dede

DENEMELER

BİR KUL NASIL ASİL OLUR?

29 May , 2014  

“Evet Sevgili insan sen kimsin ki Tanrı’yla çekişmeye kalkıyorsun. Hiç eser kendisini yapan ustayla beni niçin yapıyorsun diye konuşur mu? Aynı topraktan bir çanağı güzel, diğerini değersiz yapmak çömlekçinin elinde değil mi?”

Bunlar Augustinus’un, insanın Tanrı’yı eleştirme hakkı olmadığını söylerken aktardığı Pavlus’un Romalılara yazdığı bir mektupta geçen ifadeler.
İnsanın yaratıcısıyla olan irtibatını böyle görmeyi tercih etmiş Augustinus. Bu ifadeler içinde eleştirilebilecek çok yön var elbette. Öncelikle insan ile yaratıcısı arasındaki ilişki bir usta ile eseri arasındaki ilişkiden mi ibarettir bunu sorgulamak lazım. İkinci eleştiri noktası ise eserden birinin değerli, diğerinin ise değersiz yaratılması meselesi.

Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen bu soru ve sorunlar halen bazı zihinleri kurcalamaktadır. Netekim insanın yaratılmış olmayı bile kabullenmeyecek bir ego düzeyine çıktığı asırlardan birinde yaşıyoruz. Bu ego düzeyi tarih boyunca zaman zaman zirve noktalarda yaşanmıştır. Bu zirvelerin en tepesinde de hep tanıdık isimler vardır zaten. Bakınız Firavun, Nemrut, Ebu Cehil vs..
Yaratılmış olmayı zül kabul eden ve kendisine yaratana isyan etmeyi telkin eden bu egoizm düşüncesi, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiye değinilmesini zorunlu kılmaktadır.

İnsana bir hediye olarak verilen iradenin amacı dışında ve aşırı bir şekilde istimal edilmesi ile ortaya çıkan bir sapkın durum sözkonusudur burada. Zira insan en zayıf bir yapıda olmasına rağmen, kendisine verilen küçük iradenin ve içine üflenen ulvî ruhun dayandığı kaynak yönüyle ve bunun etkisiyle kendini olduğundan daha büyük görmekte ve dolayısıyla bir his yanılgısına düşmektedir.

Halk arasında “küçük tepeleri ben yarattım” şeklinde tasvir edilen ruh hali buna en iyi örneklerden biridir. Bu çerçevede kibrin de “şeytanın en sevdiği günah” olarak meşhur olması manidardır.

Burada öncelikle insanın yaratılış itibariyle genel yapısını inceleme altına almak gerekmektedir. Daha sonra yine Augustinus’a yönelik eleştirilerimizi sıralayabiliriz.

Risale-i Nur gibi çeşitli kaynaklarda insanın yaratılış itibariyle aciz ve zayıf olduğu ifade edilmektedir. Burada insan yaratıcısı ile bu acizliği, fakirliği ve zayıflığı nisbetinde yakınlık kurmakta ve O’na sığınmaktadır.

Doğrusu şu ki insan gerçek manada aciz ve zayıftır. Binlerce arzusu ve ihtiyacı olduğu halde, daha dünyaya geldiği ilk günden itibaren hep başkalarına muhtaç bir görünüm arzetmektedir. İlerleyen yaşlarında kendi ayakları üzerinde durmayı başardığı hengâmda ve benlik bilincinin zirveye yükseldiği dönemde dahi nefsinden ileri gelen binlerce ihtiyacını karşılamakta zorlanmakta ve “ancak elinin uzanabildiğine” sahip olabilmektedir. Yine aynı şekilde dünyayı yönettiğini iddia eden insan gözle görünmeyen küçücük bir mikropa mağlup olabilmekte, aynı şekilde afetler, hastalıklar, belalar, kazalar ve musibetler hep insanları içinden çıkılması güç ve acınası bir acziyete sevketmektedir.

Milyarlarca yıldız ve gezegenlerin kontrolü insanın elinde olmadığı gibi, dünyanın kontrolü de insanın elinde değildir. Aynı şekilde insan kendi bedeninin içindeki herhangi bir hücreyi dahi sevk ve idare edecek yeteneğe sahip değildir. Dolayısıyla ne kendi içinde, ne kendi dünyasında ne de kainatın herhangi bir noktasında bir tasarrufu olduğu gibi, bunlara müdahale ve yönlendirme şansı da bulunmamaktadır. Yani bir gezegen hatta dünya hasbelkader yörüngeden çıkacak olsa insanın elinden birşey gelmeyecektir. Bu handikapı insan hayatının her alanında gözlemlemek mümkündür.

En güçlü görünen insan dahi kendi zaaflarının farkındadır, bunun için kendiyle başbaşa kalması anlamaya yetecektir.
Şimdi bu şekilde aciz ve zayıf bir yapıya sahip olan bir insanın aynı şekilde asil bir duruşa sahip olabilmesi için bir şeyler yapması gerekmektedir. Aksi halde herkese el açan, boyun büken ve bu sebeple sürekli ezik olan bir insan portresi ortaya çıkacaktır ki bu da insaniyet bakımından hoş bir durum değildir. İşte bu noktada insanın yaratıcısı ile olan ilişkisi gündeme gelecektir ki bu ilişkinin ana teması insanın acziyeti sebebiyle kendisini yaratan Allah’a dayanması ve Allah’a dayanmakla birlikte başka hiçbir şeye boyun eğmemesi olarak özetlenebilir. Böyle bir duruşla insan, kainatta hiçbir şey karşısında ezik duruma düşmeyen ve sadece kendisini yaratana karşı eğilen bir tutum sergileyecek ve “Hür ve asil bir kul” olacaktır. Bu sebeple “Allah’a kul olan başka hiçbir şeye kul olmaz” denilmektedir. İşte bu ruh hali aciz ve zayıf olan insanın durabileceği en dik duruştur.

Hemen buradan filozof Augustinus’un görüşlerine de değinebiliriz. Augustinus insanın yaratıcısını eleştirme hakkı olmadığını çünkü aralarında bir usta-eser ilişkisi bulunduğunu ifade ediyor. Bir eser ustasını eleştirebilir mi hiç?

İlk bakışta mantıklı gelebilecek bu önermede temel bir hata var. Şöyle ki herhangi bir usta eserini yaparken ona kendi kuşatıcı iradesinden bir parça yahut yüce ruhundan bir ruh vermiyor. Dolayısıyla Yaratıcı ile insan arasındaki ilişkide bir usta ile eseri arasındakinden çok daha farklı bir durum söz konusudur. Çünkü Yaratan insana kendinden özellikler vermiş ve bunları kendisini tanıması, bilmesi, iman ve ibadet etmesi için hediye etmiştir. Neticesinde de ona mutlak saadeti vaadetmektedir.

Augustinus’a yöneltilebilecek diğer bir eleştiri de Allah’ın yarattığı insanlar arasında yaratılış bakımından bir değer tasnifinde bulunmasının söz konusu olmadığıdır. (Zira Augustinus başta da belirttiğimiz gibi bir ustanın kendi eserleri arasında kimini daha az değerli şekilde yapabilme iradesinden bahsetmektedir).

Gerçek şu ki; Kur’ân-ı Kerim’de yaratılan insanlar arasındaki tek üstünlük belirtisinin takvadan ileri gelebileceği ifade edilir. Takva ise en genel manada hayatında Allah’ın rızasını gözetmektir. Dolayısıyla Allah için insanlar arasında değer sıralaması ancak bu şekilde yapılabilir. Bu durumun diğer ilahi dinlerde de benzer şekilde olduğu görülür.

Neticede insanın Yaratıcısını eleştirme gibi bir durumu Augustinus’un da ifade ettiği gibi yoktur. Ancak bu durum insanın çaresizliğinden değil bilakis Yaratıcısı karşısında şikayet edecek bir durumda olmayışından kaynaklanıyordur. Çünkü o yokken var edilmiş ve bütün nimetler ayaklarına serilmiştir. Ayrıca yaratılma hikmetlerine uygun yaşadığı takdirde hesapsızca nimetlendirilmek ve mutlak saadeti elde etmekle müjdelenmiştir.

Bu bakımdan insan için yaratılmış olmak, şahsında bulunan acziyet ve fakrını kendini yaratanın gücü ve kudretine dayanarak gidermek imkanı sunmaktadır. Yani insan için yaratılmış olmak zül olmaktan öte, asil ve dik duruşunun en sarsılmaz teminatıdır.

, , , , , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar