<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Umut Yavuz &#187; suriye</title>
	<atom:link href="http://umutyavuz.net/etiket/suriye/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://umutyavuz.net</link>
	<description>Umut Dünyası</description>
	<lastBuildDate>Tue, 23 Feb 2010 22:55:36 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Hama ve Humus durakları</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/hama-ve-humus-duraklari.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/hama-ve-humus-duraklari.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Jun 2009 08:55:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>
		<category><![CDATA[hama]]></category>
		<category><![CDATA[humus]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=50</guid>
		<description><![CDATA[Halep’teki işlerimizi bitirdikten sonra Hama’ya doğru yol almaya başladık. Hama yolunda en önemli mekan Halife Ömer bin Abdulaziz ve eşinin kabirlerinin bulunduğu türbe ve camiydi. Hama’ya varmadan 40 km önce küçük bir köyde bulunan bu mütevazi kabri gördüğümüz zaman, Ömer bin Abdülaziz’in ne kadar büyük bir şahsiyet olduğunu yeniden anlamış olduk. Hulefa-i Raşidin’den olan ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Halep’teki işlerimizi bitirdikten sonra Hama’ya doğru yol almaya başladık. Hama yolunda en önemli mekan Halife Ömer bin Abdulaziz ve eşinin kabirlerinin bulunduğu türbe ve camiydi. <span id="more-50"></span>Hama’ya varmadan 40 km önce küçük bir köyde bulunan bu mütevazi kabri gördüğümüz zaman, Ömer bin Abdülaziz’in ne kadar büyük bir şahsiyet olduğunu yeniden anlamış olduk. Hulefa-i Raşidin’den olan ve 4 büyük halifeden sonra 5. halife olarak anılan bu büyük şahsiyetin mezarının yanı başında onu çok seven eşi Fatıma bulunuyor. Aynı yerdeki üçüncü mezarın kime ait olduğunu türbedara sorduğumuzda ise bize çok güzel bir olay anlatıyor. Türbedarın anlattığını göre büyük hükümdar Selahaddin Eyyubi bu mübarek mekana geldiğinde oradan ayrılmak istememiş ve mezarların bekçisi olmak istediğini dile getirmiş. O sırada oranın bekçiliğini yapan zatı bu önemli vazifeyi ifa ettiği için ödüllendirmek istemiş ve türbedarın vefat ettiği zaman Ömer bin Abdülaziz ve eşinin yanıbaşına gömülmesini emretmiş. Böylece bu bahtiyar zat ölümünden sonra buraya defnedilmiş. Türbedar bize bu hikayeyi anlattıktan sonra kendisine Selahaddin Eyyubi’nin bile can attığı bu önemli görevi devam ettirdiği için teşekkür ettik. Kendisinin bizlere ikram ettiği bir yudum “Mırra”yı zorlukla içerken, anlattığı tatlı hatıra ile daha bir keyiflendik. Zira mırrayı içmek öyle herkesin harcı değil. Mırra Suriye’nin geleneksel kahvesi. Bildiğimiz kahvenin en acı ve en koyu hali. Öyle ki sadece kahve fincanın dibince bir yudum olarak ikram ediliyor. Ancak bizim için bu bir yudum bile yeterince acı ve içilmesi zor bir hal alıyor. Neyse ki fazlası için ısrar etmiyorlar ve biz de birer yudum alıp oradan ayrılıyoruz.<br />
Hazır yeri gelmişken Suriye’de yaşadığımız bir kahve hatırasını daha aktarmış olayım. Humus’ta konuk olduğumuz bir Mevlevi ailesinin evinde bizlere kahve ikram etmek istediler. Kahvelerimizi nasıl istediğimiz sorulunca mırra gibi acı bir kahve geleceğinden endişe ederek çok şekerli kahve istedik. Bunun üzerine evin yaşlı hanımının “İşte şimdi Türk olduğunuzu ispat ettiniz” demesi bizleri sıcak tebessümlere sevketti. Zira orada “Türkler kahveyi şekerli içer” gibi bir görüş hakimmiş. Mırra içmek yerine şekerli tercih ettik biz de. Bu arada Suriye’deki her insan gibi bu aile de bizlere çok çok sıcak davrandılar. Hatta köklerinin Türklere dayandığını gururlanarak söylediler. Sonradan öğrendik ki Suriye’de bir çok insan köklerinin Osmanlıya dayandığını gurur duyarak söylüyormuş. Bu izlenimler bizleri çok memnun etti haliyle.<br />
Hama’ya vardığımızda akşama doğruydu, önce belediyeye uğradık. Hama ile Konya’nın Selçuklu Belediyesi kardeş şehirler. Dolayısıyla Selçuklu Belediyesinden bizlere emanet edilen selamları sahiplerine ilettik. Hama’da bize Belediye Eski Eserler Müdürü Muhammed Eymen ve öğrenimini Türkiye’de İTÜ’de yapmış olan ve akıcı Türkçe bilen Muhammed Talal eşlik ettiler.<br />
Hama değirmenleri ile ünlü bir şehir. Şehirde tam 19 adet büyüklü küçüklü değirmen bulunuyor. Şehrin tam ortasından Asi Nehri geçiyor. Eski Hama da bu nehrin arka kısmında yer alıyor. Şehir tamamen restore edilmiş. Turizm cevherinin farkına varmış yani. Bunda eski eserler müdürü Muhammed Eymen’in payı büyük. İnşaat Mühendisi olan Eymen, şehirdeki bütün yapıları belediyenin kaynaklarından restore ettiklerini, daha sonra ise mülk sahiplerinden bu paraları uygun taksitlerle tahsil ettiklerini söylüyor. Durum böyle olunca restorasyon mekanizması tıkır tıkır işliyor. Ve 1980’lerde yaşadığı bir iç savaştan büyük bir yıkımla çıkan Hama şehri, bu çabalar sonucunda yeniden diriliyor ve savaşın bütün kötü izleri siliniyor. Hama’da böyle bir işlem yapılması belki Baas rejiminin Hama katliamını örtbas etmek ve unutturmak için bulduğu bir yöntem ama en azından şehri yeniden diriltmeye yaramış. Bilenler bilir Hama Suriye’de İslami hareketin en güçlü olduğu şehirlerden biridir. Bu özelliği dolayısıyla Hama şehri 1982 yılında büyük bir katliama şahit oldu. Hafız el- Esad&#8217;in kardeşi ve zamanın genelkurmay başkanı Rıf&#8217;at el-Esad, Şubat 1982&#8242;de bir gece vakti Hama&#8217;ya havadan ve karadan saldırı düzenledi. Saldırıya katılmak istemeyen askerlerin çoğu anında idam edildiler. Bazıları da Müslümanlar tarafına geçtiler. Birkaç gün devam eden Hama katliamında yaklaşık kırk bin Müslüman şehit oldu. Şehir adeta bir harabeye döndü.<br />
Bugün Hama’da bu olaydan hiç kimse bahsetmek istemiyor. Bahsetmek zorunda kaldığı zaman ise kulağınıza eğilerek, kısık bir sesle “80’lerdeki olaylar zamanında” demekle yetiniyor.<br />
Baskıcı rejimler bütün Orta Doğu’da olduğu gibi Suriye’de de hayatı çekilmez hale getiriyor ve korkutma yöntemi ile varlıklarını devam ettiriyorlar.<br />
Hama’da bir çok tarihi eseri gezdikten sonra şehirden ayrıldık. Bu arada Kasrı Azm isimli bir sarayı gezerken içeride film çekimi olduğunu gördük. Bir süre oturup film çekimlerini izledik. Arap ülkelerinde televizyonculuk ve sinema çok gerilerde. Bunu Arap kanallarını izlerken çok iyi anlıyorsunuz. Yayınlar çok kalitesiz. Çok da mühim değil belki ama bu açıdan Türkiye’yi epey bir geriden takip ettikleri söylenebilir.<br />
Hama’dan sonra Humus’a gidiyoruz. Humus’ta pek gezecek bir yer yok aslında. Ancak orayı cazibedar kılan öyle biri var ki, sırf o sebeple Humus’a gidilir. Büyük sahabi Halid Bin Velid’den bahsediyorum. Evet Halid bin Velid ve oğlu Humus’ta kendileri adına yaptırılmış büyük bir camide yatıyorlar. Bu büyük mücahid sahabinin ölmeden önce söylediği hazin sözlerin yazılı olduğu bir anıt da, caminin avlusunun hemen dışındaki alanda bulunuyor. Bu iki zatın hemen karşısında ise Büyük Halife Hz Ömer’in oğlu Abdullah’ın yer aldığı söyleniyor.<br />
Hama ve Humus’ta Mevlevihanelerden eser kalmamış ne yazık ki. Her ikisi de yıkılmış. Ancak orada yaşayan ve eski yerlerini bilen Mevlevi ailelerle görüşerek ve eski resimlerini bularak bu iki şehirden ayrılıyoruz. Bir sonraki menzilimiz ise Suriye’nin kalbi Şam.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/hama-ve-humus-duraklari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şen olasın Halep şehri&#8230;</title>
		<link>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/sen-olasin-halep-sehri.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/sen-olasin-halep-sehri.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 May 2009 15:30:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Seyahatlerim]]></category>
		<category><![CDATA[halep]]></category>
		<category><![CDATA[ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=48</guid>
		<description><![CDATA[
Sınırı geçtikten yarım saat sonra Halep’e varıyorsunuz. Sınırı geçmek demişken, sınırlar konusunda dilimizde hep bir “keşke” ve hep bir “ah” dolanıyordu. Ceddimizin at koşturduğu bu mekanlara bugün birer ecnebi gibi duhul etmek yüreğimize dokunmuyor değildi. Ecnebi diyorum çünkü pasaportları mühürletmek için beklediğimiz sıranın önünde Arapça “Ecnebiler” yazıyordu. Diğer kısımda ise “Araplar” ifadesi vardı. Müslüman bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-medium wp-image-442" title="32a_0359" src="http://umutyavuz.net/wp-content/uploads/32a_0359-200x300.jpg" alt="32a_0359" width="200" height="300" /></p>
<p>Sınırı geçtikten yarım saat sonra Halep’e varıyorsunuz. Sınırı geçmek demişken, sınırlar konusunda dilimizde hep bir “keşke” ve hep bir “ah” dolanıyordu. Ceddimizin at koşturduğu bu mekanlara bugün birer ecnebi gibi duhul etmek yüreğimize dokunmuyor değildi. Ecnebi diyorum çünkü pasaportları mühürletmek için beklediğimiz sıranın önünde Arapça “Ecnebiler” yazıyordu. Diğer kısımda ise “Araplar” ifadesi vardı. Müslüman bir Türkiyeli olarak Ecnebiler adı altında sıraya girmek ağrımıza gitmişti. Ecnebi aslında Arapça’da &#8220;Yabancı&#8221; anlamına gelmekteydi. Bunun İngilizcesi de “Foreigners” demek oluyordu. Bizde bilinen baskın anlamı ise gayri Müslim’dir. Biz de kurallar gereği bir nevi Müslüman ecnebiler olarak hep o sıraya girdik.<span id="more-48"></span><br />
Sınırı geçmekle ilgili aklımızda kalan diğer bir nükte ise bir dikenli telin ne çok şeyi değiştirebildiğiydi. Zira Hatay’ın Reyhanlı ilçesinden, Suriye topraklarına geçtiğimiz anda dünya birden değişiverdi. Gerçi dağ, taş, toprak yine aynıydı ancak, lisanlar, yazılar, kıyafetler, mimarî, insanlar ve dolayısıyla kültür dokusu birden bire değişivermişti. Bundan 60 yıl öncesinde yaşanan ayrılığın halbuki çok zaman geçmemesine rağmen inanılmaz ölçüde kültür farklılığına yol açtığına şahit olduk. Gerçekten Türkiye’de büyük inkılaplar olmuş, harfler, lisanlar, kılıklar ve kıyafetler değişmiş, asırlardır bir arada olduğumuz bu insanlardan alabildiğince uzaklaşmış ve yabancılaşmışız. Demek ki az evvel küçümsediğimiz dikenli teller gerçekten vazifesini yapmış ve insanları birbirlerine yabancı kılmayı başarmış. Evet biz sınırı geçerken bu gerçekler de bir bir zihinlerimizden geçiyor ve çoğu zaman beyin hücrelerimize sertçe çarparak bizleri sarsıyor.<br />
Nihayet Halep’e vardığımızda hava neredeyse kararmak üzereydi. Derhal geceyi geçirecek bir otel bulmamız gerekiyordu. Halep’te birkaç günlük işimiz vardı. Ortadoğu’da ilk görüntülenecek Mevlevihane Halep Mevlevihanesi olacaktı. Daha sonra ise yine Suriye’de bulunan Hama, Humus ve Şam Mevlevihanelerini çekecektik. Tabii bu arada bu güzel şehirlerde gezilebilecek bütün mekanları da gezmek ve sizler için fotoğraflamak niyetindeydik.<br />
Halep’te kalacağımız oteli bulmamız pek zor olmadı. Zira biz otel ararken, Halepli Ahmed adlı bir genç bize yardım edebileceğini söyledi. Ertesi gün de Halep Mevlevihanesini bulmak üzere otelden ayrıldık ve birkaç kişiye sorduktan sonra Mevlevihaneyi bulduk. Mevlevihane halk arasında Camiul Mevleviyye ismiyle biliniyor. Çok sevecen insanlarla dolu bir mekan. Şu anda cami olarak kullanılıyor. Halep Konsolosluğunun girişimleriyle restore edilmiş. Mevlevihane’de bir mevlevihanede olması gereken her şey, yani semahane, matbah, hamuşan gibi her birim mevcut. Camide karşılaştığımız ve aslen Şanlıurfalı olan insanlar bizlere çok yardımcı oldular. Kendilerinden burada Türklerin çok sevildiğini öğreniyoruz. İleriki günlerde bunu kendimiz de anlayacaktık zaten. Nitekim Suriye’de Türk olduğumuzu söylediğimiz herkes çok içten ve sevgi dolu bir tavırla Ehlen ve Sehlen deyiveriyor. “Ehlen ve Sehlen” Arapça’da “Hoş Geldiniz, sefalar getirdiniz” mealinde bir hoşamedi cümlesi.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-443" title="33a_0358" src="http://umutyavuz.net/wp-content/uploads/33a_0358-300x200.jpg" alt="33a_0358" width="300" height="200" /><br />
Mevlevihanedeki çekimlerimiz sırasında yanımıza Muhammed isminde bir genç yaklaştı. Ve çok temiz bir Türkçe ile konuşmaya başladı. Önce Türkiyeli olduğunu düşündüğüm bu gencin Suriyeli Türkmenlerden olduğunu öğrenince çok şaşırdım. Zira Türkçelerinin bu kadar bizimkine benzeyeceğini beklemiyordum. Muhammed 8 çocuk babası, 35 yaşında bir Türkmen. Muhammed ile tanıştıktan sonra Suriye’de 2 milyon kadar Türkmenin yaşadığını öğreniyoruz.<br />
Türkmenler çok hızlı çoğalıyorlar. Nitekim Halep’e 40 km yakınlarda bir Türkmen köyünün hikayesi bizlere anlatıldığında bu Türkmenlerin 70-80 yıl önce bu bölgeye 20 kişilik bir kafile olarak hayvanlarıyla geldiklerini, ani bastıran kar yağışı neticesinde hayvanlarının telef olması sonucu da buraya yerleştiklerini öğreniyoruz. Şu anki nüfusları ise 1500 ile 2000 arasında ve hepsi de öz Türkmen. Sadece kendi aralarında evleniyorlar. Öyle ki kadınlarının bir kısmı Arapça’yı dahi öğrenmemiş, sadece ticaret için şehre gelen erkekler Arapçayı biliyorlar.<br />
Mevlevihanede tanıştığımız Türkmen Muhammed bize Halep’i gezdirebileceğini söylediğinde çok sevinmiştik. Zira her yeri çok iyi biliyordu. Ayakkabıcılıkla uğraştığını söyleyen Muhammed –ki Suriye’de Türkmenlerin büyük çoğunluğu ayakkabı işi yapıyormuş-, anlaşılan boş zamanlarında da turist rehberliği işi yapıyordu. Biz de bu teklifine çok sevindik, çünkü şehri kendi başımıza gezmemiz çok güç olurdu. Muhammed ile birlikte Halep’in en önemli yerlerine gittik.<br />
Bir gün Halep’e giderseniz mutlaka bir Türkmen de sizi bulup gezdirmek isteyecektir. Onlara güvenip, basit bir ücret mukabilinde beraber şehri gezebilirsiniz.<br />
Halep Kalesi<br />
Kale, Halep’in en önemli yerlerinden biri. Şehirden 50 metre yükseklikte olan kale 13. yüzyılda Seyf El Devle El Hamadani tarafından inşa edilmiş. Muazzam bir kale ve etrafında derin hendekler olan güvenli bir sığınak. Eskiden o hendeklerde timsahlar olduğu bile söyleniyor. Nitekim çokları kaleyi fethetmeye çalışmış da muvaffak olamamış. Kalenin yüksek surları ve su dolu hendekleri arasında can veren en önemli şahsiyetlerden biri Kutalmışoğlu Süleyman Şah’dır. Süleyman Şah’ın türbesi Halep kalesinin arka burcunun tam karşısında Seyyid Nesimî’nin türbesiyle aynı mekanda bulunuyor. Yıllara rağmen kale sapasağlam ayakta duruyor. Kalenin içi de adeta bir şehir gibi. Bir şehirde olması gereken her şey var: cami, hamam, medrese vs.. Ayrıca bir de zindanı var ki, içinde beş dakika durmamıza rağmen ruhumuza öyle bir sıkıntı ve korku verdi ki, Necip Fazıl’ın “Zindanda dakika farksızdır aydan” mısraları dilimize dolanıverdi. Zindanın içinde bir de “kan kuyusu” vardı ki, idam edilenlerin kanları buraya akıtılıyordu. Kalenin yaşayan hali gözlerimizin önünde canlandı birden, niceleri burada yaşamış, niceleri de ruhlarını bu kan kuyularında ve karanlık zindanlarda kaybetmişlerdi.<br />
Halep kalesinden sonra en önemli yapılardan biri olan ve rivayete göre içinde Hz. Zekeriyya’nın (as) türbesinin bulunduğu Umeyyed Camisine gittik. Şam’daki büyük ve ünlü Emeviye Camisine benzeyen bu cami şehrin kalbinin attığı yerlerden biri. Şehrin diğer önemli mekanı ise Halep Kapalı Çarşısı. Ortadoğudaki en uzun çarşı olduğu söylenen ve uzunluğu 10 km’yi bulan bu çarşıda genel olarak turistik eşyalar ile baharat ve attariye ürünleri ve de çeyizlikler satılmakta.<br />
Halep’te bize yol arkadaşı olan Muhammed’den, bizi eskiden Caber kalesinde bulunan Süleyman Şah’ın kabrine götürmesini istedik. Süleyman Şah Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin dedesiydi ve Caber Kalesinde Türk Mezarı olarak bilinen bir yerde gömülü bulunuyordu. Türk Mezarının başında bir grup Türk askerinin nöbet bekliyor olması ve Suriye içinde Türk Bayrağının dalgalandığı bir mekan olması hasebiyle bizim için önem taşıyordu. Halep’e 110 kilometre mesafede Fırat nehrinin kenarında  kendisi için ayrılan yeni yerine taşınan Süleyman Şahın kabrini ziyaretimiz orada bulunan Türk askerlerini de sevindirdi. Yeni yeri diyoruz çünkü Caber kalesi baraj suları altında kalınca ona Fırat kenarında yeni bir yer tahsis edilmiş. Fırat’ın kenarı isabet olmuş çünkü, rivayete göre Süleymanşah Urfa taraflarında bulunduğu sırada Fırat nehrini geçerken boğularak ölmüş ve cesedi Caber kalesine defnedilmiştir.<br />
Türk Mezarında bulunan toplam 10 askerimiz çok rahat olduklarını söylediler. Gerçi kendilerine ayrılan mezar alanından çıkma şansları yokmuş ama böylesine önemli bir şahsiyetin mezarı başında durmak onların gurbette geçen sıkıntılarını atmaları adına mühim bir motivasyon kaynağı oluyor. Türk Mezarının dış güvenliğini Suriyeliler sağlıyor. İç güvenliğinden ise Türk askerler sorumlu. Bu sebeple içeriye girmek için 200 metre uzaklıktaki Suriye karakolundan izin almanız gerekiyor. Türk askerlerin asıl görev yerleri Şanlıurfa imiş, her ay başında yeni bir birlik 1 aylığına geliyor ve görevi devralıyor. Bütün malzemelerini yanlarında getiriyorlar ve 1 ay boyunca dışarı çıkma gereği duymuyorlarmış.<br />
Bu büyük şahsiyetin mezarında dua edip askerlerimizle de sohbet ettikten sonra Türk Mezarından ayrıldık.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/seyahatlerim/sen-olasin-halep-sehri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
