<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Umut Yavuz &#187; felsefe</title>
	<atom:link href="http://umutyavuz.net/etiket/felsefe/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://umutyavuz.net</link>
	<description>Umut Dünyası</description>
	<lastBuildDate>Fri, 23 Jul 2010 00:39:19 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Uyan Neo!</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:37:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Matrix]]></category>
		<category><![CDATA[Neo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=43</guid>
		<description><![CDATA[“Cennetin olmadığını hayal et.
Eğer denersen göreceksin ki bu kolay…
Altımızda cehennem yok…
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü…
Hayal et bütün insanların
Bu gün için yaşadığını&#8230;
Hiç ülke olmadığını hayal et.
Bunu yapmak zor değil.
Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok
Ve din de yok…
Hayal et bütün insanların,
Hayatı barış içinde yaşadığını.
Mülkiyetin olmadığını hayal et.
Yapabilir misin merak ediyorum?
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok.
Tam bir insan kardeşliği…
Hayal et [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Cennetin olmadığını hayal et.<br />
Eğer denersen göreceksin ki bu kolay…<br />
Altımızda cehennem yok…<br />
Üstümüzdeyse sadece gökyüzü…<br />
Hayal et bütün insanların<br />
Bu gün için yaşadığını&#8230;<br />
Hiç ülke olmadığını hayal et.<br />
Bunu yapmak zor değil.<br />
Öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok<br />
Ve din de yok…<br />
Hayal et bütün insanların,<br />
Hayatı barış içinde yaşadığını.<br />
Mülkiyetin olmadığını hayal et.<br />
Yapabilir misin merak ediyorum?<br />
Hırsa ve açgözlülüğe gerek yok.<br />
Tam bir insan kardeşliği…<br />
Hayal et bütün insanların,<br />
Tüm dünyayı paylaştığını…<br />
Benim bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin<br />
Ama tek ben değilim…<br />
Umarım bir gün sen de bize katılırsın<br />
Ve dünya yekvücut olarak yaşar…”</p>
<p>Yukarıdaki sözler efsanevi Beatles grubunun öldürülen solisti John Lennon’un “Imagine” (Hayal et!) adlı şarkısının sözleridir. Lennon iyi bir müzisyen olmasının yanında bu şarkıdan da çok iyi anlaşılacağı üzere bir sosyalist hatta daha da ötesinde bir anarşistti. Ama hepsi bir yana o bir hayalciydi de… Hayal dünyasının genişliğini de gerek müzikleri gerekse yazdıkları ile kitlelere yaymaya çalışıyordu. Sonunda belki de hayallere sürüklediği ve bunalım yaşattığı bir “hayranı” tarafından 1980’de bir suikaste kurban gitti.</p>
<p><span id="more-43"></span></p>
<p>Bu yazıda John Lennon’u anlatacak değilim. Sadece Lennon’un sanal dünyası ne kadar gerçek ise bugün gençler olarak bizlerin yaşadığı dünyanın da ancak o kadar gerçek olduğunu düşünüyorum. Evet, dünyanın hengamesinden, zorluklarından ve dağdağasından bıkan gencecik ruhlarımız kaçacak bir delik aramış ve imajiner bir dünyaya sığınmış. Sanal dünya da dediğimiz bu alan büsbütün hayallerimizden ibaret aslında. Sanal dünyada isimlerimizin yerini ‘nick’ler alıyor ve kimliklerimiz de isimlerimiz gibi sanallaşıyor. Gerçek isimlerimizin bile bize aitliğini sorguladığımız bu dünyaya bir de “sanal dünya” fenomeni eklenince iş içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.</p>
<p>İdealist felsefeci Platon bu dünyayı hakikatlerin birer gölgesi olarak tanımlamıştır. Esasında gördüklerimiz idealar dünyasındaki gerçek nesnelerin birer yansımasıdır ona göre. Bu sebeple de eşyanın ötesine geçmemiz gerektiğini salıklamıştır. Sebeplerin kesif dünyasının Platon’u bunalttığını düşünüyorum. O da bu imajiner yaklaşımla bu sıkıntıdan kurtulabileceğini düşünmüş olmalı. Ancak biz bugün Platon’un “gölgeler” olarak tanımladığı bu dünyadan tıpkı onun gibi kaçarken aslında çok daha “sanal” ve “gerçek dışı” bir dünyaya adım attığımızın farkında mıyız acaba?</p>
<p>Yanlış anlaşılmasın… İnternet çağının gençleri olarak teknoloji ile iç içe olmamızdan şikayetçi olmamız söz konusu değil. Bizi bu konuda eleştirenleri de anlamıyoruz zaten. Yani neden sadece geçmişe ait şeyler iyi ve güzel de bizim çağımıza ait şeyler “tu kaka” ilan edilir bir türlü anlam veremiyoruz. Ancak gerçek şu ki, her çağın tehlikeleri olduğu gibi bu çağın da tehlikeleri var. Hem de bu sefer çok daha yakınımızda dolanıyor bu tehlikeler. Asıl önemli olan mesele ise bu tehlikenin boyutlarının farkında olmak ve “hayal” ile “gerçeği”, “iyi” ile “kötüyü” ayırt edebilmektir. Bunu da sadece söylemesi kolay pek tabii ki!</p>
<p>John Lennon’un kurguladığı dünyaya bir dönelim şimdi. Bakınca göreceğiz ki her şeyin en kolayı hayal edilmiş. Bir nevi cenneti dünyada kurgulamış. Ancak hepimiz gün gibi biliyoruz ki, bu türden bir hayatın tohumları bu dünyada atılmamıştır. Gerçeklerden örülü dünyamızda “iyi” ve “kötü”, “hüzün” ve “mutluluk” gibi zıt değerler bir arada var olmuşlardır. Belki de birbirlerini dengelemektedirler. Tıpkı uzak doğu felsefecilerinin “yin/yang” öğretisi gibi. Bu sebeple de “idealize” bir dünya anlayışı hayalden öteye geçemez. Biz bunu kendi sanal dünyalarımızda çok sıkça yaparız. Sanal kimliklerimizde kusurlara genelde yer yoktur. Sadece en beğendiğimiz yanlarımızı açığa vururuz. Çoğu zaman kendi isimlerimizi bile kullanmayız. Her zaman en beğendiğimiz fotoğrafımızı “avatarımız” yahut “görüntü resmimiz” olarak belirleriz. Çoğu zaman bunu “fotoshop” marifetiyle en güzel hale getirmesini de biliriz. İşte böylesi sanal bir dünyada yaşarız, vaktimizin çoğunu da burada değerlendiririz. Çünkü bu bize haz verir. Genç olmanın en heyecan verici özelliklerinden biri de zaten “hayal kurma” yeteneğimizin doruk noktalarda olmasıdır. Ancak buna kendimizi fena halde kaptırdığımız anlarda, pergelin ucu artık sabit değildir. Kendi öz gerçekliklerimizden fena halde kopmuşuzdur. Bu bir nevi bilinç kaybıdır ve bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde gerçekleşebilir. Peki bir anda elektrikler kesilse, bağlantımız kopsa yahut bilgisayarın düğmesine bastığımız anda geri döneceğimiz yerde bıraktıklarımız yine kendi öz gerçekliklerimiz olmayacak mıdır?</p>
<p>Bilinç kaybı arzu edilesi yahut özenilesi bir şey olmasa gerek. Bugün biz gençlerin karşısında bu türden bilinç kaybettirici özellikte bir çok nesne bulunmakta. Uyuşturuculardan tutun da, haplara, alkole, tüketim ürünlerine, fantezilere, oyunlara ve hi-tech ürünlere kadar geniş bir yelpazede bir çok meta hep bizim bilinç kaybımızı sağlamak ve kendimizi kaptırmak için kurulmuş, çoğu zaman da masum gibi görünen tuzaklarla doludur ne yazık ki. Evet bizim çağımızda genç olmak eskiye nazaran biraz daha fazla dikenli bir yolda yürümek anlamına gelebilir aslında. Ama ahir zaman dediğimiz zaman diliminde yaşadığımız göze alınacak olursa bu türden sıkıntılarla başa çıkabilecek güçte olmaktan da başka çaremiz yok. Hiçbirimiz yaşadığımız çağın günahlarından doğrudan sorumlu değiliz. Bunu bu noktaya getiren biz değildik ve bunun içinde kaybolup gitmeye de niyetimiz yok tabii ki. Eğer bu bir bataklıksa biz bataklıkta gül yetiştirmenin yahut etekleri ıslanmadan bataklıktan geçip gitmenin yollarının mümkün olduğunu da bilmekteyiz. Bu yolları aramakla da mükellefiz tabii ki.</p>
<p>Öncelikli olarak her zaman için sorgulayıcı olmak bir yoldur mesela. Evet sorgulamak çoğu zaman hazza ket vuran, keyfi kaçıran ve belki kaba tabirle “kafa bozucu” nitelikte bir davranış gibi gelebilir. Ancak “kafa yapıcı” nesnelerin bizi öz gerçekliklerimizden koparıp bataklığın derinliklerine çekmesini engellemek için bu türden bir sorgulama mekanizmasına ihtiyacımız var. Pergelin bir ucu her zaman hakikat üzerine demirli durmalıdır. Yoksa sahil-i selametten ve güvenli kıyılardan uzaklaşma ihtimali vardır. Bunu da hiç birimiz arzu etmeyiz.</p>
<p>Biz gençler olarak sanal dünyanın bize sunduğu nimet ve avantajlardan sonuna kadar faydalanmak istediğimiz kadar önümüze çıkardığı tuzaklardan da kaçabilmenin yollarını çok iyi öğrenmek durumundayız. Şüphesiz bu bir erdemdir. Bunu başarabildiğimiz ölçüde de gerçekten saadeti yakalamış oluruz.</p>
<p>Bu noktada “mutlak gerçek”, “mutlak mutluluk” gibi kavramların ayrımını yapmanın da gerektiğini düşünüyorum. Zira inanan bir genç, her zaman “saadeti dareyni” arzular. Yani her iki dünyada da mutluluk peşindedir. Bu dünyada ise “mutlak manada” mutluluğun olmadığını bilmek durumundayız. Mutlak mutluluk ise hani o John Lennon’un hayal ettiği tarzda “dertsiz, tasasız” mutluluk gibi bir şey muhtemelen. Bu ise “bu dünyada mutlak rahat yoktur” düsturuna binaen bu dünya şartları açısından imkânsızdır. O halde ancak mutlak mutluluğu (ahiret saadeti) netice verebilecek olan bir dünya hayatı elde edersek “saadeti dareyn” hediyesini kazanmış oluruz. Yoksa bu dünyada elde edeceğimiz hazlar bizi hakikatin merkezinden kopartabilir. Gerçek olmadığı sürece de elde edilen hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Tıpkı Matrix üçlemesinin baş kahramanı Neo’nun yaptığı gibi kırmızı yahut mavi haptan birini seçmemiz gerekmektedir. Ne demişti Morpheus: Mavi hapı alırsın ve hikâye burada biter. Sabah yatağında uyanırsın ve neye inanmak istiyorsan ona inanırsın. Eğer kırmızı hapı seçersen harikalar diyarında kalmaya devam edersin ve sana tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösteririm.</p>
<p>Bunun üzerine Neo kırmızı hapa doğru uzanır. Çünkü gerçeği merak etmektedir. Morpheus bu noktada bir uyarı yapmak gereği hisseder: Sana sadece gerçeği vaad ediyorum fazlasını değil.</p>
<p>Evet işte anlatmak istediğim tam olarak bu. Sadece gerçeğin peşinde isek hepimiz kırmızı hapı seçmek durumundayız. Uyutulduğumuz ve yittiğimiz bu sanal dünyadaki derin uykumuzdan uyanıp Harikalar Diyarı’na koşmalıyız. Çünkü gerçeği, sadece gerçeği istemeliyiz. Cehaletin verdiği sahte mutluluğa da kanmamalıyız.</p>
<p>İşte Neo’nun da hikâyesi uyutulduğu sanal dünyadan yani Matrix’ten “Wake up Neo-Uyan Neo!” parolasıyla uyandırılıp asıl içinde bulunduğu karanlık gerçeğe gidişin hikayesidir… Ancak bizim anlatmak istediğimiz öz gerçekliğimiz ise Neo’nunki gibi karanlık değildir. Bilakis uyuduğumuz sanal âlemden uyanışımız neticesinde dünyamız daha bir aydınlanacak ve gerçek manasını bulacaktır. O zaman işte bu dünyada bir yolcu olduğumuzu hatırlayacak, sanal alemlere dalıp ebede giden ahiret trenini kaçırmayacağız. Zira dünya akıp giderken biz olduğumuz yerde oyalanamayız…</p>
<p>Tam da bu sebeple bir süreliğine bilgisayarımızın “power” tuşuna uzunca basalım… Ekran kararsın… Böylece zihnimiz aydınlansın… Ve kalkıp en yakın pencereden ufuklara bakıp gerçeğe ve ebediyete giden yolun izlerini arayalım… Mehtaplı bir gecede Samanyolu’nu gördüğümüz gibi, ebediyete giden nurlu yolu görelim…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/uyan-neo.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsanlık için göç vakti!</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insanlik-icin-goc-vakti.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insanlik-icin-goc-vakti.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:32:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[göç]]></category>
		<category><![CDATA[insanlık]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=25</guid>
		<description><![CDATA[Göç&#8230;
Fakat nereye?
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.
Göç&#8230;
Fakat nereye?
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.
İnsanlık tarihinde göçlerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Göç&#8230;<br />
Fakat nereye?<br />
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.<br />
Göç&#8230;<br />
Fakat nereye?<span id="more-25"></span><br />
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.<br />
İnsanlık tarihinde göçlerin çok önemli bir yeri ve işlevi vardır. İnsanlar bir yerdeki kaynakları tükettikçe hep başka yerlere göç etmişler, bazen göçler savaşlardan ve zulümden kaçmak için yapılmış. Hepsindeki ortak nokta ise hep daha iyiye hep daha rahata ve de daha güzele göç etmek olmuş.<br />
Kavimler göçü çağların, Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret ise dünyanın kaderini değiştirmiş.<br />
Göç hem insanların, hem toplulukların hem de dünyanın kaderini değiştiren bir vaka aslında. On yıllardır insanları köylerden şehirlere göç etmekteler. Gün gelecek şehirler yaşanmaz hale gelince -ki şimdiden öyle- bu göç dalgası tam tersine doğru akacaktır. İnsanlık farkında olmadan hayat tarzı anlamında da göçler yaşıyor esasında.<br />
İnsanoğlu doğallıktan yapaylığa geçmiş, ancak bugünlerde yeniden doğal olana geri dönüş söz konusu. Yapaylık bir nevi mecburiyetten ortaya çıktı aslında. Herşey hızlandı, dolayısıyla insan da hızlanmalıydı. Doğal süreçler ise ekseriyetle yavaş ilerler. İnsan ise koşmalıydı, yürümeye vakit yoktu. Dolayısıyla herşeyin daha hızlısını fakat yapay olanını üretmek zorunda kaldık. Herşey daha pratik ve daha çabuk olmaya programlanmıştı. Bu sebeple estetik kavramını da yitirdi ya insanoğlu. Bir ay içinde binalar dikmeye başladık ve sırf bu sebepten ötürü mimaride bütün estetik anlayışımızı kaybettik. Halbuki eskiden bir yapıyı inşa etmek on yıllar hatta yüz yıllar sürüyordu. Ama neticesinde Piramitler, Aya Sofyalar ve de Tac Mahaller ortaya çıkıyordu. Bugün ise ne olduğu belirsiz, ruhsuz beton yığınları üretiyoruz ama bu konuda da hızlıyız. Köprüleri oldukça hızlı yapıyoruz ama asla bir Mostar yapamıyoruz yahut Mimar Sinan gibi köprüler inşa edemiyoruz. Şimdi ise ancak geçmişteki görkem ve ihtişama özenebiliyoruz ama yanından bile geçemiyoruz.<br />
Bu durum müzikte de bu şekilde. En mühim sanat dallarından biridir müzik. Peki siz hiç etrafınızda bir Beethoven yahut Dede Efendi görebiliyor musunuz? Hayır!<br />
Neden göremiyoruz çünkü artık müzik de endüstriyel bir nesne. Onu da hızlıca üretmek gerekiyor ve doğal yollardan değil de yapay, dijital ortamlarda üretmek gerekiyor. Tam da bu sebepten ötürü kulağımızdaki on yılların pası bir türlü silinemiyor. Eski güzel eserlerin güzel yorumlarıyla idare ediyoruz, müzikte de bir geriye göç sözkonusu oluyor haliyle. Eski güzel melodilere göç ediyoruz yenileri üretilmeyince.<br />
Ruhumuz, aklımız ve kalbimiz göç gerektiğini söylüyor. Hepimizi sıkan bu tekdüzelikten, sıradanlıktan ve yapaylıktan göç etmemiz gerektiğini hissediyoruz ama kaçacak yer de bulamıyoruz doğrusu.<br />
Eskiden yazılmış güzel kitapların birinci hamur yapraklarında geçmişi solumaya çalışıyoruz ama aldığımız koku boya, mürekkep ve selüloz kokusundan ibaret kalıyor. El yazması eserlere göç etmek istiyoruz belki kağıda bulaşan el emeğinin kokusunu alabiliriz diye ama onu da bulamıyoruz&#8230;<br />
Uygar olmayı becerdik böylece ama bakın yine de barbarlığa özeniyoruz. Göçer bir toplum olmaya doğru sürükleniyoruz.<br />
***<br />
Gelecekte küresel ısınmadan ötürü gerçek manada büyük göçler yaşanabileceği de söyleniyor. Bu da işin bir başka yönü tabii ki. O kadar tükettikki dünyamızı, olacağı buydu ne yazıkki.<br />
Bir fotoğraf sanatçısı 20 küsür yıldır onlarca fotoğrafını çektiği krater gölünün kurumaya yüz tuttuğunu görünce esef duyuyor. Bir ressam &#8220;artık hiç kimse Mona Lisa gibi gülümsemiyor&#8221; derken eskiye özlemini dile getiriyor aslında. Fotokopi bir hayat yaşıyoruz ya artık, bir hattat çizecek &#8220;vav&#8221; bulamadığından eyvahlar ediyor kaderine. Çizecek bir hattat kalmayana dek tükettiğimiz için bütün &#8220;vav&#8221;ları ve bütün eski &#8220;vav&#8221;lar &#8220;photoshop&#8221; programlarında yapay bir şekilde çizilebildiği için belki de Hamidullahlar yaşamıyor artık aramızda. Tam da bu sebepten ötürü Mona Lisa gülümsemiyor eskisi gibi.<br />
Artık eylüller ilham vermiyor hüzünlü şairlere, temmuzlar ise ruhlara aşk salmıyor Akdeniz&#8217;de. Çünkü ne Eylülde yaşanıyor sonbahar, ne de Temmuz&#8217;da Akdeniz&#8217;de esiyor aşk meltemleri eskiden estiği gibi. Varsa yoksa Balkanlardan esen soğuk hava dalgası var ruhlarda, peki ya Balkanlar da kaybedince Tuna&#8217;nın yeşilliğini, geriye artık ne kalabilir ki?<br />
Mısır&#8217;da Nil&#8217;in, Mezapotamya&#8217;da Fırat ve Dicle&#8217;nin kuruduğunu bir düşünün. Küresel ısınma devam ederse bunların olmayacağını kim garanti edebilir ki. İstanbul Boğazı&#8217;nın çamur deryasına dönüşmüş ve kurumuş halini yansıtan fotoğrafı gördünüz mü? Belki de abartı, belki de karamsarlık ancak herşey tükeniyorsa, Boğaz da tükenemez mi? &#8220;Serinliği kaynatan bu gümüş mangal&#8221;, geçmişte yaşanmış aşkları ve tatlı hatıraları küresel ısınmanın da etkisiyle yakıp, kül edemez mi?<br />
Bir ürün bir reklam yapıyor televizyonlarda. Bir kadın güzelleşiyor (!) makyajla ve photoshop yardımıyla ve ürün soruyor haklı olarak: &#8220;Neden güzellik anlayışımız bu kadar çarpıtılmış? Güzelliğin yapay olmaması gerektiğine inanıyoruz&#8221;&#8230;<br />
Neden bu kadar çarpıtıldığımızı düşündünüz mü hiç?<br />
***<br />
Göç etmek, seyahat etmek, gitmek insan için vazgeçilmez bir ihtiyaç. Baudelaire &#8220;her nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi geliyor&#8221; der&#8230; Bunu hem ruhumuzla hem de bedenimizle apaçık hissediyoruz bugün. Peki nereye kaçacağız? İmkanı olanlar aya çıkma planları yapmaya başladılar bile. Bu güzel dünyayı bırakıp aya çıkacağız, orada tüketecek birşey yok gerçi ama tüketeceklerimizi de yanımızda götürebiliriz pek tabii ki. Sonra da oradan oturup bakarız dünyanın yok oluşuna. Her halükarda terkedeceğimiz bu dünyayı, yazılandan daha evvel terketmek kaderimizi değiştirmeyecek. Teker teker ölmemiz doğal belki. Ancak bütün bir insanlık olarak terkediyoruz dünyayı heralde bunun farkında değiliz. İnsanlık nerede diye sesler gelmesi de bu yüzden. Dünyayı karanlığa, yok oluşa ve bitişe terkediyoruz.<br />
***<br />
Bu seferki göçün etkileri kalıcı ve bitirici olacak. Son iki yüzyılda hızlı bir tüketime ve tükenişe başlayan insanoğlu önce geriye göç etmek isteyecek, kurtulmak için son bir hamle yapacak belki de. Ama bunu başaramazsa ve eğer vakti de gelmişse geri dönüşü olmayan bir göçe mecbur kalacak.<br />
Aşkları bile tüketebilen biz, işte o zaman TÜKENECEĞİZ.<br />
(Genç Yaklaşım &#8211; Nisan, 2007)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/insanlik-icin-goc-vakti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim adamları ruh hastası mı?</title>
		<link>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bilim-adamlari-ruh-hastasi-mi.html</link>
		<comments>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bilim-adamlari-ruh-hastasi-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 20:27:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Yavuz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Felsefi Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[bilimadamı]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[ruh hastalığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.net/yeni/?p=10</guid>
		<description><![CDATA[Kâinatta her şey mümkün olan en güzel şekilde var olmaktadır. Bu kural eskiden beri kabul edilegelmiştir. İmkânat vücud bulurken alabilecekleri en güzel şekli alarak vücud bulurlar.
Kâinatta her şey mümkün olan en güzel şekilde var olmaktadır. Bu kural eskiden beri kabul edilegelmiştir. İmkânat vücud bulurken alabilecekleri en güzel şekli alarak vücud bulurlar. Kâinattaki her şey imkânattandır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kâinatta her şey mümkün olan en güzel şekilde var olmaktadır. Bu kural eskiden beri kabul edilegelmiştir. İmkânat vücud bulurken alabilecekleri en güzel şekli alarak vücud bulurlar.<br />
Kâinatta her şey mümkün olan en güzel şekilde var olmaktadır. Bu kural eskiden beri kabul edilegelmiştir. İmkânat vücud bulurken alabilecekleri en güzel şekli alarak vücud bulurlar. Kâinattaki her şey imkânattandır. Önce var olması mümkün olanlar, gaybî bir emir ile varlık sahnesine çıkarlar. Bu öyle bir çıkıştır ki; en noksansız bir tarzda meydana gelmektedir. Çünkü varlık aleminde kemalin en birinci koşulu hikmet ve maslahattır. Yani bir varlık var oluş sebeplerinin gerek amaçları, gerekse faydaları bakımından en olması gerektiği şekilde var olur.<span id="more-10"></span><br />
Kâinatta abesiyete asla rastlanamaz. Herhangi bir şeyin, herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde var olması mutlaka bir hikmete binaendir. Daha fazlası, daha azı, ötesi, berisi, erken ya da geç vuku bulması durumlarına asla rastlanamaz. Bunu hayatın her merhalesinde, varlığın bütün tabakalarında açık ve seçik bir şekilde görmek ya da en azından sezinlemek mümkündür. Gerek kâinatın zerrelerden kürelere kadar olan her aleminde matematiksel, mantıksal, pragmatik bakımından var olan düzenlilik ve uyum gerekse herhangi bir ölçü aletiyle ölçülemeyecek içsel alemlerde meydana gelen oluşlar hep varlık aleminin abesiyetten uzak olduğunun delilidir. Hiçbir şey boşuna, sebepsiz, başıboş ve gereksiz değildir. Her şey birbiri ile alakadardır. Bu alakalar öyle bir tarzdadır ki, “bir kelebeğin kanat çırpışı okyanus ötesi bir fırtınaya sebep olabilir” tarzında misal verilir ve kâinattaki varlıklar arası ilişkiler ifrat derecesinde birbirine bağlanır kimilerince. Evet çok komplike bir denklemde yapılacak küçük bir değişiklik eşitliğin öte tarafında devâsâ hatalara, yanlışlıklara sebep olabilir. O halde en önemsiz görünen şeyde dahi bir hikmet vardır, yadsınamaz. Bu ise abesiyetin olamayacağının delilidir çünkü düzenin komplike olması ve bizim çoğu şeyi algılayamamız düzensizlik olduğunu göstermez.<!--more--><br />
Böyle bir ön kabulden sonra cevaplanması gereken bir takım soruların çözümü daha da kolaylaşmaktadır. Asıl değinmek istediğim mesele ise şudur: İnsanoğlunun iki farklı ve en önemli cihazından olan akıl ile kalp arasındaki ilişkiler değerlendirilirken kâinattaki her şeyin bir hikmete binaen var olduğunun her zaman bilincinde olunmalıdır. En çok tartışılan meselelerdendir akıl ile kalp arasındaki ilişkiler. Nedense çoğu insan ikisinden birini, bir diğerine tercih etmeyi yeğlemişlerdir hep. Kimileri ise birini devre dışı bıraktığı zaman düştüğü boşluk sonucunda her ikisinden birden mahrum kalabilmiştir. Halbuki madem her şeyin bir hikmeti var, insanda var olan bütün cihazatın, latifelerin, duyguların bir sebebi olmalı ve hepsi birden bir gayeye omuz omuza hizmet etmelidirler. O halde kalp de akıl da insanda var olduğuna göre ikisinin de var oluşunun, hem de birlikte var oluşlarının sebepleri aranmalıdır. Burada bir yandan da akıl, insanın maddi yönünü temsil ederken, kalp ise manevi ciheti temsil etmektedir. Aynı şekilde kalp ruha işaret ederken, akıl ise bedeni göstermektedir. Mamafih insan ne ruhtan yoksundur, ne de bedenini yadsıyabilir.<br />
İşin aslı şudur ki; aslında hiç kimse akıl ve kalbin imtizacı olmadan hakikat sahiline sağ salim ulaşamaz. Her ne kadar bazıları aklı zem edip, kötüleyip insanın yalnızca kalbiyle hakikate ereceğini iddia etseler de aklın iptali gibi bir şey mümkün olmadığından bu kendiliğinden yanlışlanmıştır. Eğer sadece akıl ile hakikat bulunabilseydi, “kalp neden var?” sorusu doğal olarak sorulacaktır. Ya da akla hiç gerek olmasaydı, insana bir nimet olarak sunulmasının anlamı nedir? Aslında akıl da kalp de hakikate açılan pencerelerdir. Yalnız aralarında elbette boyut farklılıkları mevcuttur. Her ikisi de hakikatin tecelli noktaları olmakla beraber kapsadıkları alanlar ve görevleri itibariyle farklılaşırlar. Mesela imanın yeri kalp olarak bilinir. Ama aslında insanı imana ulaştıran safhaların bir çoğu akılda gerçekleşir. Aynı zamanda kalp Allah’ın tecelli ettiği kutsi bir latifedir. Ancak kalbin içine doğan hakikatler de, tıpkı kâinatın tümünde gizli bulunan hakikatler manzumesi gibi çoğu zaman gizlidir ve bunu açmak için bir anahtara ihtiyaç vardır. İşte akıl da Said Nursi’nin deyimiyle “İlahî, kudsî defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır”.<br />
Genel olarak aklî meselelerle meşgul olmak zararlıymış gibi addedilir. Halbuki aklî ilimler de tıpkı dinî ilimler gibi insanı hakikate götürürler. Bir fizik kitabını okumakla, Allah’ın esmasını anlatan bir yazıyı okumak arasında istikametli bir akıl ve nurlu bir kalp sahibi için bir fark olmamalıdır. Çünkü akıl ve aklın gıdası olan pozitif ilimler, fenler ve sanat Allah’a işaret etmektedirler. Ancak aklı ve kalbi doğru kullanmayanlar için aynı şey düşünülemez tabii ki. Böyleleri Fuzuli’nin şu beyitinde ifade ettiği acı gerçekle karşılaşırlar: “Ben akıldan isterim delâlet, aklım bana gösterir dalâlet”. Evet kalp ile ortak hareket etmeyen bir akıl tevhide, hakikate delâlet edeceği yani delil olacağı yerde, dalâlete yani sapkınlığa ve yanlışa düşmeye sebep olur. Ancak bu konuyla ilgili olarak Bediüzzaman Said Nursi’nin şu ifadeleri de oldukça ilginçtir. “Arkadaş! Kalp ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulum-i akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden; emraz-ı kalbiyeye müptela olur!..” (Mesnevî-i Nuriye 69)<br />
Bu ifadeleri derinlemesine ve düzgün okuyamayan biri sanki burada Bediüzzaman’ın aklî ilimleri zem etttiği ve akılla ilgili meselelere kafa yoranları ruh hastalığı ile suçladığı intibaına kapılabilir. Bu ise mümkün değildir çünkü Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı’nın muhtelif yerlerinde bunun tersi olarak &#8220;Aklın nuru, fünun-u medeniyedir” diyerek fen ilimlerinin de insana gerekli olduğunu ifade etmiştir. Halbuki burada akıl ilimleri ile uğraşmanın kalp ve ruhta hastalıklara sebep olduğu gibi bir ifade yer almaktadır ki; sanki bu ifade Risale-i Nur’da genel olarak yer alan akıl-kalp imtizacına ters bir durum teşkil ediyor gibi görünmektedir. Aslında işin aslı bu değildir. Çelişkiden ziyade birkaç nüansla burada önemli bir hakikat zikredilmektedir. Şöyle ki; İslâmın ve dolayısıyla Risale-i Nur’un en temel prensiplerinden biri; her şeye kıymeti ölçüsünde değer vermek gerektiğidir. Aynen öyle de, aklî ilimlerden olan felsefeyle de (Nursî özellikle felsefeyi zikretmiş) gerektiği kadar ve yeterli ölçüde ilgilenmek gerekmektedir. Burada ise Bediüzzaman “o hastalık marazı da ulum-i akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir” diyerek önemli bir ipucu vermiştir. Çünkü burada kullanılan ‘tevaggul’ kelimesi ‘iştigal’e nisbeten bir ifrat derecesi içermektedir. Tevaggul, ‘devamlı olarak uğraşma, işin çok ilerisine varma, çok uğraşma’ anlamları içermektedir. İştigal ise abartı derecesi içermeden yalnızca ‘bir işle uğraşma’ anlamını içerir. Tıpkı her şey gibi bu kelime seçimi de hikmetsiz değildir. O halde anlaşılması gereken odur ki; aklî ilimlerle gerektiğinden fazla uğraşmak tehlikelidir.<br />
Bediüzzaman’ın konuyla ilgili olarak fikirlerini ortaya koyan en önemli ifadelerden biri ise “..tâkib ettiğim yol, akılla kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur (Mesnevî-i Nuriye)” sözüdür. Demek ki işin sırrı akıl ile kalp arasında böyle bir yol açmaktır. O zaman ise fikrin nuru kalbin ziyası ile birleşecek ve fikir zulmet içinde kalmaktan kurtulabilecektir. O halde yine  Bediüzzaman’ın sözleriyle sorularımıza çözüm yolu arayacak olursak, onun şu çağrısına kulak vermeliyiz: “..kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti aklın imdadına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz. Tâ ki, şecaat-i akliye-i medeniyet meydanında namus-u millet-i İslâmiye pâyimal olmasın. Kılıçlarınızı, fen ve san&#8217;at ve tesanüd-ü hikmet-i Kur&#8217;âniye cevherinden yapmalısınız&#8230; (Divan-ı Harb-i Örfî)”<br />
O halde kalplerden akla, fikre giden yollar açmalıyız. Hakiki kuvvet olan iman kuvvetini aklın yardımına ve manevi duyguları fikirlerin arkasına göndermeliyiz ki, İslâmiyeti medeniyet sahasında hakkıyla ve layıkıyla temsil edelim. Bu yoldaki silahımızı ise fenler, sanat ve Kur’ân’ı Kerim’de vaz edilen hikmet cevherinden yapmalıyız. İşte ancak bu şekilde kâinatta cari olan ve süregelen hikmete, maslahata uygunluk ve kemal kriterlerine gerçek manada sahip olabiliriz.</p>
<p>Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi&#8217;nde yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.net/felsefi-yazilar/bilim-adamlari-ruh-hastasi-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
