DENEMELER

BİLİŞİM ÇAĞINDA BİLGİ PROBLEMİ

29 May , 2014  

İnsanlığın ortak aklı yaratıldığı ilk günden bugüne kadar olağanüstü bir gelişim göstermiştir. Her geçen gün de bu bilgi okyanusu tıpkı kâinat gibi genişlemektedir.

Bir antikçağ felsefe tarihi hocası ilk çağlardaki bilgiler ile günümüz bilgi birikimi arasındaki farkı ortaya koymak için şöyle bir benzetme yapar: İlk çağlarda eğer internet olsaydı, arama motorunda ulaşabileceğiniz bilgi miktarı 10 sayfayı ancak bulurdu… Hâlbuki bugün en basit bir konuda arama motorlarına bir kelime girecek olsak, on binlerce sayfa dokümana ulaşmak mümkün olacaktır. Bütün bilgilerinse kaç sayfa tutacağını siz hesap edin. Demek ki o zamanlardaki bilgi birikimi bir bardak su ise, şu anda bir okyanustur.
Günümüz insanının bir avantajı da bilgiye kolay ulaşmasıdır. Bilişim sektörünün teknolojiye paralel olarak hızla gelişmesiyle birlikte bilgiye en kolay yollardan zahmetsizce ulaşabiliyoruz. Eski çağlarda ise bilginin yayılması, ulaşılması, öğrenilmesi günümüze kıyasla bir hayli zordu.
Bilgi konusunda o günden bugüne değişmeyen en esaslı problem ise bilginin kaynağı, güvenilirliği ve doğruluğu konusundadır. Bir nevi bilgi sağanağı yaşanan günümüzde bilginin güvenilirliği, hakikati ve gerçekliğini tespit etme problemi sanıldığından çok daha büyük bir sorundur. Zira kitaplar, dergiler, televizyonlar, radyolar, internet, gazeteler ve diğer iletişim araçları aracılığıyla bir günde binlerce bilgi verisine birden maruz kalabiliyoruz. Bunları doğru bir şekilde analiz etmek, değerlendirmek ise hızlanan hayat döngüsünde çoğu zaman mümkün olamayabiliyor. Peki, ilk çağlardan beri insanlığın kafasını kurcalayan bu meselenin üstesinden nasıl geleceğiz?
İsterseniz günümüze gelmeden önce insanlık düşünce tarihinde bilginin kökeni ve doğruluğu sorunsalına düşünürler ne gibi cevaplar üretmişler ona bakalım. Düşünce tarihinde bilgi ile ilgili sorular iki temel başlık altında yoğunlaşmıştır. Birincisi bilginin değeri ile ilgili sorular, ikincisi ise bilginin kaynağı ile ilgili sorulardır.
Bilginin değeri konusunda, “Varlığın doğru bilgisi var mıdır? Varsa bu bilgiler gerçek midir?
Elde edilen bilgiler kesin midir? Kesin ve doğru bilgilerin ölçütü nedir? Hakikat var mıdır? Zihnimiz hakikate erişebilir mi?” şeklinde sorularla karşılaşılmıştır.
Bilginin kaynağı ile ilgili sorulara gelince; “İnsanın elde ettiği bilgilerin kaynağı nedir? Bilgilerimizin kaynağı akıl mıdır? Bilgilerimiz, duyuma ve deneye mi dayanır? Bilgilerimiz doğuştan mıdır? Bilgilerimiz sezgiye mi dayanır?” soruları öne çıkmıştır.

Bilgi kuramının problemleri arasında, “genel-geçer doğru bilgi var mıdır ve eğer varsa bu doğru bilgiye hangi kaynaktan ulaşılır?” sorusu ise en önemli soru olarak kabul edilmiştir. Yüzyıllar içinde düşünürler tarafından bu sorulara birbirinden çok farklı cevaplar verilmiştir. Bu cevaplar özetle şunlardır:
Akla dayanan bilgi doğru bilgidir. (Rasyonalizm)
Deneye, tecrübeye dayanan bilgi doğrudur.(Empirizm)
Fayda ve başarı sağlayan bilgi doğrudur. (Pragmatizm)
Olgulara dayanan bilgi doğrudur. (Pozitivizm)
Duyulara dayanan bilgi doğrudur. (Sensüalizm)
Sezgiye dayanan bilgi doğrudur. (Entüisyonizm)
İnsanın iç tecrübesinden elde ettiği bilgi doğrudur. (Mistisizm, Egzistansiyalizm)
Vahye ve imana dayanan bilgi doğrudur. (Fideizm)
Saf fenomenlere dayanan bilgi doğrudur. (Fenomenoloji)

Görülüyor ki insanoğlunun bu meselede kafası oldukça karışıktır. Zira bilginin doğruluğu hususunda birbirinden taban tabana zıt olan birçok öncül kabul edilebilmiştir. Ancak yukarıdaki hiçbir öncül üzerinde, top yekûn bir uzlaşı sağlanamamıştır. Sırf bu yüzden doğru bilginin kesinlikle imkânsız olduğunu düşünen sofistler ve doğru bilginin mümkün olduğuna şüpheyle yaklaşan septikler ortaya çıkmıştır.
Gerçekten de bu konuda bir uzlaşıya varmak ve doğru bilginin mümkün olup olmadığı ve eğer mümkün ise kaynağının ne olduğunu formüle etmek bir hayli zordur.

Peki, bilişim çağındaki insanoğlu, yüz yıllardır düşünürlerin çözemediği ve uzlaşamadığı bu meselede nasıl bir yol takip edecektir?

Aslında bu konuda insanın en büyük sıkıntısı bir ölçü eksikliğidir. Yani elde edilen bilgiyi mihenge vuracak, tartacak güvenilir bir ölçü bulamayışıdır. Hâlbuki elde edilen bir veriyi tartacak bir hakikat terazisi olsa bütün sorunlar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bu öyle bir terazi olmalıdır ki dayandığı hakikatler en ufak bir şüpheyi bile barındırmayacak ve su götürmez gerçekliklerle ölçüm yapacak özellikte olacaktır. Çoğu düşünür bu terazinin akıl olduğunu ileri sürmüştür. Ancak aklın sadece kendisine sunulan duyu verileri ile hareket ettiği ve duyuların kolaylıkla yanılabildiği öngörülünce salt akıl güvenilir olmaktan çıkmaktadır. Sezgiler ise tamamen soyut bir kıstas olacağından insanı tatmin etmemekte, hayali hakikat gibi gösterme ihtimali sebebiyle kesin bir ölçü olmaktan uzaktır. Fenomenler, deneyler, tecrübeler, olgular gibi kıstaslar ise hakikati aydınlatmada tek başlarına yeterli gelmeyeceklerdir çünkü araç olarak yine sınırlı olan aklı veyahut duyuları kullanmaktadırlar.

Bunların arasında en sağlam dayanak noktası olarak ise vahiy karşımıza çıkmaktadır. Zira inanan insan için vahiy, hakikati yaratan Zattan gelen doğruluğu su götürmez, kesin gerçek bilgidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’in Bakara Suresinin 2. ayetinde, Kur’ân bir kitap olarak tanımlanırken “Bu (Kur’ân) hakkında şüphe olunmayan bir kitaptır” denilmektedir. Yine aynı ayetin devamında ise Kur’ân’ın “yol gösterici” olarak nitelenmesi de şüphe götürmez bir ölçüt olduğuna delildir. Görülüyor ki vahyin en önemli özelliği şüphe götürmemesi ve kesinliğidir. Dolayısıyla vahiy bir kıstas olarak güvenilir kabul edilebilir.

İşin aslı şudur ki, insanlık düşünce tarihinde doğru bilgiye kaynaklık ettiği söylenen vahiy, akıl, sezgi, deney, duyu, fenomen vb. bütün araçlar hakikati anlamada ve ölçüp değerlendirmede birbirine yardımcı öğeler gibi değerlendirilebilir. Yani yeri geldikçe her bir araç hakikati araştırmada insanlığa yardımcı olabilir. Bunların içinde vahiy ise katışıksız, şüphe götürmez hakikate ulaştıran ve diğer araçlarla bulunan hakikatlere de ölçütlük eden yegâne kıstastır.
O halde bilgiyi iki türlü olarak ele alıp neticesinde bunların sentezinden hakikati bulabiliriz. Bunlardan birincisi doğrudan vahiyleri okuyarak elde edilen bilgi, diğeri ise kâinatı okuyarak elde edilen bilgidir. İnsanoğlu yaratıcının elçileri aracılığıyla kendilerine ilettiği hakikatleri, kendi gözlemleri ile elde ettiği verilerle üst üste koyarak bugünün müthiş bilgi hazinesine ulaşmıştır. Hakikat de bu ikisinin sentezinden meydana gelir.
Hâsılı kelam; akıl dürbünü ile yakınlaştırılan hakikatler, deney ve tecrübe terazisiyle tartılır, sezgi ve duyular ile beslenir, analitik yöntemlerle de geliştirilir ve nihayetinde ise vahyin şüphe götürmez gerçekliğiyle şekillendirilirse en sağlıklı hakikate ulaşmada çok önemli bir merhale kat edilmiş olacaktır.

Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi’nde yayınlanmıştır…

, , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar