DENEMELER

BİLİM ADAMLARI RUH HASTASI MI?

29 May , 2014  

Kâinatta her şey mümkün olan en güzel şekilde var olmaktadır. Bu kural eskiden beri kabul edilegelmiştir. İmkânat vücud bulurken alabilecekleri en güzel şekli alarak vücud bulurlar. Kâinattaki her şey imkânattandır. Önce var olması mümkün olanlar, gaybî bir emir ile varlık sahnesine çıkarlar.

Bu öyle bir çıkıştır ki; en noksansız bir tarzda meydana gelmektedir. Çünkü varlık aleminde kemalin en birinci koşulu hikmet ve maslahattır. Yani bir varlık var oluş sebeplerinin gerek amaçları, gerekse faydaları bakımından en olması gerektiği şekilde var olur.

Kâinatta abesiyete asla rastlanamaz. Herhangi bir şeyin, herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde var olması mutlaka bir hikmete binaendir. Daha fazlası, daha azı, ötesi, berisi, erken ya da geç vuku bulması durumlarına asla rastlanamaz. Bunu hayatın her merhalesinde, varlığın bütün tabakalarında açık ve seçik bir şekilde görmek ya da en azından sezinlemek mümkündür. Gerek kâinatın zerrelerden kürelere kadar olan her aleminde matematiksel, mantıksal, pragmatik bakımından var olan düzenlilik ve uyum gerekse herhangi bir ölçü aletiyle ölçülemeyecek içsel alemlerde meydana gelen oluşlar hep varlık aleminin abesiyetten uzak olduğunun delilidir. Hiçbir şey boşuna, sebepsiz, başıboş ve gereksiz değildir. Her şey birbiri ile alakadardır. Bu alakalar öyle bir tarzdadır ki, “bir kelebeğin kanat çırpışı okyanus ötesi bir fırtınaya sebep olabilir” tarzında misal verilir ve kâinattaki varlıklar arası ilişkiler ifrat derecesinde birbirine bağlanır kimilerince. Evet çok komplike bir denklemde yapılacak küçük bir değişiklik eşitliğin öte tarafında devâsâ hatalara, yanlışlıklara sebep olabilir. O halde en önemsiz görünen şeyde dahi bir hikmet vardır, yadsınamaz. Bu ise abesiyetin olamayacağının delilidir çünkü düzenin komplike olması ve bizim çoğu şeyi algılayamamız düzensizlik olduğunu göstermez.

Böyle bir ön kabulden sonra cevaplanması gereken bir takım soruların çözümü daha da kolaylaşmaktadır. Asıl değinmek istediğim mesele ise şudur: İnsanoğlunun iki farklı ve en önemli cihazından olan akıl ile kalp arasındaki ilişkiler değerlendirilirken kâinattaki her şeyin bir hikmete binaen var olduğunun her zaman bilincinde olunmalıdır. En çok tartışılan meselelerdendir akıl ile kalp arasındaki ilişkiler. Nedense çoğu insan ikisinden birini, bir diğerine tercih etmeyi yeğlemişlerdir hep. Kimileri ise birini devre dışı bıraktığı zaman düştüğü boşluk sonucunda her ikisinden birden mahrum kalabilmiştir. Halbuki madem her şeyin bir hikmeti var, insanda var olan bütün cihazatın, latifelerin, duyguların bir sebebi olmalı ve hepsi birden bir gayeye omuz omuza hizmet etmelidirler. O halde kalp de akıl da insanda var olduğuna göre ikisinin de var oluşunun, hem de birlikte var oluşlarının sebepleri aranmalıdır. Burada bir yandan da akıl, insanın maddi yönünü temsil ederken, kalp ise manevi ciheti temsil etmektedir. Aynı şekilde kalp ruha işaret ederken, akıl ise bedeni göstermektedir. Mamafih insan ne ruhtan yoksundur, ne de bedenini yadsıyabilir.

İşin aslı şudur ki; aslında hiç kimse akıl ve kalbin imtizacı olmadan hakikat sahiline sağ salim ulaşamaz. Her ne kadar bazıları aklı zem edip, kötüleyip insanın yalnızca kalbiyle hakikate ereceğini iddia etseler de aklın iptali gibi bir şey mümkün olmadığından bu kendiliğinden yanlışlanmıştır. Eğer sadece akıl ile hakikat bulunabilseydi, “kalp neden var?” sorusu doğal olarak sorulacaktır. Ya da akla hiç gerek olmasaydı, insana bir nimet olarak sunulmasının anlamı nedir? Aslında akıl da kalp de hakikate açılan pencerelerdir. Yalnız aralarında elbette boyut farklılıkları mevcuttur. Her ikisi de hakikatin tecelli noktaları olmakla beraber kapsadıkları alanlar ve görevleri itibariyle farklılaşırlar. Mesela imanın yeri kalp olarak bilinir. Ama aslında insanı imana ulaştıran safhaların bir çoğu akılda gerçekleşir. Aynı zamanda kalp Allah’ın tecelli ettiği kutsi bir latifedir. Ancak kalbin içine doğan hakikatler de, tıpkı kâinatın tümünde gizli bulunan hakikatler manzumesi gibi çoğu zaman gizlidir ve bunu açmak için bir anahtara ihtiyaç vardır. İşte akıl da Said Nursi’nin deyimiyle “İlahî, kudsî defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır”.

Genel olarak aklî meselelerle meşgul olmak zararlıymış gibi addedilir. Halbuki aklî ilimler de tıpkı dinî ilimler gibi insanı hakikate götürürler. Bir fizik kitabını okumakla, Allah’ın esmasını anlatan bir yazıyı okumak arasında istikametli bir akıl ve nurlu bir kalp sahibi için bir fark olmamalıdır. Çünkü akıl ve aklın gıdası olan pozitif ilimler, fenler ve sanat Allah’a işaret etmektedirler. Ancak aklı ve kalbi doğru kullanmayanlar için aynı şey düşünülemez tabii ki. Böyleleri Fuzuli’nin şu beyitinde ifade ettiği acı gerçekle karşılaşırlar: “Ben akıldan isterim delâlet, aklım bana gösterir dalâlet”. Evet kalp ile ortak hareket etmeyen bir akıl tevhide, hakikate delâlet edeceği yani delil olacağı yerde, dalâlete yani sapkınlığa ve yanlışa düşmeye sebep olur. Ancak bu konuyla ilgili olarak Bediüzzaman Said Nursi’nin şu ifadeleri de oldukça ilginçtir. “Arkadaş! Kalp ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulum-i akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden; emraz-ı kalbiyeye müptela olur!..” (Mesnevî-i Nuriye 69)

Bu ifadeleri derinlemesine ve düzgün okuyamayan biri sanki burada Bediüzzaman’ın aklî ilimleri zem etttiği ve akılla ilgili meselelere kafa yoranları ruh hastalığı ile suçladığı intibaına kapılabilir. Bu ise mümkün değildir çünkü Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı’nın muhtelif yerlerinde bunun tersi olarak “Aklın nuru, fünun-u medeniyedir” diyerek fen ilimlerinin de insana gerekli olduğunu ifade etmiştir. Halbuki burada akıl ilimleri ile uğraşmanın kalp ve ruhta hastalıklara sebep olduğu gibi bir ifade yer almaktadır ki; sanki bu ifade Risale-i Nur’da genel olarak yer alan akıl-kalp imtizacına ters bir durum teşkil ediyor gibi görünmektedir. Aslında işin aslı bu değildir. Çelişkiden ziyade birkaç nüansla burada önemli bir hakikat zikredilmektedir. Şöyle ki; İslâmın ve dolayısıyla Risale-i Nur’un en temel prensiplerinden biri; her şeye kıymeti ölçüsünde değer vermek gerektiğidir. Aynen öyle de, aklî ilimlerden olan felsefeyle de (Nursî özellikle felsefeyi zikretmiş) gerektiği kadar ve yeterli ölçüde ilgilenmek gerekmektedir. Burada ise Bediüzzaman “o hastalık marazı da ulum-i akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir” diyerek önemli bir ipucu vermiştir. Çünkü burada kullanılan ‘tevaggul’ kelimesi ‘iştigal’e nisbeten bir ifrat derecesi içermektedir. Tevaggul, ‘devamlı olarak uğraşma, işin çok ilerisine varma, çok uğraşma’ anlamları içermektedir. İştigal ise abartı derecesi içermeden yalnızca ‘bir işle uğraşma’ anlamını içerir. Tıpkı her şey gibi bu kelime seçimi de hikmetsiz değildir. O halde anlaşılması gereken odur ki; aklî ilimlerle gerektiğinden fazla uğraşmak tehlikelidir.

Bediüzzaman’ın konuyla ilgili olarak fikirlerini ortaya koyan en önemli ifadelerden biri ise “..tâkib ettiğim yol, akılla kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur (Mesnevî-i Nuriye)” sözüdür. Demek ki işin sırrı akıl ile kalp arasında böyle bir yol açmaktır. O zaman ise fikrin nuru kalbin ziyası ile birleşecek ve fikir zulmet içinde kalmaktan kurtulabilecektir. O halde yine Bediüzzaman’ın sözleriyle sorularımıza çözüm yolu arayacak olursak, onun şu çağrısına kulak vermeliyiz: “..kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti aklın imdadına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz. Tâ ki, şecaat-i akliye-i medeniyet meydanında namus-u millet-i İslâmiye pâyimal olmasın. Kılıçlarınızı, fen ve san’at ve tesanüd-ü hikmet-i Kur’âniye cevherinden yapmalısınız… (Divan-ı Harb-i Örfî)”

O halde kalplerden akla, fikre giden yollar açmalıyız. Hakiki kuvvet olan iman kuvvetini aklın yardımına ve manevi duyguları fikirlerin arkasına göndermeliyiz ki, İslâmiyeti medeniyet sahasında hakkıyla ve layıkıyla temsil edelim. Bu yoldaki silahımızı ise fenler, sanat ve Kur’ân’ı Kerim’de vaz edilen hikmet cevherinden yapmalıyız. İşte ancak bu şekilde kâinatta cari olan ve süregelen hikmete, maslahata uygunluk ve kemal kriterlerine gerçek manada sahip olabiliriz.

Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi’nde yayınlanmıştır.

, , ,


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar