387914_10150384481642620_1715172950_n

SEYAHATLER

BOSNA HERSEK SEYAHATİ

31 Oca , 2015  

SARAY BOSNA 

Saray Bosna’ya, Sırp sınırından 2 saat sonra varıyorsunuz. Bu arada sayısız tünellerden geçiyorsunuz. Alabildiğine dağlık ve ormanlık bir coğrafya Bosna Hersek. Yemyeşil dağlar ve sarp kayalar arasında yeşil ırmaklar ve nehirler akıyor. Sayamadık, ama belki de yüzden fazla tünel var Saray Bosna yolunda. Bu tüneller 1984 Saray Bosna kış olimpiyatlarının düzenlendiği zamanlarda açılmış ve halen hizmet vermeye devam ediyor.

Saray Bosna harika bir şehir. Yemyeşil dağlar arasında, tarih kokan sıcak bir havası var. Savaşın izleri, artık tamamen silinmiş gibi. Başşehir Saray Bosna gündüz ve gece yaşayan bir şehir. Turist sayısı oldukça fazla. Merkezde etnik farklılıklar pek ayırt edilemiyor. Herkes birbirine karışmış çünkü. Şehrin merkezindeki Millî Kütüphane, Sırp holiganlar tarafından içindeki kitaplarla birlikte yakılmış ve savaşın utanç verici bir abidesi olarak muhteşem mimarîsiyle harap bir şekilde duruyor. Bosna Hersek’in tek ovası bu şehirde bulunuyor. Fatih, buraları fethetmeden önce pek bir önemi yokmuş Sarajevo’nun, ancak bu dönemden sonra cazibe merkezi olmuş. 1914 yılında Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtının öldürülmesi ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. İşte bu suikast Saray Bosna’daki Latin Köprüsü üzerinde gerçekleşmiştir.

377984_10150384474507620_928227670_n

Bosna Hersek’in bir özelliği de çok soğuk olması. Yazın ortasında sıfıra yakın derecelere kadar düştüğü oluyor sıcaklığın. Ayrıca dağlık olması hasebiyle ve de hava şartları yüzünden uçakların iniş yapmada en zorlandığı bölgelerden biri. Çoğu uçak, burası yerine Zagreb’e yönlendiriliyormuş. Şehrin merkezine Başçarşı deniliyor. Başçarşı’da çok güzel bir çeşme ve bir çok da cami bulunuyor. Bunun yanında, Türk hamamı ve de bedesteni de görülmeye değer. Şehir manzarası olarak nadide şehirlerden biri Saray Bosna. Şehrin çevre yolu, dağın eteğinden geçiyor. En güzel şehir manzarası da buralardan seyredilebiliyor. Şehir turist dolu. Merkezde karnınız acıkırsa, en az İnegöl’deki kadar lezzetli “cevapi” adındaki köftelerden yemenizi tavsiye ediyoruz. Zaten kokuları sizi mutlaka kendine çekecektir. Ćevapi (ćevapčići), Bosna’nın ulusal bir lezzetidir. Kıyılmış et, sarımsak, soğan, çeşitli sebze ve baharatlardan yapılmaktadır. Yoğurt ve ekşitilmiş süt gibi süt ürünleriyle birlikte servisi yapılır. Başçarşı’daki Ferhadje caddesi boyunca camiler, kiliseler, sinagoglar ve eski yapılar, konaklar serpilmiş şehre. Şimdilerde şehre bir barış havası hakim. Sırplar, Boşnaklar, Hırvatlar bir arada yaşıyorlar.

391299_10150384475132620_1429920148_n

Şehri gezerken Osmanlı İmparatorluğu’nun derin izlerine rastlayacaksınız. Bu dönemde kent, doğu-batı güzergâhları üzerinde yer almaktaydı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dönemi de kentteki bazı yapılarda ve kentin demiryollarında kendisini hissettirmektedir. 1561 yılında inşa edilen Ali Paşa Camii, kümbetiyle görkemli bir camidir. İmparator Camii ve Gazi Hüsrev Bey Camii, kentin diğer önemli kültürel ve dini abidelerindendir. Resmi olarak 1896 yılında açılan Belediye Binası, Avusturya-Macaristan döneminde inşa edilen şahane bir mimari eserdir. 1863 ile 1868 yılları arasında Anreja Damjanovic tarafından inşa edilen Ortodoks Katedrali, Balkanlar’da yer alan en büyük Ortodoks katedrallerindendir. Üç orta bölümden meydana gelen kilisenin iç duvarları renkli çalışmalarla süslüdür. Saraybosna Katedrali, Gotik ve Roma mimari tarzlarıyla inşa edilmiş diğer bir önemli mabettir. 1581’de inşa edilen Eski Yahudi Tapınağı, Büyük Avlu denilen bir hana sahip tarihi bir sinagogdur. Bu iç avlu, Saraybosna’da yaşayan Yahudiler’e hizmet etmiştir. 1891 yılında Başçarşı’da inşa edilen ve kendine has tarzıyla dikkatleri çeken Sebil, kentin kendi tarzındaki tek çeşmesidir.
Kent merkezinde bulunan Ulusal Müze’nin Botanik Bahçesi, söz konusu müzenin bir bölümüdür. 14.270 m2’lik alan üzerinde yayılan bu bahçe 2.000 tür bitki çeşidine ev sahipliği yapar.

387914_10150384481642620_1715172950_n

1921 yılında kurulan Saraybosna Ulusal Tiyatrosu, geniş bir repertuvara sahiptir. Dram, opera, müzik ve gece programları, bu tiyatroda sahnelenen performans türlerine örnek olarak verilebilir. Saraybosna Opera Evi ve Saraybosna Balesi, en iyi performanslarını bu çatı altında sahnelemektedir. Boşnak Enstitüsü (Adil Zulfikarpašić Vakfı), bir eğitim, kültür ve bilim enstitüsüdür. Bu kuruluş, kentte yaşayan insanların kültür, tarih, edebiyat, din ve çeşitli sanatsal değerlerinin yaşatılması ve geliştirilmesi için faaliyet göstermektedir. Bu kompleks, bir kütüphane ve bir kulübü bünyesinde barındırır. Boşnak Enstitüsü Kütüphanesi, el yazmaları, sanat çalışmaları, yayınlar ve çeşitli dökümanların bulunduğu zengin bir koleksiyona sahiptir. Avrupa’nın en eski kütüphanelerinden Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi, farklı dillerde 50.000 kitap ve arşiv dökümanlarının bulunduğu bir koleksiyonu bünyesinde barındırır. Türkçe hazırlanmış metinler, Osmanlı döneminin sosyal, ekonomik, kültürel ve politik meselelerine ışık tutmaktadır. 1995’den bu yana düzenlenen Saraybosna Film Festivali, Balkanlar’ın film sektörünü ilgilendiren en önemli organizasyonlarından biridir. Festival, dünya sinemasından mükemmel seçmelerle dikkatleri çeker. Kenti çevreleyen dağlar özellikle kayak başta olmak üzere çeşitli spor aktivitelerine imkân tanımaktadır.
Saraybosna’nın Eski Kent bölümü, kente özgü hediyelik eşyalar bulabileceğiniz en iyi yerdir. Brass Alley’de, metal eşyaların ve yerel ürünlerin satıldığı dükkanlar bulunur. Türklerin yaşadığı bölüm olan Başçarşı (Bascarsjia), metal eşyalar, mücevher ve çömlek işlerinin satıldığı pazarıyla ünlüdür. Bascarsjia’da bulunan sokakların her biri farklı el sanatlarının satıldığı mekânlarla doludur. 109 metre uzunluğundaki Gazi Hüsrev Bey Kapalı Çarşısı (Gazi Husrefbegov bezistan), kentin diğer bir önemli pazarıdır.
Bosna’da Türk okulunu da ziyaret ettik ve buradaki eğitim hizmetlerini yerinde görmek imkânı da bulduk aynı zamanda. Saray Bosna Avrupa’nın orta yerindeki Osmanlı şehri olarak hayatiyetini sürdürüyor.

314385_10150384519322620_1105700117_n

***
Kosova ve Bosna’da Osmanlı…

Daha sonra çiçeği burnunda ülke Kosova’ya ve de savaşın izlerini sarmış olan Bosna Hersek’e birkaç ziyaret daha gerçekleştirdik. Bu iki güzel ülkeye genellikle gidiş amaçlarımız yine buralarda halihazırda ayakta duran Osmanlı bakiyesi eserleri yerinde tespit etmek ve fotoğraflamaktı. Aynı zamanda yepyeni bir ülke olan Kosova ve de orada bulunduğumuz günlerde Srebrenica katliamının yıldönümü etkinliklerinin gerçekleştirileceği Bosna’dan izlenimlerimizi aktarmak niyetindeydik. Kaderin ilginç bir cilvesidir ki; Bosna Hersek’te olduğumuz günlerin birinde Srebrenica katliamının elebaşlarından Radovan Karaciç de Sırbistan da yakalandı. Böylece oradan aktaracağımız hatırata bir de Karaciç’in yakalanması ile ilgili tepkiler de eklenmiş oldu.

Bosna Hersek’e ve Kosova’ya daha Kosova bağımsızlığını kazanmış bir ülke değilken de gitmiştik. KFOR uluslar arası Kosova gücünün kontrolü altında statüsü henüz belli olmayan bir bölgeydi. O günden bugüne Kosova için elbette çok şeyler değişti. 17 Şubat 2008’de tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etmiş ve ardından peyderpey olarak bir çok ülke Kosova’yı tanımıştı. Aradan geçen süreçte Kosova’nın birden bire atılım yapması elbette beklenemezdi. Ancak zamanla ülkenin gelişme göstereceği ümidini taşıyoruz…

316068_10150384514162620_17638031_n

Kosovalılar şüphesiz bağımsız olmanın keyfini yaşıyorlar. Ülkenin her yerini bayraklarla donatıyorlar. Kendi bayraklarının yanında (yani bildiğimiz Arnavutları simgeleyen bayrak ile Kosova’nın yeni mavi renkli bayrağı) bir de bu bağımsızlık mücadelesinde kendilerini desteklediklerine inandıkları ABD, Almanya, Türkiye gibi ülkelerin bayraklarına da sıkça rastlıyorsunuz. Kosovalılar bu ülkelere büyük minnettarlık duyuyorlar şüphesiz. Ama Türkiye’ye “büyük ağabey” olarak baktıklarını da özellikle söylemek gerekir. Şüphesiz Kosova’nın gerçek manada bağımsız olması için daha çok yol alması gerekiyor. Hali hazırda tam bağımsız olduğunu söylemek safderunluk olur. Çünkü Kosova gerek ekonomik anlamda, gerekse siyasi anlamda rüşdünü ispat etmiş değil. Zira ekonomisi tamamen dışa bağımlı. Siyasi anlamda da başka ülkelerin garantörlüğüne muhtaç bir pozisyonda haliyle. Şu anda Kosova teşkilatlanmasını tamamlamaya çalışıyor. Polisi, adliyesi, belediyeleri henüz teşkilatlanmayı tamamlamış değil. Orada olduğumuz dönemde gümrükte ve şehir içlerinde Türk polis güçlerinden bir çok mensup ile karşılaştık ve sohbet ettik. Bunlar Kosova’da çeşitli eğitimler veriyor ve teşkilatlanmaya yardımcı oluyorlar. Şüphesiz yeni kurulan bir devlette bu türden gelişmelerin birden olması beklenemez. Dikkatimizi çeken diğer önemli nokta ise ekonomik olarak yerli üretimin oldukça zayıf olmasıydı. Ülkede gezmediğimiz şehir kalmadı. Başşehir Priştina’dan tutun da, Prizren, Mitrovica, İpek gibi bir çok önemli şehrinde neredeyse bütün fabrikalar terk edilmiş ve atıl durumdaydı ne yazık ki. Bu sebeple ticari olarak tamamen dışa bağımlı bir görünüm arzediyor Kosova. Şüphesiz çok uluslu güçlerin bu türden fabrikaların atıl durmasına göz yumdukları bir gerçek. Çünkü bu şekilde Kosova hem bu ülkeler için hazır ve geniş bir pazar olacak hem de kendilerine bağımlılığı bu şekilde süreklilik arz edecektir. Bunda bir başka etken de gerek Kosova’nın gerekse Bosna Hersek’in vatandaşlarının ekseriyetinin gurbetçi olmaları. Dolayısıyla ülkeye para girişi sürekli Avrupa ülkelerinden ve Türkiye’den oluyor. Eğer 2 milyon Kosovalı Kosova’da yaşıyorsa bir o kadarı da Avrupa ülkeleri ve Türkiye’deler ve buralarda çalışarak ailelerinin geçimini sağlıyorlar. Bunu yaz aylarında yabancı plakalı araçların çokluğundan da çok rahat anlayabilirsiniz zaten. Tam da bu sebeple ülkede Almanca bilenlerin oranı oldukça fazla. Çünkü hemen herkesin ailesinden bir ya da birden fazla kişi Almanya gibi ülkelere gidip çalışmak durumunda.

521783_10150644317667620_1182637950_n

Kosova’da sohbet ettiğimiz hemen herkes Türkiye’nin çok güçlü bir ülke olması gerektiğinden dem vurdu neredeyse. Zira hepsi Türkiye’yi “büyük ağabey” olarak görüyorlar. Zaten bu türden tepkilere eski Osmanlı bakiyesi bütün ülkelerde rastlayabilirsiniz. “Türkiye’nin büyümesi ve ileri gitmesi, bizlerin ileri gitmesi demektir” diyorlar. Bu sözlerinde de oldukça haklılar tabii ki. Her ne kadar Osmanlı Devleti’nin mimari eserleri büyük ölçüde tahribata uğramış olsa da bu anlamda Osmanlı ruhunun halihazırda büyük bir canlılıkla bu ülkelerde yaşadığını söyleyebiliriz. Burada bizlere de büyük sorumluluklar düşüyor. İmkanı olanların gidip burada bize ve Osmanlı ruhuna özlem duyan bu insanları görmesi, tanışması, Türkiye’deki kardeşlik ve himaye ruhunu yansıtması oldukça önemli. Diasporadaki bu insanlarımız bizim için her şeyden çok daha önemli ve öncelikli olmalıdır diye düşünüyorum. Zira Türkiye olarak gücümüzün altında yatan en önemli faktör Osmanlı’nın bize miras olarak bıraktığı bu ağabeylik rolüdür. 80 küsür yıldır unutulan, savsaklanan, kasıtlı olarak yahut bilmeden ihmal edilen dış politikamızdaki bu yaralar daha fazla kanamadan pansuman edilmeli ve bilinçli diplomatlar ve duyarlı vatandaşlar vasıtasıyla bu kardeşlerimizle bağlarımız kuvvetlendirilmelidir.

550060_10150644337917620_883892527_n

Kosova’ya bugünlerde daha fazla destek olunması gerekmektedir. Bu hem orada yaşayan dindaş ve soydaşlarımızın hayrına hem de bu ülkenin yepyeni bir pazar ve gelişim alanı olması dolayısıyla Türkiye’nin hayrına olacaktır. Yıllar yılı komünist rejimler altında hem maddi, hem de manevi anlamda ezilen, bir de batıcılık ve modernizm hastalığıyla iyiden iyiye kendi öz değerlerine karşı soğuyan bu insanlarımızı yeniden kazanmak ve onları mensubu oldukları köklere yeniden bağlamak bizim boynumuzun borcu olmalıdır. Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un da bir Kosovalı olduğunu hatırlatmak isterim. Evet kahraman vatan şairi Mehmet Akif Ersoy Kosova’nın İpek şehrindendir. Biz de İpek’e, Osmanlı izlerinin aslında en çok yaşandığı yerlerden birine gittik. Orada cami çıkışında Müslümanlarla sohbetler ettik. İpek’te yer alan İslam merkezini de ziyaret ettik. Burada bulunan gerek Türk gerek Arnavut Müslüman vatandaşlarımız sürekli İpek’e olan ilgisizlikten yakındılar. Dediklerine göre Türkiye’den gelen kardeşler ancak Priştina ve Prizren’e uğruyorlar İpek’i ise ihmal ediyorlardı. Kendileri de Mehmet Akif’i hatırlattılar. Bu toprakların, ne denli Osmanlı’ya ait olduğunu bu örnekle vurgulamak istediler adeta. Evet benzeri yakınmaları daha sonra Kosova’nın en yaslı bölgelerinden biri olan Mitrovica’dan da duyacaktık. Aslında bu sesler Balkanların her köşesinden rahatlıkla duyulabilecek şiddetteydi. Bu bölgeleri ihmal etmenin ne kadar yanlış olduğu, Türkiye gibi bir ülkenin derhal büyüklüğünün ve vazifelerinin farkına vararak bu bölgelerle ilişkilerini resmi ve gayriresmi alanda arttırması ve kuvvetlendirmesi gerektiği aşikârdır.

Burada önemli olan bir diğer nokta ise, Osmanlı eserlerinin sahipsizliğidir. Osmanlı ruhunun ve bizim varlığımızın maddi nişaneleri şüphesiz ecdadımızın bu topraklara bırakmış olduğu eserlerdir. Camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, çeşmeler vs. ne yazık ki bir çoğu gerek komünizm dalgasında gerekse son yaşanan savaşta yerle bir olmuş, tarümar edilmiştir. Bu şüphesiz kasıtlı yapılmış ve Osmanlı ve İslam izi bu topraklardan silinmek istenmiştir. Şimdilerde ise savaşın izleri yavaş yavaş silinirken ve yaralar kabuk bağlarken bir yandan da bu eserleri bu izleri yeniden diriltmek gerekmektedir. Türk devletinin ve başka girişimlerin bu yönde bir dizi çalışmaları olduğunu görmek bizleri sevindirdi açıkçası. Ancak örneğin İpek gibi bir şehirde sadece ve sadece 2 adet camimizin ayakta olduğunu görmek bizi derinden üzdü ve yaraladı. Halbuki anlatıldığına göre daha evvel bu bölgelerde şairin deyimiyle “çil çil kubbeler” bulunmaktaydı. Hani Necip Fazıl, Sakarya’nın türküsünde demişti ya:

“Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?”

Evet artık ne o şanlı akıncılar var, ne de kimsecikler çil çil kubbeler serpmiyor.. Lakin onların torunları olan bizler en azından onların mirasına sahip çıkabilmeliyiz. Bundan böyle bizim bu topraklarla olan ilişkimizde en temel amacımız bu mirasa sahip çıkmak olmalıdır.

384129_10150384746817620_1413292766_n

Bosna Osmanlı ülkesi

Kosova’nın her tarafını bu şekilde hatıralarla dolaştıktan sonra Bosna Hersek’e gittik. Bosna Hersek’te de Osmanlı eserlerini araştıracak ve bunlardan ayakta olanları yahut onarıma ihtiyaç duyanları tespit edip, fotoğraflayacaktık. Bosna Hersek şüphesiz Kosova’ya nazaran çok daha büyük bir ülke olduğundan burada işimiz daha uzun ve zordu. Nitekim sadece Saraybosna’nın Başçarşı mevkiinde onlarca Osmanlı eseri bizleri bekliyordu. Aslında Saraybosna’nın dört bir tarafı camiler, medreseler, tekkeler, hanlar vs. ile dolu. Bu bakımdan Bosna Hersek Osmanlı ülkesi olma özelliğini ileri derecede muhafaza ediyor denilebilir. Tabii ki bu durum eskiden, bilhassa savaştan önce çok daha yaygınmış. Ancak eserlerin ekseriyeti bu dönemde yakılıp, yıkılmış, şimdi ise ilgi bekliyor.
Bosna Hersek’e giden herkes zaten Saraybosna’dan haberdardır. Bir de Mostar bilinir. Ancak bunların haricinde örneğin bir Yayçe ve bir Travnik şehirleri de görülmeye değerdir. Özellikle şelaleleriyle meşhur olan Yayçe şehri turistik olması hasebiyle ve Travnik ise tam bir Osmanlı şehri olması dolayısıyla muhakkak ziyaret edilmelidir. Nitekim Travnik’te bize yardımcı olan Bosnalı bir genç de Osmanlı’ya ve dolayısıyla Türkiye’ye olan hasretlerini anlata anlata bitirememişti. Bosna Hersek’te bir de Mostar’a 30-40 km mesafede Poçitel diye bir Osmanlı köyü bulunmaktadır. Bir dağın eteğinde yer alan Poçitel, tam anlamıyla eski Osmanlı köylerinin tipik bir örneğidir. Kalesi, camisi, hamamı, medresesi, hanları ve çarşısı ile ve daha da önemlisi çok iyi korunmuş olması sebebiyle mutlak surette görülmesi gereken yerler arasındadır.
Bosna Hersek bilindiği üzere bir Boşnak-Hırvat Federasyonu’ndan ve Sırp Cumhuriyeti’nden oluşmakta. Öyle ki, yolda giderken birden bire “Sırp Cumhuriyeti’ne hoşgeldiniz” tabelasıyla karşılaşmanız işten bile değil. Bu öyle enteresan bir hegemonya mücadelesine dönmüş ki, yol işaretleri ve levhalarının şekli ve kullanılan alfabe bile birden değişebiliyor. Evet Sırpların bolca yaşadığı bölgelere geldiğiniz zaman tabelalar birden Kiril alfabesine dönüyor ve siz de yolunuzu bulmakta zorlanıyorsunuz. Yol demişken gerek Kosova’da gerekse de Bosna’daki yol şartlarının oldukça olumsuz olduğundan bahsetmek gerekmekte. Duble yollar yok denecek kadar az olduğundan çok kısa bir mesafeyi bile saatler süren yavaş bir yolculuk sonunda kat edebiliyorsunuz. Dolayısıyla asla ülkelerin küçüklüğüne bakarak, çok rahat bir şekilde bir yere ulaşabileceğinizi düşünmeyin.

306523_10150644342107620_870083418_n

Bosna Hersek’te de Kosova’daki gibi Osmanlı’ya hasret had safhada. Burada da insanlar Türkiye’ye olan güven ve özlemlerini her fırsatta dile getirmekten çekinmiyorlar. Hatta son Avrupa Kupası’nda karşı karşıya gelen Hırvatistan ve Türkiye maçında Mostar şehrinin iki yakası arasında yaşanan gerilim de bunun en ilginç bir örneği olarak karşımıza çıktı. Mostar’ı bilenler bilir, köprünün bir yakası Müslümanların, öteki yakası ise Hırvatların yoğunlukla yaşadığı bölgeye bakar. İşte maç günü Müslüman Bosnalılar Türk bayraklarını açarken, Hırvatlar ise Hırvat bayraklarını köprüye asmışlar. Bir de maçta Türk tarafı galip gelince ortam iyice gerilmiş ve ufak tefek kavgalar bile yaşanmış. Bu tatsız olay bile bölgedeki Türkiye sevgisini aşikâr olarak göstermeye yetiyor.
Bosna Hersek’te Osmanlı eserlerinin geleceği açısından bahsetmek istediğimiz bir konu daha var ki, bunun da çok mühim olduğunu düşünüyorum. Bosna’da baş gösteren Selefilik akımı Osmanlı eserlerini iyiden iyiye tehdit etmektedir. Zira restorasyon ve tamire muhtaç olan camilerimize güçlü Arap sermayesine sahip olan Selefi Müslümanlar tarafından sahip çıkılınca, bu sahip çıkma ne yazık ki bir nevi tahrip ve yıkıma dönüşmekte. Vehhabilik ve Selefiliği bu bölgelerde yaymaya çalışanlar, ellerinde para da olunca, eski Osmanlı camilerini restore etmek yerine, baştan yıkıp yerine orijinalitesi olmayan, mimari anlamda da hiç bir kaygı güdülmeyen modern (!) tarzda eserler inşa etmektedirler. Bu ise hem tarihe hem de mimari ve estetiğe vurulan büyük bir darbe olmaktadır. Bu açıdan restorasyon ve tamir işlerine Türkiye’nin ve Türk girişimcilerin sahip çıkması hayati önem taşımaktadır.

, , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar