<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Umut Yavuz &#187; Neo</title>
	<atom:link href="http://umutyavuz.net/etiket/neo/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://umutyavuz.net</link>
	<description>Umut Dünyası</description>
	<lastBuildDate>Tue, 23 Feb 2010 22:55:36 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Uyan Neo!</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:37:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Matrix]]></category>
		<category><![CDATA[Neo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=43</guid>
		<description><![CDATA[“Cennetin olmadığını hayal et.
Eğer denersen göreceksin ki bu kolay…
Altımızda cehennem yok…
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü…
Hayal et bütün insanların
Bu gün için yaşadığını&#8230;
Hiç ülke olmadığını hayal et.
Bunu yapmak zor değil.
Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok
Ve din de yok…
Hayal et bütün insanların,
Hayatı barış içinde yaşadığını.
Mülkiyetin olmadığını hayal et.
Yapabilir misin merak ediyorum?
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok.
Tam bir insan kardeşliği…
Hayal et [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Cennetin olmadığını hayal et.<br />
Eğer denersen göreceksin ki bu kolay…<br />
Altımızda cehennem yok…<br />
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü…<br />
Hayal et bütün insanların<br />
Bu gün için yaşadığını&#8230;<br />
Hiç ülke olmadığını hayal et.<br />
Bunu yapmak zor değil.<br />
Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok<br />
Ve din de yok…<br />
Hayal et bütün insanların,<br />
Hayatı barış içinde yaşadığını.<br />
Mülkiyetin olmadığını hayal et.<br />
Yapabilir misin merak ediyorum?<br />
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok.<br />
Tam bir insan kardeşliği…<br />
Hayal et bütün insanların,<br />
Tüm dünyayı paylaştığını…<br />
Benim bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin<br />
Ama tek ben değilim…<br />
Umarım bir gün sen de bize katılırsın<br />
Ve dünya yekvücut olarak yaşar…”</p>
<p>Yukarıdaki sözler efsanevi Beatles grubunun öldürülen solisti John Lennon’un “Imagine” (Hayal et!) adlı şarkısının sözleridir. Lennon iyi bir müzisyen olmasının yanında bu şarkıdan da çok iyi anlaşılacağı üzere bir sosyalist hatta daha da ötesinde bir anarşistti. Ama hepsi bir yana o bir hayalciydi de… Hayal dünyasının genişliğini de gerek müzikleri gerekse yazdıkları ile kitlelere yaymaya çalışıyordu. Sonunda belki de hayallere sürüklediği ve bunalım yaşattığı bir “hayranı” tarafından 1980’de bir suikaste kurban gitti.</p>
<p><span id="more-43"></span></p>
<p>Bu yazıda John Lennon’u anlatacak değilim. Sadece Lennon’un sanal dünyası ne kadar gerçek ise bugün gençler olarak bizlerin yaşadığı dünyanın da ancak o kadar gerçek olduğunu düşünüyorum. Evet, dünyanın hengamesinden, zorluklarından ve dağdağasından bıkan gencecik ruhlarımız kaçacak bir delik aramış ve imajiner bir dünyaya sığınmış. Sanal dünya da dediğimiz bu alan büsbütün hayallerimizden ibaret aslında. Sanal dünyada isimlerimizin yerini ‘nick’ler alıyor ve kimliklerimiz de isimlerimiz gibi sanallaşıyor. Gerçek isimlerimizin bile bize aitliğini sorguladığımız bu dünyaya bir de “sanal dünya” fenomeni eklenince iş içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.</p>
<p>İdealist felsefeci Platon bu dünyayı hakikatlerin birer gölgesi olarak tanımlamıştır. Esasında gördüklerimiz idealar dünyasındaki gerçek nesnelerin birer yansımasıdır ona göre. Bu sebeple de eşyanın ötesine geçmemiz gerektiğini salıklamıştır. Sebeplerin kesif dünyasının Platon’u bunalttığını düşünüyorum. O da bu imajiner yaklaşımla bu sıkıntıdan kurtulabileceğini düşünmüş olmalı. Ancak biz bugün Platon’un “gölgeler” olarak tanımladığı bu dünyadan tıpkı onun gibi kaçarken aslında çok daha “sanal” ve “gerçek dışı” bir dünyaya adım attığımızın farkında mıyız acaba?</p>
<p>Yanlış anlaşılmasın… İnternet çağının gençleri olarak teknoloji ile iç içe olmamızdan şikayetçi olmamız söz konusu değil. Bizi bu konuda eleştirenleri de anlamıyoruz zaten. Yani neden sadece geçmişe ait şeyler iyi ve güzel de bizim çağımıza ait şeyler “tu kaka” ilan edilir bir türlü anlam veremiyoruz. Ancak gerçek şu ki, her çağın tehlikeleri olduğu gibi bu çağın da tehlikeleri var. Hem de bu sefer çok daha yakınımızda dolanıyor bu tehlikeler. Asıl önemli olan mesele ise bu tehlikenin boyutlarının farkında olmak ve “hayal” ile “gerçeği”, “iyi” ile “kötüyü” ayırt edebilmektir. Bunu da sadece söylemesi kolay pek tabii ki!</p>
<p>John Lennon’un kurguladığı dünyaya bir dönelim şimdi. Bakınca göreceğiz ki her şeyin en kolayı hayal edilmiş. Bir nevi cenneti dünyada kurgulamış. Ancak hepimiz gün gibi biliyoruz ki, bu türden bir hayatın tohumları bu dünyada atılmamıştır. Gerçeklerden örülü dünyamızda “iyi” ve “kötü”, “hüzün” ve “mutluluk” gibi zıt değerler bir arada var olmuşlardır. Belki de birbirlerini dengelemektedirler. Tıpkı uzak doğu felsefecilerinin “yin/yang” öğretisi gibi. Bu sebeple de “idealize” bir dünya anlayışı hayalden öteye geçemez. Biz bunu kendi sanal dünyalarımızda çok sıkça yaparız. Sanal kimliklerimizde kusurlara genelde yer yoktur. Sadece en beğendiğimiz yanlarımızı açığa vururuz. Çoğu zaman kendi isimlerimizi bile kullanmayız. Her zaman en beğendiğimiz fotoğrafımızı “avatarımız” yahut “görüntü resmimiz” olarak belirleriz. Çoğu zaman bunu “fotoshop” marifetiyle en güzel hale getirmesini de biliriz. İşte böylesi sanal bir dünyada yaşarız, vaktimizin çoğunu da burada değerlendiririz. Çünkü bu bize haz verir. Genç olmanın en heyecan verici özelliklerinden biri de zaten “hayal kurma” yeteneğimizin doruk noktalarda olmasıdır. Ancak buna kendimizi fena halde kaptırdığımız anlarda, pergelin ucu artık sabit değildir. Kendi öz gerçekliklerimizden fena halde kopmuşuzdur. Bu bir nevi bilinç kaybıdır ve bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde gerçekleşebilir. Peki bir anda elektrikler kesilse, bağlantımız kopsa yahut bilgisayarın düğmesine bastığımız anda geri döneceğimiz yerde bıraktıklarımız yine kendi öz gerçekliklerimiz olmayacak mıdır?</p>
<p>Bilinç kaybı arzu edilesi yahut özenilesi bir şey olmasa gerek. Bugün biz gençlerin karşısında bu türden bilinç kaybettirici özellikte bir çok nesne bulunmakta. Uyuşturuculardan tutun da, haplara, alkole, tüketim ürünlerine, fantezilere, oyunlara ve hi-tech ürünlere kadar geniş bir yelpazede bir çok meta hep bizim bilinç kaybımızı sağlamak ve kendimizi kaptırmak için kurulmuş, çoğu zaman da masum gibi görünen tuzaklarla doludur ne yazık ki. Evet bizim çağımızda genç olmak eskiye nazaran biraz daha fazla dikenli bir yolda yürümek anlamına gelebilir aslında. Ama ahir zaman dediğimiz zaman diliminde yaşadığımız göze alınacak olursa bu türden sıkıntılarla başa çıkabilecek güçte olmaktan da başka çaremiz yok. Hiçbirimiz yaşadığımız çağın günahlarından doğrudan sorumlu değiliz. Bunu bu noktaya getiren biz değildik ve bunun içinde kaybolup gitmeye de niyetimiz yok tabii ki. Eğer bu bir bataklıksa biz bataklıkta gül yetiştirmenin yahut etekleri ıslanmadan bataklıktan geçip gitmenin yollarının mümkün olduğunu da bilmekteyiz. Bu yolları aramakla da mükellefiz tabii ki.</p>
<p>Öncelikli olarak her zaman için sorgulayıcı olmak bir yoldur mesela. Evet sorgulamak çoğu zaman hazza ket vuran, keyfi kaçıran ve belki kaba tabirle “kafa bozucu” nitelikte bir davranış gibi gelebilir. Ancak “kafa yapıcı” nesnelerin bizi öz gerçekliklerimizden koparıp bataklığın derinliklerine çekmesini engellemek için bu türden bir sorgulama mekanizmasına ihtiyacımız var. Pergelin bir ucu her zaman hakikat üzerine demirli durmalıdır. Yoksa sahil-i selametten ve güvenli kıyılardan uzaklaşma ihtimali vardır. Bunu da hiç birimiz arzu etmeyiz.</p>
<p>Biz gençler olarak sanal dünyanın bize sunduğu nimet ve avantajlardan sonuna kadar faydalanmak istediğimiz kadar önümüze çıkardığı tuzaklardan da kaçabilmenin yollarını çok iyi öğrenmek durumundayız. Şüphesiz bu bir erdemdir. Bunu başarabildiğimiz ölçüde de gerçekten saadeti yakalamış oluruz.</p>
<p>Bu noktada “mutlak gerçek”, “mutlak mutluluk” gibi kavramların ayrımını yapmanın da gerektiğini düşünüyorum. Zira inanan bir genç, her zaman “saadeti dareyni” arzular. Yani her iki dünyada da mutluluk peşindedir. Bu dünyada ise “mutlak manada” mutluluğun olmadığını bilmek durumundayız. Mutlak mutluluk ise hani o John Lennon’un hayal ettiği tarzda “dertsiz, tasasız” mutluluk gibi bir şey muhtemelen. Bu ise “bu dünyada mutlak rahat yoktur” düsturuna binaen bu dünya şartları açısından imkânsızdır. O halde ancak mutlak mutluluğu (ahiret saadeti) netice verebilecek olan bir dünya hayatı elde edersek “saadeti dareyn” hediyesini kazanmış oluruz. Yoksa bu dünyada elde edeceğimiz hazlar bizi hakikatin merkezinden kopartabilir. Gerçek olmadığı sürece de elde edilen hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Tıpkı Matrix üçlemesinin baş kahramanı Neo’nun yaptığı gibi kırmızı yahut mavi haptan birini seçmemiz gerekmektedir. Ne demişti Morpheus: Mavi hapı alırsın ve hikâye burada biter. Sabah yatağında uyanırsın ve neye inanmak istiyorsan ona inanırsın. Eğer kırmızı hapı seçersen harikalar diyarında kalmaya devam edersin ve sana tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösteririm.</p>
<p>Bunun üzerine Neo kırmızı hapa doğru uzanır. Çünkü gerçeği merak etmektedir. Morpheus bu noktada bir uyarı yapmak gereği hisseder: Sana sadece gerçeği vaad ediyorum fazlasını değil.</p>
<p>Evet işte anlatmak istediğim tam olarak bu. Sadece gerçeğin peşinde isek hepimiz kırmızı hapı seçmek durumundayız. Uyutulduğumuz ve yittiğimiz bu sanal dünyadaki derin uykumuzdan uyanıp Harikalar Diyarı’na koşmalıyız. Çünkü gerçeği, sadece gerçeği istemeliyiz. Cehaletin verdiği sahte mutluluğa da kanmamalıyız.</p>
<p>İşte Neo’nun da hikâyesi uyutulduğu sanal dünyadan yani Matrix’ten “Wake up Neo-Uyan Neo!” parolasıyla uyandırılıp asıl içinde bulunduğu karanlık gerçeğe gidişin hikayesidir… Ancak bizim anlatmak istediğimiz öz gerçekliğimiz ise Neo’nunki gibi karanlık değildir. Bilakis uyuduğumuz sanal âlemden uyanışımız neticesinde dünyamız daha bir aydınlanacak ve gerçek manasını bulacaktır. O zaman işte bu dünyada bir yolcu olduğumuzu hatırlayacak, sanal alemlere dalıp ebede giden ahiret trenini kaçırmayacağız. Zira dünya akıp giderken biz olduğumuz yerde oyalanamayız…</p>
<p>Tam da bu sebeple bir süreliğine bilgisayarımızın “power” tuşuna uzunca basalım… Ekran kararsın… Böylece zihnimiz aydınlansın… Ve kalkıp en yakın pencereden ufuklara bakıp gerçeğe ve ebediyete giden yolun izlerini arayalım… Mehtaplı bir gecede Samanyolu’nu gördüğümüz gibi, ebediyete giden nurlu yolu görelim…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
