DENEMELER

DÜŞÜNMEK YA DA DÜŞÜNMEMEK İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

29 May , 2014  

Düşünmek insan için en tabiî bir eylemdir. Aynı zamanda en önemli bir ihtiyaç ve gerekliliktir. Düşünme eylemini gerçekleştirmeyen insan, insaniyetinden büyük şeyler yitirmiş demektir. Aslına bakılırsa ‘düşünmemek’ pratikte mümkün değildir. Ancak düşüncesini sistematikleştirememiş yada zihninin sağlıklı bir şekilde yol bulacağı mecraları tayin edememiş bireyler, pratikte her ne kadar düşünüyor olsalar da, bu tip insanları ‘düşünmeyenler’ kategorisine dahil etmek mümkündür. Demek oluyor ki; sağlıklı düşünmenin temelinde sistematik olmak ve sağlam referanslar ile düşünebilmek sırrı yer almaktadır.

Akıl maharetli ve fakat sınırlı bir alettir. Maharetlidir çünkü analiz ve sentez yeteneği vardır. Sınırlıdır çünkü görünüşte duyu verileriyle yani beş duyumuzun topladığı bilgilerle hareket etmektedir. Yalnızca duyu verilerine bağımlı bir akıl; nasıl ki insan seslerin bir kısmını duyamaz veya renklerin bazılarını ayırt edemez, aynen öyle de o duyu verilerine bağımlı olan akıl da bu verilerle sınırlı olmak durumundadır. Bu sebeple düşünürlerin bir çoğu aklın kullanılabilmesi için bir takım metotlar geliştirme gereğini duymuşlardır. Bazıları da sınırlı olduğu için onun tek başına yol bulamayacağından hareketle akla bir takım referansların sunulması gerektiğini belirtmişlerdir.

Felsefe akıl mühendisliğidir

Aklı nasıl kullanmamız gerektiği felsefe biliminin temel meselelerindendir. Felsefe bilimi bir nevi akıl mühendisliğidir. Felsefe kelimesi, “bilgiyi ve bilgeliği sevmek” anlamına gelen Yunanca philia (sevgi, sevmek) ile sophia (bilgi, bilgelik) kelimelerinden meydana gelmiştir. Bu deyimi ilk kez Pythagoras’ın kullandığını tarihten öğreniyoruz. Pythagoras kendine philosophos yani ‘bilgeliği seven’ demiş çünkü gerçek bilgi ve bilgelik sıfatına ancak Allah’ın sahip olabileceğini; insana ise ancak bilgeliği sevme ve ona ulaşmaya çalışmanın yaraşacağını düşünürmüş.

Akıl sistematik bir alet

Felsefenin temel materyali olan aklın sistematik bir alet olduğunu söylemiştik. Çağımızın en büyük düşünürlerinden olan Bediüzzaman Said Nursî “Dimağda meratip var” diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Nursi, Sözler Risalesi’nin sonunda neşredilen Lemaat Risalesi’nde bu mertebeleri tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikat diye sınıflandırıyor. Denebilir ki; insan aklı bir veriyi en başta hayal eder. Bu mertebe gölgeler gibidir. Daha sonra beyninde o hayale bir şekil verir. Gölge artık şekle girmiştir; mesela bir insan gölgesidir. Daha sonra akıl yürütme (taakkul) ile bu gördüğünün bir insan gölgesi olduğunu düşünür. Ve bunu tasdik eder, onaylar, doğrular. Artık bu, insan için bir ‘anlayış’ olmuştur. Yine buna benzer bir durumda iz’anını kullanarak rahatlıkla hükmedebilecektir ve bu görüşünü benimseyecek, taraftar olacaktır (iltizam). Onun bir insan gölgesi olmadığını söyleyenlere karşı çıkacak, iddiasına bağlanacaktır. Bütün bu safhalardan sonra bu kabulleniş itikada dönüşür ki; bu safhadaki bir akıl şüphelerle sarsılmayacaktır ve fikir kesinlikle yıkılmaz bir hâl almıştır.

Düşünmek veyahut düşünmemek

Görüldüğü gibi akıl biz farkında olsak da olmasak da sistematiktir aslında. Biz bilmeden bu sistemi kullanır ve bu safhalardan geçeriz. Yine görüldüğü gibi düşünme başlı başına bir eylemdir. İşte düşünme eyleminin bu safhalarını tamamlamadan hükme varmak düşünmemek ile eşdeğer tutulabilir. Yani daha hayal safhasındaki bir şeye inanmak bunun gibidir. Kişinin tasavvurlarına, hayallerine iman etmesi o kişinin düşünme eylemini gerçekleştiremediğini gösterir.

Rasyonel bir filozof Descartes

Aklı sistematikleştiren ve ona metotlar üreten en ünlü filozof Descartes’tir. Bu safhada ondan bahsetmemek olmaz. Rene Descartes, Fransa’nın La Haye şehrinde 1596 yılında dünyaya gelmiş. 17. yüzyıl felsefesine damgasını vurmuş ve yeniçağ felsefesinin babası olarak kabul edilmiştir. Descartes aklı nasıl kullanmamız gerektiğini başlıca iki kitabında dile getirmiştir. Bunlardan birincisi “Discours de la methode” yani “Metot üzerine konuşma” diğeri ise “Regulae ad directionem ingenii” yani “Aklın yönetimi için kurallar” adlı iki başyapıtıdır. Descartes “Metot üzerine konuşmalar” adlı kitapta aklı doğru kullanmak için bir takım metotlar olması gerektiğinden bahseder. Bu metotlarını dört temel kural üzerine bina eder. Dilerseniz bu kuralları Descartes’in kendi ağzından dinleyelim. Descartes, ‘Metot üzerine konuşmalar’ adlı eserinde şöyle söyler: ”Dört kuralın bana yeteceği inancına vardım. Birincisi, doğruluğunu açık ve seçik olarak bilmediğim hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemektir. İkincisi, inceleyeceğim güçlükleri mümkün olduğu kadar bölümlere ayırmaktır. Üçüncüsü, en basit ve anlaşılması en kolay şeylerden başlayarak, en bileşik şeylerin bilgisine yavaş yavaş yükselmek için, düşüncelerimi bir sıraya göre yürütmektir. Sonuncusu ise, hiçbir şeyi atlamadığımdan emin olmak için, her yanda eksiksiz sayımlar ve genel kontroller yapmaktır.”

Zihne format atmak

Evet Descartes’in metodu enteresandır. Dikkat ederseniz burada zihni sıfırlamak söz konusudur. Doğruluğunu açık (clara) ve seçik (distincta) olarak yani evident olarak bilmediği şeye inanmıyordu Descartes. Bu sebeple işe önce her şeyden şüphe ederek başladı. Şunu ifade etmek lazımdır ki bu şüphe kesinlikle salt köktenci septikler gibi değildi. Çünkü salt köktenci septikler kayıtsız şartsız her şeye süphe ile yaklaşır ve daha da kötüsü gerçek bilgiye asla ulaşılamayacağını savunurlar. Descartes’in şüpheciliği ise beyne format atmak demekti. Tıpkı bilgisayarlarda olduğu gibi ve ondan sonra kademe kademe yeniden yüklemeler yapılacaktı. Ancak her şeyden şüphe etmek tehlikeliydi. Çünkü Descartes şüphesinde öyle ileri gitti ki bu kendi varlığından şüphe etmeye kadar vardı. Bu büyük boşluğun içinde Descartes tutunacak bir dal arıyordu ve sonunda da aradığını buldu. O “şüphe ediyordu”. Diğer deyişle düşünüyordu. İşte bundan şüphe edemezdi. Çünkü bunu açık ve seçik olarak biliyordu. Şüphe eden ve düşünen bilincinin varlığından şüphe etmesi düşünülemezdi. Hadi her şey yalan ve hayaldi; peki ya şüphesi ve düşünme yetisi de mi hayaldi? Hayır! İşte Descartes bu noktada o meşhur kaidesine ulaştı: Düşünüyorum o halde varım (Cogito ergo sum)… Artık Descartes zihnini yeniden inşa edecek gerçek bir zemin bulmuştu. Bilincinin var olduğu gerçeği.. Bu tıpkı bilgisayarda işletim sistemi kurmak için gereken bir hard disk (bellek) ihtiyacı gibiydi. Ve sonunda o bulunmuştu.

Sonsuz ve Yüce gerçek

Peki “Düşünüyorum o halde varım” neden apaçık bir bilgiydi? Çünkü varlığı dolaysız ve aracısız olarak bizde bulunuyordu. Yani sonradan gelen bir düşünce değildi bu. Descartes’e göre bir şeyin bilgisi bizde doğrudan doğruya bulunuyorsa ve onu aracısız kavrıyorsak o açık ve seçiktir ve gerçek bilgidir. Descartes bu noktada durmadı ve daha da ilerledi. Bilinci mutlak gerçek olarak nitelemedi. Çünkü o zaman kâinatta sadece kendilerinin var olduğunu iddia eden solipsistlere benzerdi. Öyleyse bilinç asıl gerçeğin yalnızca bir parçasıydı ve bize hediye edilmişti. Descartes onun ötesinde yatan Yüce Gerçeği gördü ve tıpkı kendi bilincinin varlığı gibi ‘Allah’ın varlığı da açık ve seçik yani evident bir gerçektir’ sonucuna ulaştı… O halde Descartes Allah’ın varlığını ruhumuzda “sonsuz ve en yetkin varlık” düşüncesinin bulunmasıyla kanıtlamıştı. Sınırlı bir yaratık olan insan böyle bir düşünceyi, böyle bir tasarımı kendiliğinden edinemezdi; bu düşünceyi onun ruhuna, olsa olsa, “sonsuz ve en yetkin varlığın” kendisi yerleştirmiş olabilirdi. Descartes bu tarz bilgiye “doğuştan gelen ideler (düşünceler)” diyordu. Yanlış anlaşılmasın doğuştan gelen ideler bizim için aracılı ve dolaylı demek değildir. Bilakis doğuştan bize verilmiş olan bu düşünceler ancak bizim için açık ve seçik olabilir, çünkü insan bu düşünceleri dünya aleminde kazanmamış bizzat başka aracıya gerek kalmadan Allah tarafından ruhuna yerleştirilmiştir. Burada yaratılışımızda yer alan bilgiyi aracısız bilgi sınıfında değerlendirmek gerekir ki bu şekilde çelişkiler ortadan kalkacaktır.
Hemen Descartes’in bu konuyla ilgili şu sözünü aktarmakta fayda var: “Gerçekten de insan da Allah vergisi bir şey vardır ki oraya yararlı düşüncelerin ilk tohumları ekilmiştir.” (Aklın Yönetimi için kurallar, Kural 8) Bunun yanında Descartes Metot Üzerine Konuşmalar adlı kitabında da Allah’ın varlığından şüphe edenlere “Sizin varlığınız Allah’ın varlığından daha az kesindir” diyerek ileri sürdüğü kanıtlara rağmen hala Allah’a inanmayanlara karşı hayretini dile getirmiştir.

Peki Descartes bu şekilde neyi başarmıştı? Aslında çok önemli bir şey yapmıştı. Çünkü Allah’ın varlığını rasyonel bir yolla, akıl yürüterek ispatlamıştı. Bu; “iman kalp işidir akıl bu tür şeylere yol bulmaz” diyenlere indirilmiş tokat gibi bir cevaptı. Descartes, Allah’ın varlığını bir de “ontolojik tanıtı” denilen meşhur bir metotla daha ispat etmiştir. Bu yolla Allah’ın var olmadığı düşüncesinin mantık olarak çelişik, varlığının ise zorunluluk olduğu sonucunu çıkarmıştır. Şimdi bu ayrınıtılı ispata girmeden direk olarak 17 yüzyıldan 20. yüzyıla bir geçiş yapmak istiyorum.

Bediüzzaman: Akıl kalpsiz olmaz

1876 yılında Bitlis’te dünyaya gelen Bediüzzaman Said Nursi Descartes’ten daha açık ve vazıh metotlar kullanarak Allah’ın varlığını ispat etmiştir. Allah’ın varlığını ‘iki kere iki dört eder derecede kati bir şekilde’ ispat eden Nursî, akla ve ilme çok önem vermesi ve din ve fen ilimlerini barıştırması, bunun yanında her şeye ontolojik açıdan yaklaşıp, ispatına gitmesi gibi özellikleriyle 20. yüzyılı ve sonrasını aydınlatan büyük bir ilmî şahsiyettir. Yazının en başında Nursî’nin aklın mertebeleri ile ilgili görüşlerinden bahsetmiştik. Bunun yanında Said Nursî, aklın sağlam referanslar olmadan yanılabileceği gerçeğine de işaret ediyordu. Bu sebeple ona bir takım kurallar ve yolunu aydınlatacak fenerler gerekiyordu. Bediüzzaman bu hakikate aydın olduklarını iddia edip de kalbin ışığını ve maneviyatı hiçe sayan “zulmetli münevverlere” meydan okuyarak dile getiriyordu. Fikrin ışığı kalbin ziyası olmadan etrafı aydınlatamazdı Nursi’ye göre. Kalpsiz akıl olmaz diye haykıran Nursi materyalist 20. yüzyıl felsefesinin tuzaklarını bir bir çökertiyordu. Lemaat Risalesi’nde bu hususları veciz bir şekilde ifade eden Nursi, aklı gözün beyaz kısmı, kalbi ise çoğu zaman siyah olan gözbebekleriyle temsil ettiriyordu. Zira gözün asıl gören tarafı gözbebeklerindeki siyah kısımdır. Gözdeki beyaz kısımlar ise bir nevi kördür.

İşte akıl ve kalbin imtizac etmeleri yani beraber hareket etmeleri gerektiğini söyleyen Nursi, kalbin ve ruhun gıdasının din ilimleri, aklın gıdasının ise fen ilimleri olduğunu ifade ederek, insanın her ikisinden de mahrum olmaması gerektiğini asrın yüzüne haykırıyordu. Zaten sırf bu hakikate inandığı içindir ki Van’da din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir üniversite kurmak onun en büyük hayaliydi. Gerçi savaşlar yüzünden bu mümkün olamadı lakin yazdığı kitaplar bugün üniversiteliler tarafından en çok okunan kitaplar olmuş, bir kısım üniversiteler onun kitaplarını ders kitabı olarak okutturmakta ve ilerde bu ilgi daha da katlanarak artmaya devam edeceğe benzemektedir.

Kur’ân ile barışık felsefe

Bir nevi akıl mühendisliği olan felsefeyi de diğer bazıları gibi bütün bütün dışlamak yerine onun müspet taraflarına dikkati çeken Nursi’nin şu tespitleri onun ilme ve akla verdiği önemi daha rahat anlamamızı sağlayacaktır: “Risâle-i Nur’un şiddetle tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise, mutlak değildir; belki muzır kısmınadır. Çünkü, felsefenin hayat-ı içtimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insâniyeye ve sanatın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir; muâraza edemez. Bu kısma Risâle-i Nur ilişmiyor. İkinci kısım felsefe ise, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesîle olduğu gibi, sefâhet ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’ân’ın mu’cizekâr hakîkatleriyle muâraza ettiği için, Risâle-i Nur, ekser eczâlarında mîzanlarla ve kuvvetli ve bürhanlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakîm, menfaattar felsefeye ilişmiyor. Onun için, mektepliler Risâle-i Nur’a îtirazsız, çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.”

Akıl dini İslâm

Açıkça görüldüğü gibi insanın iyiliğine çalışan felsefe Nursi’nin yorumuyla, Kur’ân ile barışıktır. Böylece İslâmiyet ile müspet felsefe Said Nursi aracılığıyla barışıyor ve felsefe de bir nevi İslâmiyetin hizmetine girmiş oluyor.
Nursi’ye göre akıl tek başına hareket ederse tehlikeye düşme ihtimali vardır. Ona ancak iman gibi bir yol gösterici gerekmektedir. Hemen burada Descartes’in septisizmden uzak olan şüpheciliğine başlarken aldığı bir tedbirden de konuyla derinden alakası olduğu için bahsetmek gerekiyor. İlginçtir Descartes her şeyden şüphe etmeye karar verdiği zaman düşeceği boşluğu fark etmiş ve bu manevi boşlukta bunalıma düşmemek için bu süreçte dini inançlarından ve ibadetlerinden kesinlikle vazgeçmemeye karar vermiştir. Bu sebeple düzenli bir şekilde kiliseye gitmiş ve dininin gerektirdiklerinden vazgeçmeyerek manevi olarak kuvvet bulduğunu belirtmiştir.

Descartes’in eksiği: Kalp

Burada şunu da belirtmekte fayda var ki; Descartes Batı felsefesini rasyonel yollarla doğruya sevk etmeye çalışırken akla kaldırabileceğinden fazla görevler yüklediği için ileriki dönemlerde takipçileri bu konuda ifratlarını arttırarak maddeciliğe kapılar açmışlardır. İşte Descartes’teki bu eksikliği Bediüzzaman aklın yanına kalbi de vererek gidermiş böylece insan tam anlamıyla mücehhez bir hale gelmiştir. Bugün bilimin bazı noktalarda tıkanması ve John Horgan gibi bir bilim aşığına “Bilimin Sonu” adlı bir kitap yazdırmış olması çok manidardır.(Bilimin Sonu, Horgan, John Gelenek Yayıncılık)
Evet son iki yüz yılda maddeci bir yaklaşımla çalışmalarını sürdüren ve dini mağlup ettiğini düşünen bilim adamları çıkmazlara düştükleri noktalarda tıpkı geçtiğimiz aylarda ateizmden döndüğünü açıklayan filozof Prof. Antony Flew gibi yavaş yavaş dini hakikatlere yaklaşıyor ve akıllarını tam manasıyla yani kalbin imtizacıyla başlarına alarak Said Nursi’nin işaret ettiği noktaya geliyorlar. Demek ki Descartes’in rasyonelliğindeki eksik kısımlar Bediüzzaman’la kapanmış ve gerçek manasını bulmuş oluyor. Bu konu başka bir yazıda daha derin olarak işlenebilir olduğundan burada kısa kesiyoruz.

Sonuç olarak şunlar söylenebilir ki; akıl bilimi olan felsefe Kur’ân’ın hizmetkârıdır. Yeter ki; imandan nasibini almış olsun. Çünkü İslâm da tam ve gerçek anlamıyla bir akıl dinidir.

Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi’nde yayınlanmıştır.

, , , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar