115086-004-E261ABCA

DENEMELER

İNSANLIK İÇİN GÖÇ VAKTİ

29 May , 2014  

Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.
İnsanlık tarihinde göçlerin çok önemli bir yeri ve işlevi vardır. İnsanlar bir yerdeki kaynakları tükettikçe hep başka yerlere göç etmişler, bazen göçler savaşlardan ve zulümden kaçmak için yapılmış. Hepsindeki ortak nokta ise hep daha iyiye hep daha rahata ve de daha güzele göç etmek olmuş.
Kavimler göçü çağların, Mekke’den Medine’ye hicret ise dünyanın kaderini değiştirmiş.

Göç hem insanların, hem toplulukların hem de dünyanın kaderini değiştiren bir vaka aslında. On yıllardır insanları köylerden şehirlere göç etmekteler. Gün gelecek şehirler yaşanmaz hale gelince -ki şimdiden öyle- bu göç dalgası tam tersine doğru akacaktır. İnsanlık farkında olmadan hayat tarzı anlamında da göçler yaşıyor esasında.

İnsanoğlu doğallıktan yapaylığa geçmiş, ancak bugünlerde yeniden doğal olana geri dönüş söz konusu. Yapaylık bir nevi mecburiyetten ortaya çıktı aslında. Herşey hızlandı, dolayısıyla insan da hızlanmalıydı. Doğal süreçler ise ekseriyetle yavaş ilerler. İnsan ise koşmalıydı, yürümeye vakit yoktu. Dolayısıyla herşeyin daha hızlısını fakat yapay olanını üretmek zorunda kaldık. Herşey daha pratik ve daha çabuk olmaya programlanmıştı. Bu sebeple estetik kavramını da yitirdi ya insanoğlu. Bir ay içinde binalar dikmeye başladık ve sırf bu sebepten ötürü mimaride bütün estetik anlayışımızı kaybettik. Halbuki eskiden bir yapıyı inşa etmek on yıllar hatta yüz yıllar sürüyordu. Ama neticesinde Piramitler, Aya Sofyalar ve de Tac Mahaller ortaya çıkıyordu. Bugün ise ne olduğu belirsiz, ruhsuz beton yığınları üretiyoruz ama bu konuda da hızlıyız. Köprüleri oldukça hızlı yapıyoruz ama asla bir Mostar yapamıyoruz yahut Mimar Sinan gibi köprüler inşa edemiyoruz. Şimdi ise ancak geçmişteki görkem ve ihtişama özenebiliyoruz ama yanından bile geçemiyoruz.
Bu durum müzikte de bu şekilde. En mühim sanat dallarından biridir müzik. Peki siz hiç etrafınızda bir Beethoven yahut Dede Efendi görebiliyor musunuz? Hayır!

Neden göremiyoruz çünkü artık müzik de endüstriyel bir nesne. Onu da hızlıca üretmek gerekiyor ve doğal yollardan değil de yapay, dijital ortamlarda üretmek gerekiyor. Tam da bu sebepten ötürü kulağımızdaki on yılların pası bir türlü silinemiyor. Eski güzel eserlerin güzel yorumlarıyla idare ediyoruz, müzikte de bir geriye göç sözkonusu oluyor haliyle. Eski güzel melodilere göç ediyoruz yenileri üretilmeyince.
Ruhumuz, aklımız ve kalbimiz göç gerektiğini söylüyor. Hepimizi sıkan bu tekdüzelikten, sıradanlıktan ve yapaylıktan göç etmemiz gerektiğini hissediyoruz ama kaçacak yer de bulamıyoruz doğrusu.
Eskiden yazılmış güzel kitapların birinci hamur yapraklarında geçmişi solumaya çalışıyoruz ama aldığımız koku boya, mürekkep ve selüloz kokusundan ibaret kalıyor. El yazması eserlere göç etmek istiyoruz belki kağıda bulaşan el emeğinin kokusunu alabiliriz diye ama onu da bulamıyoruz…

Uygar olmayı becerdik böylece ama bakın yine de barbarlığa özeniyoruz. Göçer bir toplum olmaya doğru sürükleniyoruz.

***

Gelecekte küresel ısınmadan ötürü gerçek manada büyük göçler yaşanabileceği de söyleniyor. Bu da işin bir başka yönü tabii ki. O kadar tükettikki dünyamızı, olacağı buydu ne yazıkki.
Bir fotoğraf sanatçısı 20 küsür yıldır onlarca fotoğrafını çektiği krater gölünün kurumaya yüz tuttuğunu görünce esef duyuyor. Bir ressam “artık hiç kimse Mona Lisa gibi gülümsemiyor” derken eskiye özlemini dile getiriyor aslında. Fotokopi bir hayat yaşıyoruz ya artık, bir hattat çizecek “vav” bulamadığından eyvahlar ediyor kaderine. Çizecek bir hattat kalmayana dek tükettiğimiz için bütün “vav”ları ve bütün eski “vav”lar “photoshop” programlarında yapay bir şekilde çizilebildiği için belki de Hamidullahlar yaşamıyor artık aramızda. Tam da bu sebepten ötürü Mona Lisa gülümsemiyor eskisi gibi.

Artık eylüller ilham vermiyor hüzünlü şairlere, temmuzlar ise ruhlara aşk salmıyor Akdeniz’de. Çünkü ne Eylülde yaşanıyor sonbahar, ne de Temmuz’da Akdeniz’de esiyor aşk meltemleri eskiden estiği gibi. Varsa yoksa Balkanlardan esen soğuk hava dalgası var ruhlarda, peki ya Balkanlar da kaybedince Tuna’nın yeşilliğini, geriye artık ne kalabilir ki?
Mısır’da Nil’in, Mezapotamya’da Fırat ve Dicle’nin kuruduğunu bir düşünün. Küresel ısınma devam ederse bunların olmayacağını kim garanti edebilir ki. İstanbul Boğazı’nın çamur deryasına dönüşmüş ve kurumuş halini yansıtan fotoğrafı gördünüz mü? Belki de abartı, belki de karamsarlık ancak herşey tükeniyorsa, Boğaz da tükenemez mi? “Serinliği kaynatan bu gümüş mangal”, geçmişte yaşanmış aşkları ve tatlı hatıraları küresel ısınmanın da etkisiyle yakıp, kül edemez mi?

Bir ürün bir reklam yapıyor televizyonlarda. Bir kadın güzelleşiyor (!) makyajla ve photoshop yardımıyla ve ürün soruyor haklı olarak: “Neden güzellik anlayışımız bu kadar çarpıtılmış? Güzelliğin yapay olmaması gerektiğine inanıyoruz”…

Neden bu kadar çarpıtıldığımızı düşündünüz mü hiç?

***

Göç etmek, seyahat etmek, gitmek insan için vazgeçilmez bir ihtiyaç. Baudelaire “her nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi geliyor” der… Bunu hem ruhumuzla hem de bedenimizle apaçık hissediyoruz bugün. Peki nereye kaçacağız? İmkanı olanlar aya çıkma planları yapmaya başladılar bile. Bu güzel dünyayı bırakıp aya çıkacağız, orada tüketecek birşey yok gerçi ama tüketeceklerimizi de yanımızda götürebiliriz pek tabii ki. Sonra da oradan oturup bakarız dünyanın yok oluşuna. Her halükarda terkedeceğimiz bu dünyayı, yazılandan daha evvel terketmek kaderimizi değiştirmeyecek. Teker teker ölmemiz doğal belki. Ancak bütün bir insanlık olarak terkediyoruz dünyayı heralde bunun farkında değiliz. İnsanlık nerede diye sesler gelmesi de bu yüzden. Dünyayı karanlığa, yok oluşa ve bitişe terkediyoruz.
***
Bu seferki göçün etkileri kalıcı ve bitirici olacak. Son iki yüzyılda hızlı bir tüketime ve tükenişe başlayan insanoğlu önce geriye göç etmek isteyecek, kurtulmak için son bir hamle yapacak belki de. Ama bunu başaramazsa ve eğer vakti de gelmişse geri dönüşü olmayan bir göçe mecbur kalacak.

Aşkları bile tüketebilen biz, işte o zaman TÜKENECEĞİZ.

(Genç Yaklaşım – Nisan, 2007)

, , , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar