sss

SEYAHATLER

Azerbaycan seyahati

22 Ağu , 2014  

Bir başka Kurban bayramında yolumuz bu sefer Bakü’ye, Azerbaycan’a düşmüştü. Bayramı gurbet elde karşılamak çok albenili olmasa da, gurbet elde kardeşlerle buluşmak oldukça cazibedar bir nimetti. Zira orada sınırlar ardında kalmış kardeş halklarımızın bayram sevincine ortak olmak ve dertlerini ve acılarını paylaşmak fırsatı yakaladık.

Bayramdan birkaç gün önce vardığımız Haydar Aliyev Havaalanı’nda vize kuyruğunda bir iki saat beklesek de Bakü’ye soğuk bir sabahta giriş yaptık. Kış ayı olmasının etkisiyle hemen her şey gri renge bürünmüş olsa da, İstanbul’un soğuğu ile Bakü’nünkü arasında pek bir fark yoktu aslında. Zira Bakü, Hazar Denizi’ne kıyısı olan bir şehir olduğundan sert bir soğuk yerine daha yumuşak bir iklim hakim.

Ziyaretimizin ilk gününde henüz Kurban Bayramı vakti gelmediğinden özellikle Çeçen savaşında yetim düşmüş çocuklara yardım kuruluşları tarafından her ay verilen yetim maaşının dağıtımına katıldık… Acımasız Rus-Çeçen Savaşı ardında bir çok gözü yaşlı yetim çocuk ve acılı analar bırakmıştı. O gün biraz olsun Türkiye’den gelen bu yardımlar ile o Çeçen çocukların yüzünde gülücükler oluşması bizleri oldukça duygulandırdı. “Yetim başı okşamanın” çok önemli bir ibadet olduğu bilinciyle oraya Türkiye’den hizmet götüren ağabeylerinin uzattığı şefkatli elleri oldukça sevinçli bir edayla karşılayan yetimler, bizimle de çok kısa sürede sıcak bir irtibat kurdular. Biz Çeçence bilmediğimiz için bize Çeçen yetim çocuklarının arasında Türkiye’de bir süre yaşamış ve Türkçe’yi öğrenmiş olan Esma yardımcı oldu.303791_10150377101812620_195420165_n

İlk olarak Çeçen yetimlerden Şamil ile konuştuk. Şamil 12 yaşında genç bir Çeçen delikanlı. Oldukça hareketli ve yerinde duramayan Şamil, sevimli tavırlarıyla hemen dikkatimizi çekti. Çeçenistan’dan Azerbaycan’a geldiğinde 6 yaşında olduğunu söylüyor. Şamil Çeçen diyarını birazcık hatırlıyor ve orası hakkında söyleyebilecekleri “çok güzeldi”den öteye geçmiyor. Çeçenistan’dan neden ayrıldıklarını sorduğumda ise “savaş sebebiyle” olduğunu söylüyor. Şimdi ise annesi ve iki kardeşiyle Azerbaycan’da yaşıyorlar. Şamil ve kardeşlerine anneleri bakıyormuş ve Türkiye’den gelen yardımlar dolayısıyla oldukça mutlu olduğunu söylüyor. Şamil bir yıl önce İstanbul’a da gelmiş. Çok beğenmiş ve bir daha gelmek için can atıyor. Şamil’in bizi etkileyen en çarpıcı sözleri ise büyüyünce ne olmak istediği ile ilgili cevabı oldu. “Büyüyünce ne olmak istiyorsun” şeklindeki soruyu sorarken çoğu çocuktan duymaya alışkın olduğum gibi “Doktor, pilot, öğretmen” gibi cevaplar bekliyordum açıkçası. Ancak Şamil “Ben çalışmak istemiyorum” diye cevap vermişti. Önce anlayamadım ve neden böyle cevap verdiğini sordum. Sonrasında ise Şamil ismine ve yaşadığı trajediye yakışır bir şekilde “Ben çalışmayacağım çünkü savaşacağım” dedi.

376047_10150377102352620_1147002432_n

Bizim için şaşırtıcı bir cevap belki ama vatansız, yetim üstelik ezilmiş bir neslin çocukları için oldukça alışılagelmiş bir halet-i ruhiye olsa gerek bu. Aynı bakış ve ruhu daha önce bulunduğum Kudüs ve Irak’ın çocuklarında da hissetmiş ve duygulanmıştım. Orada da Muhammedler, Yasinler, Hasanlar ve Aliler hep bu ruh ile büyümek durumundaydılar çünkü.

İşte bu çocuk ruhu Azerbaycan’da Çeçen mülteciler içinde Şamil ismini alıvermişti ve mücessem bir halde karşımızda duruyordu şimdi…

Şamil’den sonra Sebila ile konuştuk. Sebila biraz Türkçe bilse de bize yine Esma yardımcı oldu. 9 yaşındaki Sebila’ya en başta isminin anlamını sordum. Kendisi bilemedi ama annesine sordu hemen. Annesi de “Allah yolu” diye cevap verdi. Bizim bildiğimiz “Sebilallah” deyiminden geliyor yani.. Sebila da geçtiğimiz sene Türkiye’ye gelmiş, burada akrabaları varmış.  Sebila yetim yardımlarının dağıtıldığı okulun öğrencisi. Bu okulda da Türk yardım derneklerinin bir çok yardımları olduğunu öğreniyoruz. Sebila da Çeçenistan’ı hayal meyal hatırlıyor ama oranın güzel olduğunu düşünüyor ve orada yaşamak istediğini söylüyor… Annesi ve 2 kardeşiyle Bakü’de yaşamaya çalışan Sebila, Türkiye’den gelen yardımlardan dolayı çok sevindiğini söylüyor. Sebila büyüdüğü zaman doktor olmak istiyormuş.

383971_10150377108837620_1050666998_n

Sebila’dan sonra bize çocuklarla iletişim kurmamızda yardımcı olan Esma’yla da sohbet ettik. Esma 10 yaşında. Yetim yardımlarının dağıtıldığı okulun 2. sınıfına devam ediyor. Bakü’de annesi, kardeşleri ve dede ve ninesiyle yaşıyorlarmış. Babası ise Çeçenistan’da başından yara almış ve şu an Türkiye’de uzun soluklu bir tedavi görüyor. Esma Çeçenistan’ı küçükken görmüş bu sebeple pek hatırlamıyor. Türkiye’den gelen yardımlarla geçindiklerini anlatıyor bu sebeple Türkiye’ye karşı içinde oldukça büyük bir sevgi oluşmuş. Büyüyünce ne olmak istediğini sorduğumda “Ameliyat doktoru” diye cevaplıyor. Belki de babasını ameliyat etmeyi düşlüyordur. Okumak istediği yer ise kayıtsız şartsız Türkiye…

Çeçen çocukların gözlerinde acının izlerinden çok geleceğe dair umutların parlaklığını hissettim. Acının izleri onlardan ziyade annelerinin gözlerinde daha belirgin okunuyordu. Belki de çocuklar çocuk olmanın gereği olarak umut doluydular ve şüphesiz öyle olmaları da gerekiyor…

380058_10150377114417620_1857310200_n

Yetim çocuklarına yapılan yardımlardan sonra, Bakü’nün dış bölgelerinde yaşayan Ahıska Türklerinin köylerinde bayramı karşılamak ve onlarla bayramlaşmak için yola çıktık. Ahıska Türkleri Azerbaycan’ın taşrasında bulunan köylerde bir nevi sürgün hayatı yaşamaya devam ediyorlar.

Ahıska Bölgesi Gürcistan’ın Başkenti Tiflis’in 150 km batısında, Kars ilimize 150 km, Ardahan’a ise 60 km mesafede olan Türkiye’nin Kuzeydoğu sınırına sadece 12 km uzaklıkta bulunuyor. Osmanlı döneminde (1578-1828) 250 yıl Çıldır eyaletine başkentlik yapmış. 1829 Edirne antlaşmasıyla Rusya sınırları içerisinde kalan Ahıska bölgesi 1921 Moskof antlaşmasıyla Sovyetler Birliği sınırları içerisinde Sovyet Gürcistan devletine bırakılmıştır.

306390_10150377115437620_611352579_n

Eli silah tutan 40.000 Ahıskalı Türk gencin ikinci dünya savaşında olduğu bir dönemde, soğuk bir kış gecesinde, bundan tam 63 yıl önce, 31 Temmuz 1944 tarihli ve 6279 no’lu Sovyetler Birliği devlet savunma komitesi tarafından alınan karara istinaden, 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece 1944 yılında, kadın, çocuk, yaşlı demeden hayvan taşınan vagonlara doldurularak Orta Asya (Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan) çöllerine sürgün edilmişler. Resmi rakamlara göre sürgün edilen 86 bin Ahıska Türkünün 17 bini bir aylık yolculuk sırasında hayatını kaybetmiş.

Zalim Stalin’in ölümünden sonra askeri bir rejimden kurtulan Ahıskalı Türkler, 1960 yıllıların başlarında Azerbaycan’a ve Rusya’nın Kuzey Kafkasya bölgelerine göç etmişler. Ardından, bulundukları ülkelerde geçim sıkıntısı çeken ve çareyi Türkiye ‘ye göç etmekte gören 50 bine yakın Ahıskalı Türk Türkiye’nin çeşitli (Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Konya, Denizli, Antalya ve diğer) şehirlerine yerleşmişler.

392362_10150377109962620_1359532937_n

İşte böylesi sıkıntılar çekmiş kardeşlerimizle beraber bayramı yaşayacak olmanın hazzını hissediyorduk. Netekim bayramdan bir gece önce Ahıska köyüne geç bir saatte vardığımızda Türk misafirperverliğinin bir örneği olarak bizi ağırlayan bütün ev ahalisinin gözlerini kırpmadan bizleri sofra başında beklediğine şahit olduk. İki ihtiyar kardeş olan Nedim ve Sedim Muhammedov amcalar bizi hanelerinde ağırladılar. Beraber olduğumuz 3 gün boyunca bize kendileri ve babalarının ve binlerce Ahıskalının çektiği sürgün çilesini canlı şahitler olarak anlattılar. Her ikisi de 70’li yaşlarını devirmiş olan Nedim ve Sedim kardeşler gerçek birer iman abidesi olarak karşımızda konuştuklarında hüzün dolu tarih adeta gözlerimizin önünden geçiverdi. Dilerseniz Stalin zulmünü bu iki delikanlı ihtiyarın latif ve nüktedan Türkçelerinden dinlediğimiz şekliyle, araya girmeden sizlerle paylaşalım. Daha sonra ise bayramı ve kurban heyecanını aktaralım.

382300_10150377107522620_101223497_n

Nedim ve Sedim amcalar sırayla lafı birbirlerine paslayarak, birinin unuttuğunu diğeri tamamlayarak kendi hikayelerini dolayısıyla Ahıskalıların hikayesini şu şekilde anlattılar:

“1937 ve 38’li yıllarda bizim yörelerde Kolhozlaşma (kolektif çiftlikler) başladı. Yani cemaatin malını mülkünü bir yere yığdılar ve toprağı ellerinden aldılar ve herkese bölüştürdüler. Bundan sonra durumumuz gitgide kötüleşti. Çünkü traktör yoktu, hiçbirşey yoktu. 41’deki savaş başladı. Bizim bölgedeki Türklerden 40 binden çoğunu askere götürdüler. Köylerde ancak ihtiyarlar, çocuklar ve kadınlar kaldı. 1944’ün ortalarında ne zaman ki savaş Almanya tarafına da sıçradı, sonra (Ruslar) dediler ki, burada biz Türkiye’ye de savaş açacağız, bu Türkler onlara yardım eder bahanesiyle, Müslümanları o bölgeden çıkartmaya karar verdiler. Ermeni ve Gürcüler birleşip Stalin başkanlığı döneminde fitneleyerek bu karara yol açtılar. Türkleri 44’ün Kasım ayının 14’ünde bir gecede bizi oradan sürdüler. Her bir köyün halkını bir saat içinde bir yere yığdılar. Çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlardan başka kimse yoktu zaten. Kimseye sürgün olunacağı anlatılmadı. Sadece savaş olacak, o sebeple buradan gitmemiz gerekiyor denildi. Kimse yanına bir eşya almamıştı. Herkesin üzerine Rus katyuşa mermileri doğrultulmuştu. Bir kız kardeşim o zaman kundaktaydı daha. Bir tahtadan beşiği vardı. Rus askeri ayağıyla vurup kırdı ve buna gerek yok dedi. Nenem de mecburen kucağına aldı bebeği. Bütün halkı bir gecede bir noktaya yığdılar. Daha sonra normalde hayvan taşımada kullanılan trenler getirildi. Kasım ayı o bölgeler inanılmaz soğuk olur. Netekim biz de çok üşüyorduk. Bir vagona 70-80 kişi olacak şekilde bizi tıkıştırmaya başladılar. Bir ay boyunca o trenle bilinmezliğe yahut ölüme seyahat  edeceğimizi henüz bilmiyorduk.

311318_10150377107907620_1133373498_n

Ural dağlarından kuş uçmaz kervan geçmez yollardan 1 ay boyunca bizi Özbekistan’a götürdüler. Yolda herkesi bit sardı. Hayvanların taşındığı vagonlarda, tuvalet molası olmadan, durmaksızın tıkış tıkış götürülüyorduk. Kimse günlerce ağzına bir lokma yemek koymuyordu. Öyle ki kimileri açlıktan ölüyordu. Kimi pislikten, kimi soğuktan kimi de açlıktan ölüyordu. Vagonun içinde biri öldüğü zaman, vagonları sürekli dolaşan askerler bu ölüleri alıp hareket eden trenden aşağıya atıyorlardı. Ural dağları çok soğuktur. Trenden atılan cesetler kara saplandıkları anda heykel gibi oldukları yerde kalıyorlardı. Bir aydan sonra trenimiz Özbekistan’ın Semerkand vilayetine vardı. O gece inanılmaz kar yağıyordu. Cemaati bitler sarmıştı. Öyle ki vardığımız yerde bir ateş yakıldı ve üstümüzü başımızı oraya sirkelediğimizde bitler pat pat diye sesler çıkararak yanıyordu. Sonunda biraz insafa gelir gibi oldular ve şu insanları bir yıkayalım dediler.

Biz o zaman 15 yaşlarındaydık… Gözlerimle gördüğüm şu olayı hiç unutmuyorum. Bir kadın, buz gibi havada, üzerinde giyecek kıyafeti yok, o soğukta hamama götürüyorlardı. Elinde körpe bir kız çocuğu vardı. Çocuğunu karın üzerine bıraktı. Çocuk kap kara kesildi birden. Oracıkta soğuktan can verdi. Buz gibi havada buz gibi sularla yıkananlar, daha sonra beton üzerinde yarı çıplak halde bekletiliyorlardı. Orada hastalığı kapan kaptı zaten. Bizim bir amcamız vardı.  O da fena hastalandı. Sonra hastaneye götürdüler ve öldüğü haberi geldi. Biz de gidip cesedini almak istedik. Bu seyahatin sonunda o kadar çok insan ölmüştü ki, artık cesetleri üst üste yığmak zorunda kalmışlardı. Bize bu ceset yığınları arasında amcamızı bulmamız söylendi. Kadın erkek cesetleri üst üste yığılmış, hepsini buz kesmiş. Bulabilen kendi akrabasını bulup, uygun bir yere gömüyordu. Biz ise ne yazık ki amcamızı bulamadık. Sonradan bu cesetleri gömdüler mi, yoksa yaktılar mı hiç bilemiyoruz. Öyle ağır günler ki… Nasıl anlatılabilir…Ta Stalin 1953 yılının Mart ayının 5’inde geberene kadar bu ızdırap böyle devam etti.”

Nedim ve Sedim amcaları dinlerken bir yandan kanımız donuyor, öte yandan da gözlerimiz yaşarıyordu. Üstelik Ahıska Türkü’nün o şefkat kokan şivesiyle araya Rusça ibareler de katarak olayı heyecanla anlatması bizde o vakaları aynen yaşıyor hissi uyandırdı. Şimdi size aktaracağım olay da en az yukarıdakiler kadar etkileyici ve sarsıcı… Gelin dinlemeye devam edelim:

“Bizim bir eniştemiz vardı. Sovyet zamanında Türkiye tarafına bir süre geçmişti. Sonra geri döndüğünde Sovyet hükümeti onu yakaladı ve “sen düşman tarafına geçip bize ihanet ettin” bahanesiyle kurşunlanmasına hükmetmişlerdi. Stalin’in emriyle ertesi gün kurşunlanmak üzere bir zindana atmışlar. Emir çıkmış, sabaha vurulacak. Sonra gece yarısı koğuşun kapısı açılmış ve bir Kazak imamını tekmeyle içeri yuvarlamışlar. Kur’an öğrettiği için idam bizim eniştemizle birlikte o da idam edilecekmiş. Bizim enişte de sabah vurulacağını düşünmekten başka bir şey yapamıyor, kendi kendine söyleniyormuş. “Allah’ım delirmek istiyorum, lütfen delireyim, sabah vurulacağım, lütfen delirmek istiyorum” diye yalvarıyormuş. İmam bunun üzerine yanına gelip demiş ki: “Sen neden bu kadar efkarlanıyorsun. Ne oluyor sana…”

386005_10150377094792620_938329251_n

O da, “Ne olacak daha bana. Hükmüm kesilmiş, sabah beni öldürecekler” demiş.

İmam cevap vermiş: “Sen deli misin nesin.. Hele daha sabaha ne kadar var. Ne ölmesi. Sabaha daha çok zaman var. Allah-u Teala her şeye kadirdir. Sabaha kadar daha yapacak çok iş var. Abdestin var mı hadi yatsı namazını kılalım”

Eniştem diyor ki, “İçmeye bir maşrapa suyumuz vardı. Onu kullanarak abdest aldık. İki adam cemaat olduk, beton zeminin üstünde namaz kıldık. Sonra sabaha kadar uyumadık. Sabaha karşı saat beş civarında yeniden abdest alıp sabah namazı için hazırlanmaya koyulduk. Vakit gittikçe yaklaşıyordu. Tam o sırada bütün radyolar birden açıldı ve yayın yapmaya başladı: ‘Stalin sabaha karşı ölmüştür (Bu kısmı Rusça söylüyor)’…”

İmam bunu duyar duymaz ayağa kalkmış ve demiş ki: “Gördün mü Stalin’in emriyle öldürülecektin. Ama o senden önce öldü. Şimdi bak onun emirleri ne olacak!…”

380195_10150377095487620_2048611894_n

Amcam bu durum karşısında donup kalmış ve şükretmekten başka bir şey yapamamış. Sabah güneş doğduğu zaman hiç kimse yanlarına uğramamış. Kurşuna dizilmemişler. Aradan 3 gün geçmiş yine bir şey yok. 10 gün sonra hiç ses sada yokmuş. Bir süre sonra ise gelip haber vermişler ki yeniden mahkeme kurulacakmış. Mahkeme kurulunca daha adil bir şekilde yargılanmışlar. Yeniden Türkiye tarafına geçiş maksadını sormuşlar. O da akrabalarımı görmeye gittim sadece demiş. Sovyetleri Türkiye’de karalayıp karalamadığını sormuşlar. Yalandır öyle bir şey demedim diye cevap vermiş. Sonra 2 senede salıverilmek üzere affetmişler.”

Bu ibretli hikayeden sonra Sedim amca sohbeti tarihte önemli bir zaman dilimine işaret eden bir şiirle noktaladı.

Ahıska bir gül idi gitti

Bir ehli dil idi gitti,

Söyleyin Sultan Mahmud’a

İstanbul kilidi gitti.

Şiir, Ahıska’nın Ruslar tarafından işgali üzerine, Ahıskalı bir halk ozanı tarafından yazılmış. Ahıska Sultan Mahmud döneminde düşünce önemli bir kalenin düşmüş olduğunu veciz bir şekilde bu şiirle ifade edilmiş.

Ertesi gün Ahıska köyünde geçmişin acılarını geleceğe dair umutlara harmanlayarak bir bayram sabahına uyandık. Bayram namazında tıklım tıklım dolan köyün camisinde soydaş ve kardeşlerimizle namazı eda edip bayramlaştık. Daha sonra ise İHH’nın Türkiye’den oralara getirdiği kurbanların kesimleri için hazırlanan yerlere giderek gün boyu kesimlere nezaret ettik. Ahıska köylerinde bayram gerçek bir bayram gibi yaşanıyordu. Çünkü bu insanlar İslamiyeti öyle iyi benimsemiş ve özümsemişler ki, değil komunist rejimin kanlı elleri, gülleler ve toplar dahi o dinin kuvvetini kalplerinden söküp alamaz. İşte bu hislerin verdiği coşkuyla 70’li yaşlarını devirmiş Nedim amca yerinden bir aslan gibi fırlayarak “Eğer cihad olsa ilk ben koşarım. Çünkü ben Müslümanım, Türküm” diye haykırıyordu.

Ahıska köylerini ziyaretimizden sonra seyahatimizin son gününde Azerbaycan’ın başkenti Bakü’ye dönüp son bir şehir turu attık. Azerbaycan aslında ikilemlerin ülkesi. Soğuk bir coğrafyada olmasına rağmen Hazar Gölünün (büyüklüğü sebebiyle deniz de deniliyor) etkisiyle deniz iklimi yaşanıyor. Yine de soğuk oldukça etkili tabii. Petrol ve doğalgaz zengini olmasına rağmen geçim şartları oldukça zor. Öyle ki memur maaşları 100 Manat (Manat Azerbaycan’ın ulusal para birimi ve dolardan biraz daha değerli) civarında seyrediyor. Ancak çarşı pazarda fiyatlar hiç de ucuz değil. Örneğin sıradan bir kundura 130 Manat, halbuki bir memur maaşı 100 Manat demiştik. Bu çelişkinin nasıl aşıldığını tahmin edebilirsiniz. Ne yazık ki ülke ekonomisi tamamen kara ekonomi üzerine bina edilmiş. Rüşvet adet haline gelmiş. Başka türlü memurun, öğretmenin ve polisin o maaş oranlarıyla yaşaması da pek mümkün görünmüyor. Tam bir “benim memurum işimi bilir” vaziyeti hakim.

Petrol zengini bir ülkede umulduğu gibi ulaşım oldukça ucuz. Öyle ki 1 manat ile tam 20 defa metroya yahut otobüse binebiliyorsunuz. Halbuki o parayla İstanbul’da bir defa bile binemezsiniz. Petrol de Türkiye’ye oranla tam 6 misli ucuz. Bütün bunlara rağmen kara ekonomi sebebiyle sıkıntı yaşanıyor.

Bakü büyük bir şehir. Klasik Sovyet etkisi oldukça hissediliyor. Alt yapı ve üst yapı tam Sovyet tarzında inşa edilmiş. Büyük ve taştan binalar dikkat çekiyor. Doğalgaz ve metro şebekeleri de yine Sovyet mirası. Sovyet rejiminin hükmettiği yerlere tek katkısı da bu olsa gerek. Şimdiye kadar gittiğim demir perde ülkelerinin hemen hepsinde bu manzarayı müşahede etmiştim. Bakü de bu konuda beni yanıltmadı. İlham Aliyev de babası gibi eski Sovyet tarzı taş binaları oldukça seviyormuş. Bu sebeple kendisinin makam aracının geçtiği bütün caddeleri devlet bütçesiyle yenileyip, Sovyet tarzı binalar olacak şekilde restore ettiriyormuş. Bu da başka bir devlet başkanı fantezisi olarak kayıtlarımıza geçiyor.

Bakü’de ayrıca geniş caddelerin olduğunu da söylemeye gerek yoktur heralde. Şehirde özellikle görülmesi gereken yerlerden biri Milli Meclisin de hemen karşısında bulunduğu Şehitler Hıyabanı ve Şehitler Camii. Bunun yanı sıra sahil bölgesi de oldukça estetik yapılı binaları haiz. Hükümet Konağı da yine sahilde yer alan ve görülmesi gereken binalardan biri.

İçinde yaşayan mültecilerle birlikte yaklaşık 3 milyonluk bir metropol olan Bakü’de mutlaka görülmesi gereken yerler arasında, İçerişeher bölgesi, Şehitler Hıyabanı, Ateşgah ve çeşitli müzeler sayılabilir.

Azerbaycan denilince bir Türkiye vatandaşının aklına ilk olarak renkli şiveleri gelecektir. Gerçekten de Azerilerin kendilerine has ve hoş bir şiveleri var. Öyle ki insan dinlemekten zevk alıyor. Bazı kelimelerin kullanımları ise size biraz komik gelebilir. Ama unutmamak lazım ki Türkiye’de kullanılan bazı kelimeler de onlara aynen komik geliyor. Ve bir tavsiye, asla bir Azeri vatandaşın yanında onların kullandıkları kelimeleri komik bulduğunuzu hissettirmeyin. Çünkü haklı olarak kızıp alınıyorlar. Şu günlerde Azerbaycan hükümeti televizyonlarda Türkiye Türkçesi ile yayınlanan dizilerin sayısının azaltılması ile ilgili bir kararı tartışıyor. Hükümetin bir kanadına göre bu tür diziler Azerbaycan’ın kendine özgü şivesini olumsuz yönde etkiliyormuş. Şüphesiz haklı olabilirler. Aşağıda Azerilerin kullandıkları bazı kelimelerin karşılıkları yer alıyor. Oraya ilk defa gidecekler için mutlaka faydası olacaktır:

Ekmek: Çörek

Yoğurt: Gatık

Domates: Pamidor

Salatalık: Hıyar

Anahtar: Açar

Para: Pul

Konuşmak: Danışmak (Yahşı danışır: İyi konuşur)

Bulmak: Tapmak

Anlamak: Başa düşmek

Anladın mı: Başa düştün?, Anladım: Başa düştüm vs.

İyi: Yahşı, Kötü: Pis (Bizdeki pis anlamında değil, doğrudan kötü anlamındadır)

Doğru: Düz (Doğru konuş: Düz Danış)

Günaydın: Sabahınız heyr

Selam: Salam

Allahaısmarladık: Sağol, Helellik, Salamatla

İzninizle kendimi tanıtayım: İcaze verin özümü tagdim edim

Nasılsınız: Necesiniz?

Teşekkürler, iyiyim: Sağol, yahşıyam.

Bunun fiyatı nedir: Bu neçeyedir?

Durun, burada ineceğim: Sakhlayın, düşen var.

Ne zaman?: Ne vakht (vaxt)

Saat Kaç: Saat neçedir?

Saat 3’ü 10 geçiyor: Saat 4’e 10 işleyip

Lütfen, rica ederim: Hahiş edirem

Dövizi nerede bozdurabilirim: Valyutayı harada deyişebilerem?

Sabah erken bekliyorum: Seher tezden gözlüyrem

Nerede: Harada?

Hangisi: Hansı?

Bakü’yü de bir güzel gezdikten sonra, Türkiye’ye dönüş yolunu tutmuştuk. Bakü’de hoş anılar yaşadık ve yahşi insanlarla tanıştık.

, , ,


One Response

  1. Nurullah diyor ki:

    Allah sizden razı olsun Kardeşim. Gerçekten doyurucu bigiler edindim ve ibretlik vesikalar okudum. Rusların barbarlık ve vahşet soysuzluklarıyla eşdeğerdedir desem doğrumu demiş olurum bilemem ama bildiğim odur ki Rabbim soyumuzun düşmanlarından soyumuzu korusun ve soyumuza düşman milletleri de Allah kahr sıfatı ile kahreylesin İnşallah… Sizinde ağzınıza yüreğinize sağlık kardeşim…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar