de arka kapıdan sadece kadınlar binebiliyordu biliyorsunuz, aynısı Tahran’da da geçerli. Kimi bu uygulamalara bağnazlık der kimi pozitif ayrımcılık. Nereden baktığınıza göre değişir. Ama kalabalık bir şehirde kadınlar adına güzel bir ayrıcalık ve rahatlık olduğunu düşünüyorum..

Bu arada Tahran’da kadınlar oldukça rahat görünüyor. Ekseriyeti koyu renkli bir blue jean veya pantolon üstüne rahat bir tunik ve saçlarını tam kapatmayan bir eşarp ile dolaşıyor. Bol makyaj ve abartılı süs burada da geçerli. İnsanlar üzerinde gözle görülür bir baskı sezilmiyor.
Tahran hayatın karmaşasının bolca hissedildiği bir şehir. Geçim derdi ve koşuşturmaca insanların oturup düşünmelerini engelliyor gibi görünüyor. Büyük bir kalabalık var ve hayat oldukça hızlı akıyor. Hal böyle olunca herkes kalabalıklar içinde kendi dünyasında yaşıyor.

Metrolarda bolca seyyar satıcı ve işportacı bulunuyor. Bunların bir çoğu sakız, çorap, jilet gibi basit şeyler satıyor. Kitap, eğitim setleri falan satan da var. Bir miktar da dilenci var elbette. Metrolar hep kalabalık ve insanlar bu işportacılara bir hayli alışkın. Merakla seyrediyorlar kimi zaman bir şeyler satın alıyorlar.

Metro şehrin neredeyse her yerine gidiyor ve metro duraklarında ayrıntılı haritalar mevcut. Bu sebeple kaybolmak imkansız.
Bu arada Firdevsi Meydanında –buraya da metro gidiyor- bulunan Değerli Taşlar yahut Mücevher Müzesi’ni mutlaka gezmelisiniz. Merkez Bankası ile aynı komplekste yer alan bu müze sadece Çarşamba ve Cumartesi günleri açık. Öte yandan Perşembe-Cuma günleri Tahran’ın büyük pazarı da kapalı. O yüzden dikkatli olmakta fayda var.
Tahran’da da oturup soluklanacak yer bulmak zor. Büyük Pazar yine Tebriz’de olduğu gibi öğlen sıcağında tercih edilebilecek bir mekan olarak karşımıza çıkıyor.

Öte yandan Tahran’a gelmişken meşhur Sadabad Sarayı’nı da görmemek olmazdı.
Metro aracılığıyla son durak olan Tecriş’e gidip oradan Derbent dolmuşlarına binip Sadabad Sarayı’nın tam önüne gidebilirsiniz. Sadabad Sarayı 20 kadar müzeden oluşan devasa bahçeleri bulunan bir kompleks. İçinde 1000 tümene hizmet veren shuttle minibüsleri var fakat yine de bu saraya dinç bir şekilde gitmenizde fayda var. Giriş ücreti 150 bin riyal. Her bir müze girişi ise 50’şer bin riyal. Biraz ücretler yüksek ama değer. Kendinize 3 müze seçip ona göre bir ücret de ödeyebiliyorsunuz. Ben öyle yaptım. Askeri müze ile Şah’ın köşklerini gezmek niyetindeydim.
Sadabad Sarayı’nın geniş bahçesinde serin serin yürürken bazı Arap kardeşlerle tanışıyorum.
Bunlar Ahvazlı ve Iraklı arap arkadaşlar.. Tanıştıktan sonra müzeleri beraber gezdik. Normalde 3 müze gezecekken onlar sayesinde 6 tane müzeyi gezdim. Kapıdaki görevlilerle konuşup içeri giriyor ve müzeleri geziyorduk. Bu dostlarım başta Türk olduğuma inanmadılar ama pasaportu gösterdiğimde işi çözdük. Sadabad kompleksini beraberce gezdikten sonra birbirimize iletişim adreslerini de verdik ve onlar beni Ahvaz’a ben de onları İstanbul’a davet ettim.
Bu arada Sadabad Sarayı’ndaki lüks yaşantının yanında en çok ilgimi çeken Omidvar Kardeşlerin müzesi oldu.

Bunlar Sadabad Sarayı’nda “Omidvar Brothers House” diye bir yerde keşfettiğim İranlı ilginç iki kardeş.. Bütün dünyayı dolaşmışlar.. Benim adım Umut ama orada insanlar bana “Omid” (Ümit yahu) diyorlar.. Çünkü Farsça’da Umut – Omid demek.. Bu yüzden bu “Omidvar ” kardeşler çok ilgimi çekti.. İnanılmaz bir hikayeleri var..
İranlı seyyah iki kardeş, İsa ve Abdullah Ümitvar, 1954’de dünyayı gezmeye çıkmış. Gezi, İran’dan başlamış. İki bölümden oluşan gezinin ilk etabı motosiklet ile gerçekleşmiş ve tam 7 yıl sürmüş. Afrika’dan Uzak Doğu’ya dünyayı keşfe çıkan seyyahlar, bu gezilerini kayıt altına almayı ihmal etmemiş.
Ümitvar kardeşler olarak anılan seyyahlar, edindikleri eşyalarıysa sergilemek üzere bir müzede toplamış. 1954 yılıyla 1964 yılları arasında yaklaşık 10 yıl gezen Ümitvar kardeşler, gördükleri bütün şeyleri hem bir kitaba yazmışlar hem de resmetmişler.
İlk olarak Afganistan ve Hindistan’a giden Ümitvar kardeşler, önce Avustralya’ya, oradan da Alaska’ya geçmiş. Müzede yüzlerce parça eşyanın yanı sıra bir o kadar da fotoğraf bulunuyor.
İsa Ümitvar, kardeşiyle birlikte yaptıkları gezi ve müzeyi şu sözlerle anlatıyor: “Bizim bu gezideki amacımız, bedevi ve bilinmeyen insanlar konusunda araştırma yapmaktı. Tehlike bizim 3. kardeşimizdi. 6 ay Kuzey Kutbu’nda eskimolar ile eksi 60 derecede yaşadık. Ya da bunun karşılığı olarak Amazonlarda tehlikeler arasında yaşadık. Mesela eskimolar ile yaşadığımız süre içinde bir gün bir buz dağının üzerindeydik ve buzdağı kırıldı, biz de üzerinde kaldık. Eskimolar bizi ölmekten kurtardı. Her kabilenin kültürünü yakından gördük.”
Hem isimlerini hem de seyyahlıklarını kendime benzettiğim bu iki kardeşin hikayesi çok hoşuma gitti..
Bu duygularla Sadabad Sarayı’ndan ayrıldım ve yine kendimi Tahran sokaklarına vurdum. Bu arada Saray’ı gezerken sırt çantamın kolu koptu. Bütün eşyalarımı sırtımda taşıdığım için sırt çantam benim açımdan çok önemli. Kolu kopan bir sırt çantası beni çok yorar ve geri bırakırdı. Bu sebeple başıma gelen bu işe çok üzüldüm. Sadabad Sarayı’ndan üzgün bir şekilde Tecriş’e indim. Mutlaka çantamın kolunu tamir ettirmeliydim zira bu şekilde gezmeye devam etmem zor olacaktı.
Tam ümitsizce metroya doğru yürürken bir sokak arasında önünde dikiş makinesiyle oturan bir ayakkabı tamircisi gözüme ilişti. Çölde vaha bulmuş gibi yanına koştum. Birbirimizin dilini anlamamamıza rağmen benim ihtiyacımı bir çırpıda anlamıştı. Çantamdaki eşyaları yere açtığı bir örtüye boşaltmamı istedi. Sonra da sırt çantamı önüne alarak bütün dikiş yerlerinin üzerinden birkaç defa geçerek tamir etti. Sırt çantam artık değil İran’ı bütün Asya’yı gezsem kopmazdı herhalde.
Tamirci amcaya binler teşekkürle birlikte cüzi bir ücret ödeyerek sevinçli bir şekilde Tahran merkezine döndüm.
Tahran yorucu bir şehir. Çok büyük ve çok kalabalık. Bu yüzden çok yorulmayı göze almanız gerekiyor. Akşamın geç saatlerine kadar yürüdüm yürüdüm.. Hem fotoğraf çektim hem de yol üzerinde ilgimi çeken yerlere uğradım.
Ancak bir türlü dişime göre konaklayacak bir otel bulamamıştım. Bulmayı umduğum bir otel umduğum yerde olmayınca amaçsızca yürümeye devam ettim.
Yine tam ümidim bitmişken Kebir Oteli diye büyük bir otele rastladım. İlk anda geceliği 90 dolar olan bu otelde kalamayacağımı düşündüm. Zira çok pahalıydı. Ancak yine şansım yaver gitti ve resepsiyondaki genç elinde büyük bir suit oda olduğunu ve bu saatten sonra kimsenin tutmayacağını söyleyerek uygun bir fiyata o odayı verebileceğini söyledi. Neticede koskoca suit odada 40 dolar karşılığında kalmaya razı oldum. Tahran’ın büyük yorgunluğu karşısında bu benim için önemli bir nimetti. Geceyi dinlenerek geçirecek ve sabahın erken saatinde yine Güney Terminali’ne geçerek İsfahan’a yol alacağım.
Metro tahmin edebileceğiniz gibi terminale kadar gidiyor. Uzun ve dinlendirici bir geceden sonra, sabahın ilk ışıkları ile dinç ve mutlu şekilde yola koyuldum. Bundan sonra hiçbir otelde kalmayarak İsfahan ve Şiraz’a gidip yine dinlenmeden gerisin geri İstanbul’a gidecektim. Bu yüzden iyi enerji biriktirdim…
İSFAHAN

Tahran’dan İsfahan’a yaklaşık 4 saatlik bir yolculuk ile varmak mümkün. Böylece öğlen vakitlerine doğru büyülü şehir İsfahan’a vardım.


Bence İsfahan gezdiğim en otantik ve güzel yerlerden biriydi.. Koskoca bir meydan düşünün.. Gerçi adını şimdi İmam Humeyni Meydanı yapmışlar ama Molla ile alakası yok buranın.. Dünyanın en tarihi ve eski meydanlarından biri. Gerçek adı Nakş-ı Cihan (Nagshe Jahan) meydanı olan ve dünyanın en eski bu meydanlarından biri olan bu meydan İran’ın geleneksel kültürünü ve İslam sanatını her haliyle sergiliyor.. Etrafını çevreleyen saraylar, tarihi mescidler, camiler, çarşı ve müthiş bahçesiyle gerçek bir yaşam alanı.. İsfahan’ın manevi ve dingin havası Tahran’da yorulan bedenimi ve ruhumu epey dinlendirdi.. Sabahtan akşama kadar o güzel meydanda vakit geçirerek insanlar arasına karıştım.. Bence muhteşem bir deneyimdi..
İranlılar, “Esfahān nesf-e jahān ast” diyorlar.. Yani İsfahan dünyanın yarısıdır.. Şehir güzelliğiyle bu sözleri hak etmiyor değil..

NAKŞ-I CİHAN MEYDANI
İslam mimarisinin en çarpıcı örneklerinden biri olan İmam Meydanı (Nakş-ı Cihan), 512 metre uzunluğu ve 163 metre genişliğiyle yapıldığı dönemde dünyanın en büyük meydanıymış. Çin’in Beijing şehrindeki Tiananmen Meydanı’ndan sonra, bugün dünyanın en büyük 2. meydanı olarak geçiyor.
Dikdörtgen şeklindeki Meydanın dört bir yanını çeviren kapalı çarşıda kilimden ipek halıya, gümüşten minyatüre İran’a has alınacak her şeye rastlanabiliyor. Yine meydanın ortasında geniş bir avlu ve avlunun ortasında büyük bir havuz yer alıyor. Meydan çevresinde tur atmak isteyenler için ise faytonlar bulunuyor.
Tarihte, Şah ve halkın buluşma merkezi olarak kullanılan bu meydan, askeri techizatların düzenlenmesi, spor müsabakaları ve Çogan oyunlarının oynanması, ticaret aktivitelerinin gerçekleşmesi, dini törenlerin yapılması, hükümet kararlarının ilan edilmesi, suçluların cezalandırılması gibi birçok aktiviteyi içermesiyle kentin merkezi haline geldi ve şehrin kültürel, politik ve toplumsal hayatına büyük bir katkıda bulunmuş.

Şehirde yüksek binalar da olmasına rağmen, meydanın içerisinden dışarıdaki binalar gözükmüyor. Akşam saatiyle meydanın yeşil alanı, sofralarını alıp gelmiş İranlılarla dolup taşıyor.
Şehir planlamacılığının en güzel örneklerinden biri olan ve 1979 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınan Nakş-i Cihan Meydanı, (İmam veya Şah Meydanı), İmam Camii, Şeyh Lütfullah Camii ve Ali Gapu Sarayı olmak üzere 3 önemli yapı bulunuyor.
ALİ GAPU SARAYI

İmam Meydan’ının batısında Kraliyet Sarayı olarak bilinen Ali Gapu Sarayı (Devlet Kapısı), Şah Abbas’ın emriyle 1597’de yapılmış. İki yana doğru genişleyen altı katlı Ali Kapu Sarayı, meydana hâkim bir konumda bulunuyor. Şah Abbas’ın meydandaki törenleri izlediği saray, “Ali’nin Kapısı” anlamına geliyor.

 

Her birine dik merdivenlerle çıkılan katların tavanlarında ve duvarlarında birbirinden değişik süslemeler göze çarpıyor. Sanki Acem diyarının tekmil hayvanları; geyik, tilki, tavus kuşu, güvercin ve bülbüller bu sarayın dört bir yanında en parlak ve gösterişli halleriyle poz vermişler.

Ali Gapu Sarayı’nın, 18 ince ve zarif sütun üzerinde yükselen terası oldukça ilgi çekici ve meydanı fotoğraflamak için güzel bir konum sağlıyor. Altıncı katta yer alan, en iyi akustik ortamı yaratacak şekilde tasarlanmış harikulade bir müzik odası bulunuyor.
Burayı gezerken girişte satılan telefon şeklinde “İngilizce” bant kayıtlı turist rehberini almanızda fayda var. Böylece numaralandırılmış saray bölümlerinde ilgili numarayı telefona girip arama tuşuna bastığınızda size o bölümün tarihçesini anlatıyor.
İmam Camii

İmam Meydanı’nın (Nakş-ı Cihan Meydanı) güney tarafında, Safevi döneminde 1598 yılında I. Şah Abbas iktidarının 24. yıl dönümü vesilesiyle başlanmış ve 1611 yılında tamamlanmış.
Mimarisi ve içinde kullanılan seramik ile tahta oymacılık işleri bakımından geleneksel mimarinin en güzel örneklerini barındıran caminin, yedi renkli mozaik çini süslemeleri ve hat yazılarının güzelliği oldukça etkileyici.

Caminin içi, dışı her yeri şehrin sembolü haline gelmiş mükemmel mavi çinilerle kaplı. İmam Camii’nin önemli özelliklerinden biri de 49 çeşit yankı oluşturabilen akustik bir mimariye sahip olması. Bunlardan ancak 12 tanesi insan kulağı ile algılanabiliyor.
Mescid-i Cuma (Cuma Camii)

Ulu Cami olarak da bilinen bu Cuma Camii‘nin geçmişi 8. Yüzyıla kadar gidiyor. Büyük bir bölümü Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah zamanında (1072-1092), ünlü vezir Niam-ül Mülk tarafından yeni eklemeler yapılmış.
İran’da her şehirde Cuma namazının, oranın mülki amiri tarafından kıldırıldığı ve hutbede toplumsal ve siyasal konulara yer verildiği bir Cuma Camii bulunuyor.
Cuma Camii, Selçuklu, Moğol ve Safevi dönemi mimari tarzlarının karışımını yansıtıyor. Bu caminin içindeki kubbelerden birinin adı Nizam-ül Mülk Kubbesi. Caminin bizim alışık olduğumuz sade işlemelerden çok uzak ışıltılı ve ihtişamlı görüntüsü karşısında insan kendini seyretmekten alamıyor.
Mescid-i Cuma Cami, 2012 yılından bu yana UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunuyor.

Gündüz geldiğimde cami Cuma namazı sonrası temizlik için kapalıydı. Ama kapıdaki görevli bir istisna sağlayarak beni içeri aldı. Daha sonra tabii ki akşam vakti olduğunda da camiyi tekrar ziyaret ettim ve içindeki masmavi çinilere hayran kaldım.
İsfahan’da bunlar dışında mutlaka görülmesi gereken eserler arasında, Şeyh Lütfullah Camii, Tarihi Çehar Bağ Mesire Alanı, Çehel Sütün Sarayı, Çehar Bağ Medresesi, Heşt Beheşt Sarayı, Zayende Nehri ve Siosepol Köprüsü, Hacu Köprüsü, Bazar-e Bozurg (İsfahan Büyük Çarşısı) ve Manar Jonban (Sallanan Minareler) sayılabilir.

İsfahan’da bir gün ve gecenin bir kısmını geçirdikten sonra daha görülecek çok yerleri geride bırakarak Şiraz’a doğru harekete geçiyorum. Şehir merkezinden taksiyle terminale giderek en yakın saatteki Şiraz otobüsüne yer ayırtıyorum. Böylece sabah erken saatlerden Şiraz’da olacağım.

ŞİRAZ
Şiraz…
Hafız’ın ve Şeyh Sa’di’nin memleketi… Herhalde sadece ikisi hatrına ziyaret edilmeli.. Ama elbette bu şehir size daha çok şeyler de sunuyor.. Tourist friendly yani turistlerin kolaylıkla gezebileceği ve zor olmayan şehirlerden biri Şiraz.. Ulaşım kolay, trafik yok..

Şehrin merkezinde koskocaman Kerimhan kalesi sizi karşılıyor..
Şehre Kur’an kapısından giriyorsunuz.. Sonra Hafıziye ve Sa’diye denilen Hafız’ın ve Sa’di Şirazi’nin kabirlerini ziyaret ediyorsunuz..
Onların eserlerinden pasajlar okuyor, dinliyor büyüleniyorsunuz..
Şahe Çerağ camiinde rahatlıyor, İrem bahçesinde yorgunluk atıyorsunuz..

Çok erken saatlerde vardığım Şiraz’da gezintime çnce Kerimhan Kalesi’nden başlıyorum.
Kerim Han Kalesi, Farsça söylenişiyle Arg-e Kerim Han, Zend hanedanı dönemine ait tarihi bir kale. Kale, Kerim Han Zend tarafından 1766 tarihinde yaptırılmış. Toplam alanı 4000 metrekare, tamamı tuğladan yapılmış surlarının yüksekliği 12 metre olup surlarının dört köşesinde yüksekliği 14 metre olan dört burç bulunuyor. Bu burçlardan birisi tıpkı İtalya’daki Pisa kulesi gibi eğik. Kaledeki işlemeler ise Kaçar hanedanlığı dönemine ait. Şehrin merkezinde yer alan bu eser zaten hemen karşınıza çıkıyor. Kalenin kapısı üzerindeki renkli bezemeler ve tasvirler ise harika…
Şiraz’a gelmişken Hafız-ı Şirazi ve Sa’di Şirazi’den bahsetmemek olmaz.

Onların kabirlerini de mutlaka ziyaret etmeniz gerekiyor.
Hâfız-ı Şirâzî ondördüncü yüzyılda yaşamış İran’lı bir şair. Şiraz’da doğmuş. Farsçanın en büyük şairlerinden biri olduğu kabul edilir. İran tasavvuf şiirinin öncülüğünü yapmış. Hafız-ı Şirazi, fikirlerindeki kuvvet, görüşlerindeki hususiyet ve edasındaki rindlik bakımından bütün şarkın en lirik şairlerinden biri sayılmış ve şöhreti gün geçtikçe doğuya ve batıya yayılmıştır. Kabri Şiraz’da  tıpkı şiirlerinde anlattığı gibi bahçelerin içerisinde bulunuyor.
Hafız, İran edebiyatını olduğu gibi Türk edebiyatını da etkilemiş. Yahya Kemal Beyatlı’nın Rindlerin Ölümü şiiri, Hafız’ın sanatını konu eder.
Ne diyordu Yahya Kemal o şiirinde:
“Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.
 
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.”
Ben Hafız’ın kabri olan bahçedeki gülü bulamadım ama orada bulduğum çiçekler tıpkı Yahya Kemal’in dediği gibi kanayarak açıyordu bana göre..
Hafız’dan sonra Bostan ile Gülistan’ın yazarı Şeyh Sadi-i Şirazi’nin kabrini ziyaret ettim.

Sa’di, İran’ın Şiraz kentinde doğmuş. Çocukken babasını kaybedip dedesi ve amcası tarafından yetiştirilmiş. Daha sonra Bağdat’a gidip Nizamiye Medreseleri’nde öğremini tamamlanmış. 30 yıl boyunca Hindistan ve Kuzey Afrika’yı dolaştıktan sonra 1256’da memleketi Şiraz’a dönerek şiirlerini yazmaya başlamış. Günümüzdeki en çok konuşulan eseri Gülistan ve Bostan… Moğol ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılmış. Haçlılara esir düşmüş. On dört defa hacca gitmiş.
Her sene 21 Nisan’da (İran Takvimi: 1 Ordibeheşt) “Sadi Günü” olarak anılıyor…
PERSEPOLİS
Şeyh Sadi’nin mezarını ziyaretimden sonra. Persepolis’e gitmek istedim. Ancak şehir merkezindeki turist acentası 50 dolar gibi bir ücret isteyince önce şehri gezip sonra karar vermiştim.
İyi ki de öyle yapmışım. Zira Sadi’nin mezarından çıktıktan sonra rastladığım bir taksici beni Persepolis’e 20 dolara götürüp getirebileceğini söyledi.
Sevinçle taksiye atladım ve ver elini Persepolis..

Yaklaşık 1 saatlik bir taksi yolculuğundan sonra yakıcı sıcağın altında devasa ve ihtişamlı Persepolis’e vardım.
Şiraz’ın 60 kilometre kuzeyinde bulunan bu antik kent, bir antik kent sevdalısı olarak beni elbette cezbetti ve etkiledi..
Burası Pers imparatorluğunun (Akemenid krallıklarının) başkenti.. Tarihi milattan önce 6. yüzyıl sonlarına dayanıyor.. Pers Kralı 1. Darius tarafından kurulmuş ve kendisinden sonra tahta geçen oğlu Xerxes (Zerhes) tarafından genişletilmiş..

Xerxes’i 300 Spartalı filmindeki çılgın Pers kralından hatırlayabilirsiniz.. Şehir gerçekten de muhteşem anıtlarla dolu..
Elbette büyük kısmı artık ayakta değil ama korunan kısımları da ihtişamı gözler önüne serecek güzellikte..
Buraya İranlılar Taht-ı Cemşid diyorlar..
12 km yakınındaki kral mezarlarına da İran mitolojik kahramanı Rüstem’i tasvir eden oymalar sebebiyle “Nakş-ı Rüstem” de deniliyor…
Burada Darius, Xerxes ve Artaxerxes gibi başlıca Pers krallarının mezarları bulunuyor.. Bu krallığa tahmin edebileceğiniz üzere Büyük İskender son veriyor..
Burayı normalde 3 saatte gezip bitirmek mümkün değil. Ama ben biraz hızlı ve ekonomik davranarak baştan aşağı 2 saatte bütün antik kenti dolaşarak beni buraya getiren taksici ile yeniden Persepolis girişinde buluşuyorum.

Böylece İran seyahatimin son durağını da gönül huzuruyla tamamlamış oluyorum.
Elbette bu hızlandırılmış bir İran turu oluyor benim için. Kısıtlı günlerim ve bütçem ile İran’ın belli başlı şehirlerini ve önemli yerlerini görmüş oluyorum.
Bu koskoca seyahat her şey dahil olmak üzere sadece 500 lira gibi bir ücrete mal oluyor.

Bir çok noktada İran’da safranlı pilavlı kebap” yememe ve o kadar müze ve ören yerine ücretli gitmeme, iki kez otelde konaklamama ve bu kadar taksiye binmeme rağmen bu denli az maliyetli bir seyahat olması beni şaşırtıyor ve sevindiriyor.

Şiraz’dan gerisin geri önce Tahran’a otobüsle geliyor. Tahran’dan da non-stop İstanbul otobüsüne atlıyorum.
Böylece Tahran’dan bindiğim otobüs beni ertesi gün gece yarısına doğru İstanbul Aksaray’da indiriyor.
Toplam 1 hafta süren muhteşem bir seyahatin sonuna varıyorum…

, , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar