se

SEYAHATLER

Bulgaristan seyahati

9 Eyl , 2014  

Osmanlı bir cihan devletiydi. Hem üç kıt’aya yayılışı, hem de buralarda bıraktığı izlerle bunu ispatlıyor. Bugün ise, bu izlere rastlamak pek mümkün değil… Size daha önce Mısır’dan Suriye’ye kadar Osmanlının Ortadoğu’da hüküm sürdüğü topraklardan izlenimlerimizi aktarmıştık. Şimdi de Osmanlı’nın her daim yüzünün dönük olduğu Batıdan izlenimlerimizi aktaracağız.

Size Osmanlı’nın Balkanlar dediğimiz Doğu Avrupa topraklarında hüküm sürdüğü dönemlerden bugüne kalan esintileri taşımak niyetindeyiz. Ortadoğu’dan nispeten güzel hatıralar aktarmıştık, Balkanlarda ise, Osmanlı ruhu adına daha çok unutulmuşluk, yitirilmişlik ve kaybedilmişlik hisleri bulacaksınız. Zira gül devirleri, lale devirleri çoktan bitmiş oralarda, eski topraklarda kara kışlar yaşanmış, şimdi bu kara kışta kaybedilen çiçekler, yeni bir bahara durmanın hasretiyle yanıp tutuşuyor.

384778_10150376827652620_1723027298_n

Demir perdelerin uzun yıllar örttüğü Balkanlardan bahsediyoruz. Kaybedilmiş topraklardan bahsediyoruz… Bir yandan da oralarda Mevlânâ’nın izlerini de aradık durduk. Zira gittiğimiz yerler, aynı zamanda bir zamanlar Mevlevîhanelerin içinde zikreden dervişlerin yaşadığı yerlerdi. Belki de onların her Mevlevîhane üzerine bıraktığı sikkeler, aynı zamanda Osmanlı’nın da nişanıydı. Şimdi bu manzaralar yerini harap ellere bırakmış. Bu tabiî ki işin bir yönü, bir başka yönü ise, Batıda gördüğümüz şehirlerin mamurluğu idi. Tıpkı Ziya Paşa gibi biz de: “Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm. Dolaştım mülk-ü İslâm’ı, bütün viraneler gördüm” mısralarını tekrar ettik, bu şehirleri gezerken. Zirâ İslâm beldelerinde müşahede ettiğimiz yıkık hâl, Avrupa’ya gelince birden değişiveriyor. Belli başlı ülkelerde, yani gelişmişlik seviyesi yüksek olanlarda mamur beldeler gözleri kamaştırıyor. Her şeyde madalyonun iki yüzü olduğu gibi, bu konuda da mamurluğa bedel, ahlâkî ve manevî haraplık hâli de gözlerimizden kaçmadı tabiî ki. Avrupa’nın doğusunda yaşanan maddî yükselişe karşılık, manevî olarak büyük bir alçalış yaşanıyor zirâ. Hele ki komünizmin kara kışından ve demir silindirinden nasibini alan halklarda, bu daha da aşikâr olarak ortaya çıkıyor.

311944_10150377024727620_1617427482_n

İstanbul’dan Edirne Kapıkule sınır kapısına gelerek başladı, bir aydan fazla süren seyahatimiz. Henüz Ortadoğu’da edindiğimiz manevî dinamiklerin etkisi altındayken, tam da Osmanlı’nın yaptığı gibi Balkanlara sefere çıkmak üzereydik. Edirne’den ötesinde bizi neyin beklediğini merak eder bir durumdaydık. Sınır, gurbetçi vatandaşlarımızın evlerine dönüş zamanı olduğundan biraz kalabalıktı. Ancak sınırlarda Ortadoğu’da yaşadığımız eziyeti düşününce, bir kaç saat beklemeler bizim için rutine dönüşmüştü zaten. “Yeter ki geçelim” havasında idik artık…

384593_10150376827862620_889814118_n

Nitekim bir kaç saatte sıra bize gelmiş ve önce Türk sınırından, sonra da “komşi”lerin sınırından, ilk durağımız olan Bulgaristan’a geçmiş olduk. Bulgaristan’da gideceğimiz ilk yer Kapıkule’ye 158 km uzaklıkta olan Plovdiv, yani Filibe’ydi. Bu “yanileri” çok sık duyacaksınız, çünkü Balkanlardaki bir çok Osmanlı şehrinin ismi, artık bizim eskiden kullandığımız haliyle değil de, yeni isimleriyle anılıyorlar.

308198_10150376832642620_87250100_n

Bu bile Balkanlarda Osmanlı izlerinin gün geçtikçe silinmeye yüz tuttuğunun bir göstergesiydi aslında. Biz bu yazıda, bu şehirlerin eski isimlerini de zikredeceğiz, ancak yeni ve şu anda kullanılan isimleriyle anmak herhâlde daha gerçekçi olacaktır. Zira artık Filibe, Plovdiv olarak biliniyor. Bunu sınırdan hemen sonra yol sormak için yanına durduğumuz bayan polisin bize verdiği cevaplardan çok iyi anlamış olduk. Zira birkaç defa “Filibe ne tarafta” diye İngilizce sorduğumuz sorulara cevap vermeyen polis, Plovdiv nerede diye sorduğumuzda ise, hemencecik cevap verdi. Anlamadığı için mi, yoksa kasten mi yaptı bilmiyoruz, ancak bu durum bize şehirlerin yeni isimlerini kullanmamız gerektiğini gösteren bir vak’a oldu.

390711_10150376833582620_1527252100_n

PLOVDİV

Plovdiv’e gelmemizin sebebi burada Mevlevîhane bulunmasıydı. Sınırda işlerimiz uzadığından, gece saat 02.30’da varabildiğimiz Plovdiv’de bize konsolosluğumuzun önerdiği otelde sabahladık. Gerek Plovdiv yolu, gerekse Plovdiv henüz bizim Edirne’mizden farklı bir görüntü arz etmiyordu. Zira daha sınıra 200 km uzaklıkta bile değildik. Konuşulan dil ve insanlar haricinde pek bir değişiklik yoktu. Sabah ilk iş Mevlevîhaneyi bulduk. Plovdiv’in “eski şehir” denilen kısmında bulunan Mevlevîhane, şu anda içkili bir restoran olarak işletiliyor. Bu acı durumun benzeri, yine Plovdiv’in merkezinde yer alan bir caminin başına gelmiş. Caminin minaresi yıkılarak içkili bir İtalyan restoranı haline getirilmiş. Konsolosluk bu cami için çok uğraş vermiş, ancak sahibi elinde tapu bulundurduğu ve çok yüksek miktarda para istediği için bir şey yapılamamış.

318543_10150376825827620_12014680_n

 

Mevlevîhane’nin restoran olarak kullanılması ise, nisbeten yapının günümüze kadar sağlam getirilmesinde öncü bir rol oynadığı için, fazla bir şey diyemiyoruz. Zira restoranın sahibi yapıyı olduğu gibi muhafaza etmiş, güzelce restore ettirmiş ve de içine Mevlevî figürleri bile yaptırmış. Restoranın adı da zaten Mevlevîhane… Ayrıca alt kısmını da bir nev’î Mevlevî müzesi hâline getirmiş. Bu durumu görünce, biraz da olsun içimiz rahatladı. Mevlevîhanenin bulunduğu muhit oldukça tarihî ve iyi korunmuş bir yer. Bir çok Osmanlı konağına bu muhitte rastlamak mümkün.

387896_10150376826612620_688556037_n

Hepsi güzelce restore edilmiş, üzerlerine de anıtlar kurulu tarafından tabelalar ile yapım yılları yazılmış. Ayrıca konak sahiplerinin isimleri de bu tabelalarda yer alıyor. Bu konaklardan hiç birinde ise, Osmanlıya dair bir ibareye rastlanamıyor. Bunların bilinçli bir şekilde yok edildiğine şahit oluyoruz. Tabiî bu toprakların bir komünist dönemden geçtiğini hatırlıyoruz her seferinde. Plovdiv, Bulgaristan’ın güney kesiminde, yukarı Trakya Ovası’nda ve Meriç Nehri’nin iki tarafında yer alıyor. Nüfusu yaklaşık 350 bin olan bu yerleşim birimi, Sofya’dan sonra Bulgaristan’ın en büyük şehri durumunda. 1999 yılında Avrupa Kültür Başşehri ilân edilen bu şehrin geçmişi oldukça eskilere dayanıyor.

376838_10150376820997620_183159671_n

 

İlk olarak M.Ö. 6000-4500 yılları arasında kurulduğuna dair rivayetler var. Bu şehirde Irak, Roma, Bizans, Osmanlı ve Bulgarların geçmişine ait eserlere rastlamak hâlâ mümkün. M.Ö. 342 yılında Makedon kralı II. Filip yöreyi alınca, eski bir iskân yeri olan bu yerleşimin çevresini sağlam kale duvarlarıyla çevirip, ismini de ‘Filip’in şehri’ anlamında ‘Philippopolis’ koymuştur. Şehir, 1361 yılında Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa tarafından fethedilince, adı “Filibe” olarak anılır olmuş. 1878’deki Osmanlı-Rus savaşından ve Bulgaristan’ın bağımsızlığından sonra da ‘Plovdiv’ olarak değiştirilmiş şehrin adı. Osmanlı döneminde inşa ettirilen çok sayıda cami, medrese, han, hamam ve kervansaray gibi yapılardan sadece birkaçı gelebilmiş günümüze. Bunlardan birisi halkın “Ulu Cami” veya “Cumaya Camii” dediği Hüdavendigâr Camii. İlk olarak 1425 yılında Murad Hüdavendigâr’ın yaptırmış olduğu bu eser, bir deprem sonucu yıkılmış ve 1785’de I. Abdülhamid tarafından yeniden yaptırılmış. Şehrin diğer önemli bir yapısı, Beylerbeyi Gazi Şehabeddin Paşa’nın yaptırdığı cami, medrese, han, hamam ve mutfaktan oluşan külliye idi. Ancak, Şehabeddin Paşa’nın Filibe’de yalnızca “İmaret Cami” ayakta kalabilmiştir. Mimarî açıdan mutlaka gezilip görülmesi gereken Plovdiv’e, 1979 yılında UNESCO tarafından mimarlık altın madalyası verilmiş. Plovdiv, büyük, ama sessiz bir şehir. Biz de iki gün geçirdikten sonra Bulgaristan’ın başşehri Sofya’ya doğru yol alıyoruz. Sofya’ya gitmeden evvel de önce Başkova manastırına sonra da Asengrad bölgesinde yer alan bir Türk köyüne Yukarı Baden’e gidiyoruz ve onlara Türkiye’den sevgiler iletiyoruz. Türk köylüleri çiftçilikle uğraşıyor. Yaşlıları Türkçe biliyor, fakat yeni nesil dillerini unutmakla yüz yüze. Köyün camiinde bir araya geldiğimiz insanlarla sohbet ettikten sonra, Sofya’ya olan yolculuğumuza devam ediyoruz. Sofya, Plevne ve Rusçuk…

307193_10150376819397620_481826048_n

SOFYA

Sofya’ya akşam vaktinde vardığımızda, şehrin büyüklüğü ve azameti hemen bizi karşılıyor. Sarı parkeli sokaklarında hükümet binaları ve eski kiliseler ile konaklar yükselen, taştan bir şehir Sofya. Ertesi günün ilk ışıklarıyla Sofya’yı gezmeye başladık. Şehrin en işlek caddelerinden biri olan Luisa Maria caddesinde Banya Başı Camii yükseliyor. Camide vakit namazlarında hatırı sayılır bir cemaat toplanıyor. Bunun da başlıca sebebi civarda oturan çoğunlukla Arap ve Türklerden oluşan göçmenler. Balkanlar’ın Paris’i sayılan Sofya’nın sembolü olmak için yarışan birkaç merkez var. Bunlardan biri tarihî Sveti Aleksandr Nevski Katedrali. Katedral, bağımsız Bulgar Kilisesi’nin merkezidir aynı zamanda. Katedralin yakınlarında yer alan Meçhul Asker Anıtı da önemli bir eser. Başkent Belediyesi Sofya, Bankya, Buhovo ve Novi İskır şehirleri ile 34 köyden ibaret. Sofya, ülke ekonomisinde önemli yeri bulunan sanayinin merkezini oluşturuyor. Başkentte 2001 yılı verilerine göre 1 milyon 222 bin 180 kişi yaşıyor. Sofya, bu rakam ile ülke nüfusunun yüzde 18’ini oluşturuyor. Sofya diğer Avrupa başkentlerine oranla daha fazla yeşil alanlara sahip. Şehrin büyük yeşillikleri büyük parklarda bulunurken, küçük yeşil alanları ise, semt parklarında görülebiliyor. Bulgaristan, Romanya ile birlikte, 2007’den itibaren AB üyesi oldular. Bu durum ülkenin sınırlarından itibaren kendini hissettiriyor. Hemen her yerde AB finansmanlarıyla yapılan bir yenilenme, yahut inşa çalışması görmek mümkün. Ya yollar, köprüler, viyadükler yapılıyor, ya da tarihî eserler onarılıyor bu finansmanla.

382946_10150377026252620_1906114972_n

 

AB, bu ülkeyi de önemli oranda kalkındırıyor. Bakanlıkların, parlamento binasının ve diğer devlet dairelerinin bulunduğu bölge şehrin kalbini teşkil ediyor. Burayı sarı parkeli caddelerinden tanımak mümkün. Şehirde kozmopolit ve özgür bir ruh hissediyorsunuz. Sofya bu haliyle, artık bir demir perde başkenti olmadığını söylüyor sanki. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden inşa edilen Sofya, farklılıklar gösteren bir mimari yapıya sahiptir. Kentte Neo-Barok, Neo-Rönesans ve “Viyana Secession” dönemine ait mimari eserler yer alır. Çok sayıda müze ve eklektik mimari yapı Sofya’nın ihtişamlı görüntüsünü oluşturur.

379392_10150377030617620_1229857630_n

Kent merkezinde bulunan Sveta Nedelya Katedrali, kentin sembollerinden biridir. Duvarları süslemeli bu kilisenin muhteşem bir kubbesi vardır. Vasil Levski Bulvarı’nda yer alan Alexander Battenberg Mozalesi, kentte bulunan görkemli Neo-Barok yapılardandır. Eski Osmanlı hamamlarından birinin yanında yer alan Tsentralnata Banya (Merkez Hamamları), seramik mozaiklerle süslenmiş, renkli cepheleriyle dikkat çeker. Sofya’nın merkezinde bulunan Arkeoloji Müzesi, Bukuk Djami (Büyük Cami)’de sergilenen ve Sofya tarihini gözler önüne seren zengin bir koleksiyona sahiptir. Sergideki Roma ve Yunan parçalar ile ilgili, hem İngilizce hem de Bulgarca yazılı bilgiler bulunur.

378471_10150377027577620_1455304456_n

 

Boyana Residence’da yer alan Ulusal Tarih Müzesi, Cherni Vrah Bulvarı üzerindeki Earth and Man (Yeryüzü ve İnsan) Müzesi, Tsar Osvoboditel Bulvarı’nda yer alan Ulusal Tabiat Bilimleri Müzesi, Etnografya Müzesi ve Alexander Nevsky’nin altında yer alan Alexander Nevsky Crypt, Sofya’nın en önemli müzeleridir. Vitosha Bulvarı’nın üst kısmında yer alan Ulusal Kültür Sarayı, Güney Doğu Avrupa’nın en büyük kongre, konferans ve toplantı salonudur. 123.000 m2’lik bir alan üzerinde bulunan bu kompleks, her yıl düzenlenen Sofya Film Festivali’ne ev sahipliği yapar.

386584_10150377029282620_153686315_n

Kent Parkı’nda yer alan Ivanov Vazov Ulusal Tiyatrosu, ülkenin en eski ve en önemli tiyatrosudur. Vasil Levski Bulvarı’nda yer alan Bulgaristan Ulusal Opera ve Bale Evi, kentteki ilk Neo-Barok mimarilerdendir. Bu yapı, 1892 yılında inşa edilmiştir. Önceki Kraliyet Sarayı’nda yer alan Ulusal Sanat Galerisi, Ulusal Yabancı Sanat Galerisi, (National Gallery for Foreign Art) ve Sofya Kent Sanat Galerisi şehirdeki başlıca önemli galerilerdendir.

384225_10150377036147620_88970502_n

Sofya eğlence yaşamı çok yönlüdür. Spor aktiviteleri, eğlence mekanları ve parklar çok çeşitli alternatifler sunar. Borissova Gradina Parkı’nda açık havada tenis oynamak, büyük yüzme havuzlarında yüzmek, at binmek ya da İskar Gölü’nde yelkenli keyfi sürmek popüler aktivitelerdendir. Zaimov Parkı, Borisova Parkı, Yuzhen (Güney) Parkı ve Patilantsi Tema Parkı dinlenmek için mükemmel yerlerdir. Çeşit çeşit mağaza ve dükkanın yer aldığı; Vitosha Bulvarı ile Graf Ignatiev, Rakovski, Pirotska ve Assen II caddeleri en popüler alışveriş yerleridir. 100’den fazla taze yiyecek dükkanının yer aldığı Maria Luiza Bulvarı’ndaki Central Halls (Merkez Binaları), yiyecek alışverişi için en önemli yerlerdir.

374365_10150376818872620_1283353845_n

 

PLEVNE VE RUSÇUK

Sofya’dan sonraki durağımız, tarihimizde çok önemli bir yeri olan Plevne olacak, amacımız Plevne üzerinden Rusçuk’a ulaşmak, oradan da Bulgaristan’ı terk edip Romanya’ya geçiş yapacağız. Plevne, Bulgaristan’ın kuzeyinde Romanya ile sınırı olan bir ildir. Tuna Nehri kıyısında yer alan ilin merkezi Plevne’dir. Plevne’nin il nüfusu 310.449’dur. Plevne deyince akla ilk Gazi Osman Paşa ve Plevne savunması gelir. Gazi Osman Paşa’nın destan yazdığı Plevne Savunması, Türk tarihi açısından büyük önem taşıyor. Klasik Tabya usûllerine sığmayan bu büyük savunmada, Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa, Rusların 50 bin asker ve 184 topuna karşı 23 bin asker ve 53 topla mücadele etmiş ve adını tarihe yazdırmıştı. Gazi Osman Paşa, düşmanın üç saldırısını püskürtmüş, 3. Huruç harekâtında yaralanarak, Vit Irmağı kıyısında yarası sarılırken, esir düşmüştü. Daha sonra Rusya’ya götürülen Gazi Osman Paşa, burada da saygıyla ağırlandı. Rus subayları, yarasına rağmen ayağa kalkan Osman Paşa’yı ‘Bravo’ sesleriyle selâmlarken General Skobeleff, ‘Bu yüz, büyük bir kumandanın yüzüdür. Onu gördüğüme çok sevindim. Gazi Osman Paşa muzaffer bir kumandandır. Teslim olmuş olmasına rağmen, muzaffer sayılacaktır’ demişti. Osman Paşa’nın yarası, Grandük’ün çadırına götürülerek sarılmıştı.

377045_10150376822087620_1205177272_n

 

Gazi Osman Paşa’yı savaştaki başarısından dolayı kutlayarak kılıcını geri veren Rus Çarı II. Aleksandr ise görüşmede, ‘Benim esirim değil, misafirimsin. Kılıcını sana verdim. Senin gibi cesur, gayretli, yüksek liyâkatli bir kumandanla harp ettiğim için kendimi bahtiyar addederim’ demişti. 1878 yılında serbest bırakılarak İstanbul’a dönen Gazi Osman Paşa, dört kez Seraskerlik makamına getirildi. Bugün Plevne savunmasının yapıldığı tarihî bölge bir açık hava müzesi durumundadır. Burayı yukardan gören bir tepede animasyonlu ve sesli bir tarzda tarihî Plevne savunmasını dinlerken, mücadelenin yapıldığı bayırda tarihî savunmayı yeniden yaşamak mümkündür. Rusçuk da, Sofya’ya 300 km uzaklıkta bulunan, yine Romanya sınırındaki bir şehirdir. Tuna Nehri kıyısında yer alan ilin merkezi Rusçuk’tur. Şehrin nüfusu 267 bin civarında. Şehrin bugünkü adı Ruse. Osmanlı döneminin renkli ve önemli şehirlerinden biri olan Rusçuk’ta bugün hâlâ Türkler yaşıyor. Şehirde en önemli Osmanlı yapısı olarak Seyyid Mustafa Paşa Camii sayılabilir.

378998_10150376821287620_1204334273_n

, , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar